Sayın … Bey,
Son mesajınızda çok önemli konulara temas ettiniz. Bunları iki kategoriye ayırarak, yaptığım incelemelerin sonuçlarını
tarafınıza iletmeme müsaade ederseniz sevinirim.

1- Ilgaz Bey’in ısrarının nedeni / Yahudi dininde ırkın önemli olmayışı
2- Mumsöndü iddiaları gerçek mi?

 


”Ilgaz
Zorlu, Yahudi kökenli olanların ayrı bir kategoriye konulması
gerektiğini biliyor ve bu ayrıcalığı istiyor. Bali bunun sanki
Yahudiliğe kabul edilişte sözkonusu olduğunu söylüyor, fakat benim
edindiğim intiba bu değildir. Zorlu sadece geçiş süreci farklı olsa
neden bu kadar ısrarlı olsun?” diyorsunuz.

1- Yazar Rıfat Bali,
”Yahudi dinine kabul edilişte Yahudi kökenli olmanın ayrıcalıklı bir
durum yarattığını” iddia etmiyor, sadece Ilgaz Zorlu beyin böyle
algıladığını ifade ediyor. Ilgaz bey medeni cesareti nedeniyle çok
takdir ettiğim bir insandır. Fakat bazen duygusallığının gerçekleri
görmesine mani olduğunu düşünüyorum. Yahudi kökenli olmak tek başına
”Giyur li Humra” işlemiyle Yahudiliğe kabul edilmeyi sağlamıyor. Bu
işlem geçen mesajda da ifade ettiğim gibi sadece çok özel durumlarda
uygulanıyor. Yahudiliği tartışmalı olan gruplar ya da insanlar için
uygulanıyor. Fakat Yahudi şeriatına göre Sabetaycıların Yahudilikleri
tartışmalı bile değildir. Onlar KESİNLİKLE Yahudi değildir.

Sabetaycılar
geçmişte Yahudilikten kendi rızalarıyla ayrıldıkları için eğer tekrar
Yahudi olmak istiyorlarsa ANCAK 1 sene kadar süren bir dini eğitimden
geçip dinin icaplarını yerine getirirlerse Yahudi kabul edilebilirler.
Yani bir Hıristiyan ya da Budist nasıl Yahudi olabiliyorsa, onlar da
ancak öyle Yahudi olabilirler. DİNİ EĞİTİMLE. Yahudi kültüründen
gelmeleri, Yahudi soyundan gelmeleri kendilerine ayrıcalıklı bir statü
kazandırmıyor.

Ilgaz
bey şimdiye kadar bu gerçeği ısrarla gözardı etmişti. Fakat, mahkeme
kararı lehine sonuçlandıktan sonra, Yahudi DİNİ EĞİTİMİ aldığı için,
Hahambaşılıkça da Yahudi dinine kabul edilmiştir. 4 Şubat, 2001 tarihli
Hürriyet gazetesinin konuyla ilgili bir sorusunu Ilgaz bey şu şekilde
yanıtlamıştır.
http://www.hurriyet.com.tr/hur/turk/01/02/04/turkiye/14tur.htm

Zorlu,
‘‘Bu karar kendilerini Yahudi kabul eden diğer Sabetaycıların da önünü
açacak mı?’’ sorusuna ise ‘‘Hiç zannetmiyorum. Çünkü beni zorlukla
kabul ettiler. Kabul edilmemin nedeni İsrail’de DİNİ EĞİTİM almış olmam
ve bir Yahudi gibi yaşamamdı’’ yanıtını verdi.

Demek ki
Yahudi kültüründen ve soyundan gelmesinin Yahudiliğe kabul edilmesinde
hiçbir rolü olmadığını artık o da kabul etmiştir. Sadece İsrail’de DİNİ
EĞİTİM aldığı için Yahudi dinine girebilmiştir. ”Giyur li Humra”
işleminin Sabetaycı olup da kendini Yahudi hisseden insanlara
uygulanamayacağı bir kez daha kanıtlanmış bulunmaktadır.
http://www.matbuat.com/konular/soylesiler/ilgaz1.htm (Sayfa açılmıyor) Alternatif Link

”Benim istediğim tek şey Türkiye’li Sabetaycılara da bu giyurun (Giyur
li Humra) uygulanması. Bizim İspanyol konverzolarından bir farkımız yok
ki.”
http://www.sabetians.com/bali.html (Site kapandı) Alternatif Link

RİFAT
N. BALİ’YE VERİLEN YAYIMLANMAMIŞ BİR YANIT adlı makalesinde aynı
şekilde Ilgaz Zorlu bey; ”Sabetaycılar için SEMBOLİK BİR GİYUR (Giyur
li Humra) yapılması gerektiği konusunda ben kitabımın çeşitli
yerlerinde tartışmalar getirdim” demiştir.

Ilgaz
beyin bakış açısını anlamak gerekir. Tabii ki Yahudiliğe geçiş
sürecindeki farklar konusunda duyarlı ve ısrarlıdır. Bu çok doğaldır.
Çünkü, Yahudi dini eğitimi çok zahmetli bir işlemdir. Önce İbranice
öğrenmeyi, sonra da aylar boyunca Tevrat ve dini kaideler hakkında
bilgilenmeyi gerektiren, Yahudiliğin tüm şartlarına uymayı emreden,
adayın yaşantısını dinine göre düzenlemesini zorunlu kılan bir
süreçtir. Bu süreç bir seneye kadar uzayabilir. Bu yol kendisi gibi
Yahudiliğe geçmek isteyen diğer Sabetaycı kökenli insanlar için hiç de
cazip bir yol değildir. Fazlasıyla laik – seküler bir yaşam tarzı
benimsemiş olan Sabetaycıların böylesine zor ve çetrefil bir süreçten
geçmek isteyeceklerini düşünmek hayal olur. Bu nedenden dolayı Ilgaz
bey şimdiye kadar ”Giyur li Humra” gibi sembolik bir kararla Yahudiliğe
kolay yoldan geçilebilmesinin yolunu açmaya çalışmıştı. Ancak başarılı
olamadı.

Bundan
sonra Ilgaz Bey gibi Sabetaycı kökenden gelen biri Yahudi dinine kabul
edilmek isterse, önce dini eğitim almak zorunda kalacaktır. Onlara özel
bir muamele yapılmayacaktır. Yani Yahudi soyundan gelmeleri Yahudiliğe
kabul edilmelerinde hiçbir avantaj sağlamayacaktır. Bir Budist, bir
Hıristiyan nasıl Yahudiliğe kabul ediliyorsa, bir Sabetaycı da aynı
kategoride ele alınarak aynı prosedürden geçirilecektir.

Yahudi
dininde insanların geldikleri ırk kesinlikle önemli değildir. Örnek
olarak daha önce sözünü ettiğim Falaşaları verebilirim. Bu insanlar
yüzyıllar önce Yahudiliği benimsemiş fakat ırken Etyopyalı olan
zencilerdir. İsrail’e ilk geldiklerinde Yahudilikleri tartışmalı olduğu
için ”Giyur li Humra” işleminden geçerek Yahudi dinine kabul
edilmişlerdir. Bu sembolik bir işlemdi. Yüzyıllar boyunca Yahudilik
inancına bağlı oldukları anlaşılmasına rağmen, evlenme boşanma gibi
işlemlerde Yahudi şeriatını tam uygulamadıkları saptanmıştı. Bu da, bu
evliliklerden doğan insanların ”mamzerim – gayrimeşru” olabilecekleri
şüphesini doğurduğundan hahamlar, Falaşaların toplu bir ”Giyur li
Humra” işleminden geçirilmelerini uygun bulmuşlardı. Bu merasimde kısa
bir dua okunur, ruhun temizlenmesi için bir banyoya girer çıkarsınız
ondan sonra Yahudiliğe geri kabul edilirsiniz. Bu uygulanan bir dine
dönüş merasimidir.

Gördüğünüz
gibi Halakhah’ya (Yahudi şeriatı) göre ”ırken” Yahudi olanlarla
”sonradan” Yahudiliği benimseyenler arasında hiçbir fark yoktur.
İmtiyazlı Yahudi, imtiyazsız Yahudi kavramları bulunmamaktadır. Yahudi
soyundan gelen Sabetaycılara ”Giyur li Humra” işlemi uygulanmazken
(Yahudi inancıyla KESİNLİKLE bir ilgilerinin kalmadığı kabul edildiği
için) ; aynı işlem Yahudilikleri TARTIŞMALI olan Etyopyalı zencilere
uygulanabilmektedir. Ilgaz beyin yazılarında Yahudi hahambaşılıklarına
ve de İsrail’e neden bu kadar çattığını anlamak için kahin olmaya gerek
yok. Onun bakış açısına göre Yahudiler, Sabetaycılar aleyhinde bir
çifte standart içindedirler. Halbuki aslında Yahudiler, Halakhah’ya
(Yahudi şeriatına) göre doğru bir karar verdiklerine inanmaktadırlar. 

”Sabetaycıların
Yahudi kabul edilmeyişlerinin sebebi olarak bir kitapta çarpık cinsel
ilişkileri ve “dört gönül bayramı” dedikleri gelenekleri sebep
gösteriliyor. Yani ırken saf Yahudi kabul edilmedikleri ifade ediliyor.
Ben şahsen bu konunun Yahudilerce açıkça itiraf edilmesini
beklemiyorum. Çünkü bu durum onların Yahudi kökenli olmayan Yahudiler
ve diğer din mensupları önünde güvenilirliklerini sarsar. Bu yüzden
gizliyor olabilirler” diyorsunuz.

2-
100 yıl öncesine kadar, Kuzu Bayramı denilen 21 Mart’ı 22 Mart’a
bağlayan gecede (dört gönül bayramı ?) Sabetaycı evli çiftlerin
toplanarak eş değiştirdikleri ve mum söndü yaptıkları iddiaları vardır.
Bu iddialar yaşanmış olsaydı bile yine de ”ırkları” bozulmuyordu. Çünkü
iddialara göre Sabetaycı olmayan kişilerle cinsi münasebet
kurulmuyordu.

Şayet mumsöndü iddiaları doğru idiyse
burada ırkın bozulması değil dinin bozulması olayı vardır. Yahudi
şeriatına göre gayrimeşru ilişkiden doğan çocukların soyundan gelenler
10. nesle kadar Yahudilerin dini cemaatlerinden dışlanıyorlardı. Zina
en büyük günahlardan sayıldığından, sadece zina yapanları cezalandırmak
yerine, o kişilerin soyundan gelenlere nesiller boyunca farklı muamele
yapılıyordu. Zaten Selanik’te 1915-1918 arasında Yahudiliğe geçmek
isteyen birkaç Sabetaycı, bu iddialar yüzünden oradaki
Hahambaşılıklarca iki kez reddedilmişlerdi.

”Türkiye’de
yaşayanlarla hiçbir bağı olmayan Yunan Selanik’inin dönmelerinden
birkaçı, geleneksel Yahudiliğe dönmeyi denediler. Şehrin hahamları
durumu öğrenince, bu durumun tarikatın bazı örf ve adetlerinin muhalif
olduğu olayını öne sürerek dini formaliteleri yapmayı reddettiler. Ret
etmelerinin sebebi, karıların değiştirildiği büyük mumların söndürülme
törenini ima etmeleri ve bu törenin bu birliklerden doğan çocukların
meşruiyetini müphem bırakması nedeniyle, ”gayrimeşruluk (mamzerim) asla
ebediyetteki birliğe katılamayacak, hatta onuncu nesli bile
ebediyetteki birliğe katılamayacak” diyen Tevrat ayetine (Tesniye 23:2)
ters düştüğünü öne sürmeleriydi.”
”Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri”

Zvi-Geyik Yayınları / Etnik Kültürlerin Dinsel Kaynakları Serisi
Ağustos 2000 – İlk Baskı 1935 İstanbul – Sayfa: 107

Kuzu
Bayramı’nın böyle bir içeriğe sahip olduğunu gösteren ya da kanıtlayan
hiçbir belge yoktur. Bu iddialar ilk kez, 8 Ocak ve 18 Ocak 1924
tarihli Vakit gazetesinde yayınlanan Karakaşzade Mehmet Rüştü Bey’in
ifadeleriyle ortaya atılmıştır. 15 Eylül ve 15 Ekim 1925 tarihli
Resimli Dünya Mecmuası’nda yine Karakaşlar kolundan geldiği söylenen
Meziyet Hanım adlı birinin anlattıkları bu iddiayı tekrarlamaktadır. 15
Kasım 1925 tarihli Resimli Dünya Mecmusı’nda ise Kapancılar zümresine
mensup bir genç olduğu söylenen biri ”mum söndürme merasiminin”
Karakaşlar zümresinde devam eden bir adet olduğunu sandığını fakat
Kapancılar zümresinde böyle bir adetin tatbik edilmediğini
belirtmiştir.

Demek ki o tarihte böyle
bir adet halen uygulanıyor idiyse bile bu durum sadece Karakaşlar
zümresi için geçerliydi. Yakubiler daha o yıllarda çoktan asimile olup
Türkleşmişlerdi. Kapancılar ise Kuzu Bayramı’nı kutluyor fakat eş
değiştirme merasimini tatbik etmiyorlardı. Gerschom Scholem adlı
İsrailli bir profesörün yazdığı ”The Crypto Jewish Sect of the Dönmeh”
adlı uzun araştırmasında, bu adetin 1900’lü yılların başında tüm
Sabetaycılar tarafından yürürlükten kaldırıldığını ifade etmektedir.
”The Messianic Idea in Judaism nd other Essays On Jewish Spiriuality”

Gerchom Scholem – Schocken Books, New York. 1995
The Crypto-Jewish Sect of the Dönmeh (Sabbatians) in Turkey, sayfa 142-166

Ilgaz
Zorlu bey, ”Evet, Ben Selanikliyim” adlı kitabında, Kuzu Bayramı’nda eş
değiştirme şeklinde dini bir merasim yapıldığına dair iddiaların yazılı
kaynaklara dayanmadığını belirterek yaşlı bir cemaat üyesinin kendisine
anlattığı bilgileri aktarmıştır.

”Buna göre, 21
Mart gecesi her ailenin erkek olan reisleri toplanmakta, khal adını
verdikleri dini bir merkezde bir kuzuyu okumaktadırlar. Hoca veya Ogan
adı verilen dini önderlerin merasim sonrasında bu kuzudan parçalar
kestiği ve bu parçaların her aileye dağıtıldığı ifade edilmektedir.
Ancak kadınlar bu merasimde yer almamaktadır ve cinsel bir ritüel
uygulanmamaktadır. Ancak diğer cemaat üyeleri gözleriyle görmedikleri
halde, aile büyüklerinden, bu şekildeki dini bir merasimin 20. yüzyılın
başlarına kadar yapıldığını duyduklarını, ancak daha sonra Kapancılar
grubunda bu hadisenin o zamanki cemaat ileri gelenlerinden olan tüccar
Ata Efendi ile Halil Ali Efendiler tarafından kaldırıldığını
belirtmektedirler. Tabii bu konu tamamen belgelenememiştir. Mum söndü
ritüelinin tüm Sabetaycı gruplarda uygulandığına dair elde hiçbir kanıt
yoktur ve bunun gerçekliği de tartışma konusudur. Ancak bu iddialar
tarihte cemaat üyelerinin daha da içe kapanmalarına yol açmıştır. Gönül
arzu ederdi ki, Sabetaycılığı ele alan araştırmacılar salt dindel
bağnazlıkla konuya yaklaşmasalardı ve spekülasyon konusu olacak
iddiaları da gerçek gibi göstermeselerdi” demektedir.
Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı

Ilgaz Zorlu – Belge Yayınları
Çok Merak Edilen Bir Sabetaycı Ritüeli:
”Mum Söndü”, Sayfa 60-64.

İsrail’in
ikinci Cumhurbaşkanı (1952-1963) olan tarihçi Itzhak Ben-Zvi
(1884-1963), ”The Exiled and the Redeemed” adlı kitabında ”The
Sabbateans of Salonica” başlıklı bir bölüme yer vermektedir. Bu eserde,
Sabetaycı kökenli olup, Selanik’ten mübadeleyle gelerek İzmir’e
yerleşen ve de gerçek anlamda ihtida eden Dr. Ismail Eden adındaki
şahıstan öğrendiklerini nakletmektedir. Bu kişiye göre Sabetaycılık
hareketi artık tamamen tarihe karışmıştır. Dr. Eden, ”eş değiştirme
merasiminin” 1800’lerde Kapancıların lideri olan Derviş Efendi’nin
Kabbalah ve Zohar’ı çarpıtarak yorumlamasıyla başladığını, 1870’lere
kadar da (Sultan Abdülaziz dönemine dek) uygulandığını duyduğunu
belirtmiştir. Fakat bu tarihten sonra Kapancılar zümresinde bu adete
son verilmiştir.
Kısacası
1683-1800 ile 1870/1900 sonrası bu adet hiçbir Sabetaycı grupta
(Yakubiler, Kapancılar, Karakaşlar) ya bilinmiyordu ya da
uygulanmıyordu.

F. W. Hasluck;
Kızılbaşların, namaz, oruç, kadınların örtünmesi ve sünnet vs. gibi
hususlarda Sünnilerden ayrıldıklarını; bunlara, domuz yemek, bir yerde
toplanıp mum söndürüp kadın değiştirmek gibi ahlak dışı isnadların
yapıldığını; bunun yersiz ve bir önyargının mahsulü olduğunu belirtiyor
ve bu tür isnadların, Araplar tarafından Zerdüştler; Türkler tarafından
Selanik Yahudileri
(DÖNMELER); Benjamin
Tudela tarafından Dürziler hakkında söylenildiğini de ilave ediyor.
Frederick William Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, I/153.

Oxford, Clarendon Press, 1929

Hatırlatmak
istediğim bir husus daha var. Bu tür iddialar Boşnakların ataları olan
Bogomiller (Hıristiyanların sapkın bir mezhebi) aleyhinde de o zamanki
Hıristiyan çoğunluk tarafından öne sürülmüştü. Tarih boyunca çoğunluğu
oluşturanlar azınlıklara karşı hep bu tarz ithamlar yöneltmişlerdir.
Sabetaycıların bir dezavantajı daha vardı. O da gizlilikleriydi. Gizli
bir grubun üyesi çıkıp da ”bu sizin söyledikleriniz doğru değil”
diyemezdi. Çünkü o zaman kendisini o grubun üyesi olarak tanıtmış
olurdu. Bu durum da başını derde sokardı. Bu yüzden azınlıklara karşı,
üstelik kapalı cemaatlere karşı bu tür iftiralar daha kolay
yakıştırılmaktadır. İddialar karşısındaki sessizlikleri de iddiaların
doğru olduğunun kanıtı olarak görülmek istenmektedir. Malum, “sükut
ikrardan gelir” düşüncesi. Bektaşiler de uzun zaman boyunca gizli
kalmayı tercih ettiklerinden onlar da bu tür suçlamara maruz
kalmışlardı.

Gördüğünüz
gibi, Yahudiler değil üzerini örtmek, bizzat kendileri Sabetaycılar
hakkındaki bu iddiaları gündeme getirmektedirler. Böyle bir merasim
100-130 yıl öncesine kadar uygulanmış olsaydı bile, ki bunun gerçekliği
bile tartışmalı, bizlerin bugünün Sabetaycı kökenlilerini 5 nesil
öncesinde son bulmuş bir adet yüzünden suçlamamızın doğru olmayacağı
kanaatindeyim. Saygılarımla,

Pavlus  
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Irken Yahudi Olmakla Dinen Yahudi Olmak Arasında Fark Yok

Sayın Ali Rıza Saklı Bey,
Mesajınız
için çok teşekkür ederim. İşte sadece fikirlerimizle, birbirimizi
kırmadan da diyalog halinde olabileceğimizi ispatladık. Bundan dolayı
çok sevindim.

Size bahsettiğiniz konuda bildiklerimi ve fikirlerimi ileteyim. Fakat önce Ilgaz Zorlu beyle yapılan
bir röportajdan alıntı yapmama izin verin.
http://www.matbuat.com/konular/soylesiler/ilgaz1.htm (Sayfa açılmıyor) Alternatif Link

”Endülüs’te
bundan 500 sene evvel Türkiye’ye gelmemiş, orada kalmış,
Hıristiyanlaşmış fakat Yahudi geleneklerini sürdürmüş insanlar var.
Bunlara Hıristiyan dönmeleri, yani konverzo denir. Sabetay Sevi ile de
bir ilgileri yoktur. Ancak onlar İsrail’de Yahudi kabul edilirler.

Yahudiliğe dönecekleri zaman Giyur li Humra denilen bir işleme tâbi
tutulurlar. Siz sinanoga gidersiniz orada basit bir dua okunur, ruhun
temizlenmesi için bir banyoya girer çıkarsınız ondan sonra Yahudiliğe
geri kabul edilirsiniz. Bu uygulanan bir dine dönüş merasimidir. Benim
istediğim tek şey Türkiye’li Sabetaycılara da bu giyurun uygulanması.
Bizim İspanyol konverzolarından bir farkımız yok ki.

Sabetaycıların
İspanyol konverzolarından çok farkı var. 1391-1492 yılları arasında
Katolik İspanya’sında zorla Hıristiyanlaştırılan yüzbinlerce Yahudi
vardı. Ölüm tehdidiyle dinlerini değiştirmek zorunda kalmışlardı. Ama
içlerinden pek azı – birkaç bin – bugüne kadar geleneklerini devam
ettirip, inançlarını korumuşlardır. Orada zorlama var. Burada ise
Sabetaycılar gönüllü bir şekilde Yahudiliği terkedip 1683 yılında
”Müslüman” olmuşlar, Sabetay Sevi gibi birini Mesih kabul etmişler,
Yahudiliğe uymayan ritüeller geliştirmişler, mistisizmle harmanlanmış,
gnostik özelliklere sahip yepyeni bir din vücuda getirmişlerdir. Belki
de İslamiyete geçmelerinin teolojik bazı nedenleri vardı. Ama bu durum
sonucu değiştirmez. Ataları zorla Yahudilikten çıkmış olanların torunu
ile ataları gönüllü bir şekilde Yahudiliği terketmiş olan iki grubun
arasında dönmelik dışında hiçbir benzerlik yoktur.

Dolayısıyla
onlara uygulandığı söylenen Giyur li Humra işleminin Sabetaycılara da
uygulanmasını talep etmek mantıksızlıktır. Ilgaz beyin hatası burada
olmuştur. Ilgaz Bey, ayrıcalıklı bir işleme tabi tutulup, daha kısa
yoldan Yahudi dinine geçmek istemişti. Yani Yahudi soyundan gelmesinin
kendisine bir avantaj sağlayacağını umuyordu. Giyur li Humra işlemini
kendisine bir hak olarak görüyordu. Ama bu işlem sadece zorlanarak
Yahudiliği terkeden ve de inançlarını koruyarak Yahudi dinine tekrar
dönmek isteyen kişiler için yapılıyor. Fark burada.

Yoksa
Halakhah’ya (Yahudi şeriatı) göre ”ırken” Yahudi olanlarla ”sonradan”
Yahudiliği benimseyenler arasında hiçbir fark yoktur. Bir eğitimin
sonucunda bir sınavdan geçersiniz, dinin icaplarını yerine getirirsiniz
ve Yahudi olursunuz. Yahudiliğe ihtida eden ‘giyyur’ kimse Halakhah’ya
göre tamamen Yahudi sayılır. İmtiyazlı Yahudi, imtiyazsız Yahudi
kavramları yoktur. Sadece Yahudi kavramı vardır.

Sonuçta,
Ilgaz bey, İsrail’de Yahudi dini eğitimi gördüğü için, mahkeme
kararından sonra, Hahambaşılıkça da Yahudi dinine kabul edilmiştir.
Size Türkiye Yahudilerinin tek gazetesi olan Şalom Gazetesi’nin
makalesini gönderiyorum.
http://www.salom.com.tr/07022001/toplum.htm#2

Sabetaycılıktan Museviliğe
”1998 yılında yayınlanan “Evet Ben Selanikliyim – Türkiye Sabetaycılığı” adlı kitabıyla kamuoyunun gündemine gelen
Ilgaz Zorlu, nüfus kağıdının din hanesine Musevi yazılması için açtığı davayı kazandı.

Yıllardır
Yahudi olmak için mücadele veren zorlu İstanbul 9. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin kararı sonrasında Türkiye Hahambaşılığı tarafından
Yahudiliğe kabul edildi. İsrail’de Yahudi dini eğitimi gören Ilgaz
Zorlu, Türkiye’de Yahudiliği seçen ilk Sabetaycı oldu.”
Bir
de şunu ilave edeyim. Yahudilerde ”seçilmiş ırk” kavramı kesinlikle
yoktur. Bir seçilmişlik duygusu vardır. Ama bu her üç tektanrılı din
için de geçerlidir. Yahudiler kendilerini ”seçilmiş halk” olarak
görürler.
http://www.turkishguides.org/TR/GuidesOnly/BakiAdam.asp (Sayfa açılmıyor) Alternatif Link

”Seçilmişlik fikri, Yahudileri tarih boyunca daima diğer milletlerden
farklı kılmıştır. Yahudiler, her türlü baskı ve zorlama karşısında
millî ve dinî kimliklerini bu fikir sayesinde koruyabilmişler ve
ideallerini canlı tutmuşlardır. Bu sayede onlar, yaklaşık iki bin
yıllık sürgün hayatından sonra, 1948′de kutsal topraklarda bağımsız bir
Yahudi devleti kurmayı başarmışlardır.

Dindar
Yahudiler, seçilmişliği bir imtiyaz değil, külfet olarak görürler.
Çünkü, tarlanın nasıl ekilip biçileceğinden, elbisenin rengine ve
biçimine kadar hayatın her alanını kurallara bağlayan bir dini yaşamak
ve yaşatmak zorunda olduklarını düşünürler.

Yahudilerin
bu seçilmişliği, Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 47. âyette de söz
konusu edilmektedir. Allah Yahudilere, bir zamanlar kendilerini
seçtiğini, diğer milletlere üstün kıldığını ve onlara çeşitli nimetler
verdiğini hatırlatmaktadır.”

Yahudiler, Conservative, Orthodox,
Reform, Reconstructionist vs. gibi, birbirinden çok farklı inançlara
sahip, her biri Tevrat’ı bambaşka yorumlayan değişik mezheplere
bölünmüştür. Zaten Yahudilerin büyük çoğunluğu için dinin bir önemi de
kalmamıştır. Amerika’da, Batı Avrupa’da, Rusya’da, İsrail’de yaşayan
Yahudilerin büyük çoğunluğu laik, seküler bir görüşe sahiptir. Yani
Tevrat’ta ne yazdığı umurlarında değildir. Bu yüzdendir ki her toplumın
içerisinde hızla, gönüllü bir şekilde asimile olmaktadırlar.
Amerika’daki Yahudilerin %55’i Hıristiyanlarla evlenmektedir. Çocukları
da dinsiz yetişmektedir.

Yani
3,300 yıl önce yazılmış Tevrat, onları hiç ilgilendirmemektedir. Bugün
İsrail’de yaşayan fanatik Ortodoks Yahudiler, İsrail’in kendi
meşruiyetini sorgulayıp, Siyonizmi lanetlemektedirler. Çünkü, onlara
göre Mesih gelmeden İsrail kurulmamalıydı. Laik Yahudiler dindar
Yahudilere nefretle bakmaktadır. Sefarad Yahudileri ile Aşkenaz
Yahudilerinin her biri kendisini diğerinden üstün görmekte, aralarında
sürekli anlaşmazlık çıkmaktadır. Zenci Yahudiler, diğer Yahudilerin
kendilerine kötü muamele ettiğine inanmaktadırlar. Yani yekpare bir
Yahudilik yoktur.

Sizin
linkte yolladığınız ayetleri okudum. Tekrar söylüyorum. Cımbızla seçip,
metnin bütünlüğünden koparttığınızda ayetleri dilediğiniz gibi
yorumlamanız mümkündür. Harun Yahya da hep bunu yapmaktadır. Devamlı
bir evham, korku, paranoya refleksi içinde sadece görmek istediği
ayetleri görüp, onlardan sonuçlara varıyor. Sürekli komplo teorileri
üretip, Yahudi düşmanlığı yapıyor. Bunun tek nedeni Yahudilerin dünya
çapında iyi mevkilere gelmelerinin kendisinde yarattığı eziklik ve
kıskançlık duygusu olmalı diye düşünüyorum.

Yahudilerin,
sayılarının çok üzerinde bir etkiye sahip olmalarının yalnızca tek bir
nedeni vardır. O da eğitime verdikleri olağanüstü önem. Neredeyse tüm
Yahudiler birkaç dili rahatlıkla konuşabilen, kozmopolit, üniversite
mezunu, kültürlü, eğitimli, meslek sahibi insanlardır. Bu durum da
doğal olarak onların toplum içinde çabucak sivrilmelerine ve devamlı
gözönünde bulunmalarına yol açmaktadır.

Baruch
Spinoza, Ludwig Wittgenstein gibi filozoflar, Sigmund Freud,
psikanalistliğin kurucusu, Albert Einstein, İzafiyet Teorisinin mucidi,
Franz Kafka, Marcel Proust gibi yazarlar, Henry Kissinger ve Madeleine
Albright gibi Amerikan Dışişleri Bakanları, George Lucas ve Steven
Spielberg gibi film yönetmenleri, George Gershwin ve Mendelsohn gibi
müzisyenler hep Yahudi kökenlidirler. Sonuçta Yahudiler insanlığa büyük
katkılarda bulunmuş bir topluluktur. Hz. İsa da, Hz. Musa da Yahudi
değiller miydi? Saygılarımla,

Pavlus   ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


Ben Mason da Değilim

Sayın Laz Uşa,

 Site içinde kelime ara

PicoSearch

 

Sizi
tanımıyorum ama yazınızdan mert bir kişi olduğunuz izlenimini edindim.
Yine de bazı şeyleri açıklamak gereği duyuyorum. Siz de Ali Rıza bey
gibi benimle ilgili rastgele iddialarda bulunuyorsunuz. Eleştirdiğiniz
kişiyle aynı yanlışa düşüyorsunuz. Eğer mason olup olmadığımı merak
ediyorsanız doğrudan bana sormalıydınız. Daha önce de belirttiğim gibi
mason olmak suç değildir. Masonluk yasal bir topluluktur. Türkiye’de
faaliyet gösteren her cemiyet gibi, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük
Locası’nın da üye listeleri ve çalışmaları T.C. İçişleri Bakanlığı’nın
denetimi altındadır.1 Fakat ben mason değilim. Olsaydım söylemekten
çekinmezdim. Masonluk hakkındaki bilgilerim, okuduğum bir iki kitaptan
öğrendiklerimle sınırlıdır.

Bu
arada adımı açıklamak zorunda değilim. Etnik kökenim illa da
birilerinin ilgisini çekiyorsa açıklayayım. Babam, Batı Trakya göçmeni
Müslüman bir Türk, annem ise İrlandalı kökenli Protestan bir
Amerikalıdır. Pavlus adlı nickim ise Paul olan ikinci ismimin
Türkçeleştirilmiş halidir. Esas adım da Burak’tır. Daha fazla ayrıntı
vermeye lüzum görmüyorum. Ben bir Türk’üm. Türklüğümü de hiçkimseye
tartıştırmam.

Atatürk’e
Ulu Önder dediğimde, buradaki ulu sıfatını, erdemleri bakımından büyük
olan, saygı duyulacak kişi manasında kullanıyorum. Yoksa Atatürk’e
ilahi bir sıfat yakıştırıyor değilim. Türklerde bilirsiniz ki Ulu Hakan
diye bir terim vardır. Buradaki Ulu kelimesi nasıl kullanılıyorsa ben
de öyle kullanıyorum.

Gelelim,
Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin Arnavut asıllı oluşuna. Ben de
çeşitli kaynaklardan Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Arnavutların yoğun
olarak yaşadıkları Makedonya’nın batısındaki bir bölgeden Selanik’e göç
etmiş kişiler olduklarını okudum. Bu bilgi, eğer doğruysa, Atatürk’ün
Sabetayci kökenden gelmesinin kuvvetle muhtemel olduğu yönündeki
argümanımı çürütmemektedir.

Çünkü, Sabetayciların tümü Selanik’te
ikamet etmiyordu. Doğru, bu şehir, Sabetayciların en yoğun olarak
yaşadıkları şehirdi ama Balkanlarda, Arnavutluk’ta, Makedonya’da,
Üsküp’te, Berat’ta, Ülgün’de, Sofya’da, İzmir’de, Edirne’de,
İstanbul’da, Bergama civarında da Sabetaycilar vardı. Ama biraz
merkezden uzak kaldıklarından, Selanik’teki gibi güçlü bir topluluk
değildiler. Sayıca da daha azlardı. Bugün Berat ve Ülgün’de araştırma
yapan tarihçiler, bu şehirlerde Arnavutlaşmış Sabetayci asıllı
insanların yaşadıkları köyler bulmuşlardır. Ancak bu kişiler asimile
olmuş ve Sabetaycılığı unutarak, Bektaşi mezhebine girmişlerdir. Hatta
1965 yılına kadar, Sabetay Sevi’nin Arnavutluk’ta olduğu sanılan
mezarına bazı Bektaşilerin topluca ziyaret ettikleri ortaya
çıkarılmıştır.2

Dolayısıyla,
Itamar Ben Avi adındaki, Filistinli Yahudi gazetecinin anılarında yer
alan ve Atatürk’ün “ben Sabetay Sevi’nin soyundan geliyorum” şeklindeki
açıklamasını yalanlayan bir kanıt değildir ifade ettiğiniz husus.
Atatürk’ün babasının ailesi, bulundukları küçük yerleşim biriminden
taşınarak, dindaşlarının yoğun oldukları ve daha iyi geçinme şartları
vaat eden Selanik şehrine yerleşen kişiler olabilirdi.

“Zübeyde
hanım Yahudi olsaydı oğlunu İslami bir okuldan alıp modern eğitim veren
Sabetaycı bir okula göndermek isteyen kocasına karşı çıkar mıydı?”
diyorsunuz.
Nihayet
karşıma mantıklı argümanlarla çıkan birisini buldum. Hakikaten çok
sevindim. Birilerinin bu tarz sorular yöneltmelerini bekliyordum uzun
zamandır.
Faruk Bey’e ilettiğim mesajımda da belirttiğim gibi “Atatürk en azından
babası tarafından Sabetayci kökenlidir.” 3

İlk mesajımda gönderdiğim İngilizce makalede de zaten Atatürk’ün yalnızca babası tarafından gizli-Yahudi
/ Sabetayci kökenli olduğu iddia edilmektedir. Annesi Zübeyde Hanım’dan bahsedilmemektedir. 4
Dediğiniz
gibi Yahudilikte kan anne tarafından taşınır. Eğer Zübeyde Hanım da
Sabetayci değil idiyse, Atatürk’ün, Sabetaycilar tarafından Yahudi
kabul edilmesi imkansızdı. Bildiğiniz gibi Sabetayci olmayanlarla
evlenen gençler cemaatten ihraç edilirdi. Bu rastlanmayan bir durum
değildi.

Osmanli
Bakanlar Kurulu, 29 Aralik 1891’de Selanik’teki Sabetayci (Avdeti) bir
kızın babasının muvafakatı olmadan da Müslüman bir gençle evlenmesi
geçerli sayıyordu. 7
Bakınız:
(Tarih ve Düsünçe dergisinin Temmuz 2000 sayısı)

Kimbilir arşivlerde daha bu tür ne kadar belge gizlidir.

Karışık
evlilikler asimilasyonun doğal bir sonucu olarak artış gösteriyordu.
İzmir’in Yunan işgalinden hemen sonra, İstanbul’da Sultanahmet
Mitinginde ateşli bir konuşma yapan, Türk Ocaklarında faal çalışmalarda
bulunan, Milli Mücadele yıllarında kendisine onbaşı ünvanı verilen,
kadın hakları savunucusu ve roman yazarı Halide Edip Adıvar’ın (1883 -
1964) babası da Sabetaycıydi. 5 Babası, II. Abdülhamit devrinde Reji
Naziri olan Mehmed Edip Bey idi. Sabetayciların Yakubi kolundan
geliyordu.

Sabiha
Sertel adlı ilk kadın gazetecilerimizden biri olan şahıs da Sabetayci
kökenli olmasına rağmen cemaatinin dışından bir evlilik yapmıştı.6
Maliye Nazırı Cavit Bey’in de eşi kendi cemaatinden değildi. Yani
asimilasyon daha o yıllarda bütün hızıyla sürüyordu.

Kısacası 1800’lerin sonları
ile 1900’lerin başları , artık cemaat içi evlilik anlayışının yıkıldığı
bir zaman dilimine denk geliyordu. Bu durumda, Atatürk’ün yalnızca
babası tarafından Sabetayci kökenli olması ihtimal dahilindedir.

Kimsenin
Sabetayci olduğuna dair GERÇEK bir belge yoktur. Nasıl olabilir ki? Bu
insanlar 1683 yılında Yahudiyken İslama geçmişlerdir. Yüzyıllar boyunca
kendi aralarında evlenmişler, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini
bir nesilden diğer nesle aktarıp durmuşlardır. Hatta, “Evet, Ben
Selanikliyim” adlı kitaba göre de 1870’li yıllara değin evlerinde
Ladino denilen Yahudi İspanyolcasını, dışarıda ise Türkçe
konuşmuşlardır. Daha sonra da bütünüyle Türkçe kullanır hale
gelmişlerdir.

Sabetaycilar
tarihte kendileri hakkında sır vermeyen, ellerindeki kaynaklar ve
belgeler neredeyse kimselere ulaşamamış gizli, içine kapanık bir cemaat
olarak yaşamıştır. Selanik’te ikamet eden ve Müslüman kabul edilen
cemaatin yarısından fazlası Sabetayci kökenliydi.

Selanik’teki
nüfus kayıtları insanları, Sabetayci, Yörük, Arnavut, Pomak, Çerkez,
Boşnak, Çingene diye ayırmıyordu, hepsini “Müslüman” olarak kayda
geçiriyordu. O yıllarda, dini cemaatlere aidiyet , etnik kimliklerden
daha önde geliyordu. Bu durumda, İsmail Cem’in Sabetayci kökenli
olduğunun belgesi nerededir? Belgesi yoktur.

Sadece söylentilerden,
rivayetlerden, etrafta dolaşan laflardan onun Sabetayci kökenli
olduğunu duyup doğrudur diye varsayıyoruz. Eğer kuzini Nükhet İpekçi
hanım televizyona çıkıp, bu bilgiyi onaylamasaydı, nereden, nasıl
öğrenebilecektik?

Sabetaycilar
çok esrarlı bir topluluktur. Zaten ilgi çekmelerinin nedeni de bu.
Ancak onların zaviyesinden bakıldığında bu gizliliğe hak vermemek
mümkün değildir. Baksanıza, forumdaki bir kişi, eğer Atatürk’ün
Sabetayci kökenli olduğu ortaya çıkartılırsa, evinde asılı duran
resmini çöpe atacağını söyleyebiliyor. Bir grup insanı günah keçisi
yapar, düşman ilan eder, kin ve husumet beslersek tabii ki, o kişilerin
de kendilerini savunmak ve geleceklerini sağlam altına almak amacıyla
bu kökenden geldiklerini inkar etme yoluna gideceklerini anlayabiliriz.

Bu
arada, bir konuya açıklık getirmek gerekiyor. Bu yüzyılın başından
itibaren gittikçe artan bir hızla, Sabetaycilar Türk kimliği içinde
asimile olmaktadırlar. Bu süreç, daha önce ifade ettiğim tanıklıkları
nazarı itibare alırsak artık tamamlanmak üzeredir.8

http://philtar.ucsm.ac.uk/encyclopedia/judaism/shabb.html‘de
yer alan bilgiye göre kala kala Sabetaycilik dinine mensup 3,000 kişi
kalmıştır. Diğer Sabetayci kökenli kişiler ki – sayılarının 40,000’i
geçmediği tahmin edilmektedir – kendilerini Müslüman olarak
tanımlamaktadırlar ve %70 civarında karışık evlilikler yaparak tarih
sahnesinden çekilmektedirler. Çoğu ise seküler bir hayat tarzı içinde
yaşamaktadır. Bu kadar küçük bir topluluğu gözümüzde büyütmemiz, her
yanlışın ve problemin ardında onları suçlayışımız akıl dışı bir
realite.

Atatürk’ün
masonluğu konusuna da değineyim. Atatürk’ün Fransız Obediyansına bağlı
Veritas(Fazilet)locasına girdiği bilgisi pek çok kaynakta yer
almaktadır. Daha önce de söylediğim gibi seneler evvel Ceviz Kabuğu
programına katılan bir mason, locanın adını vermeden, Atatürk’ün
Selanik’teki bir locaya girdiğini ve kısa bir zaman sonra da
ayrıldığını belirtmişti. Sizin duyduğunuz söylentiyle bu bilgi
paralellik arzetmektedir. Belki de Atatürk mason olmuş, fakat mason
kalmamıştır. Bu pekala mümkündür. Fakat, Ali Rıza Bey gibi, daha baştan
Atatürk mason değildir, olamaz da, bu bir hakarettir türü yaklaşımlar
doğru değildir. Nasıl kendi görüşlerinden bu kadar emin olabiliyor
anlamıyorum. Daha arşivlere bakmadan bir karara varmak mümkün değildir.
Bu arşivler de Fransa’da bulunmaktadır. Hepsi de tasnif edilmemiştir ve
bazı bilgiler de gizli tutulmaktadır. O halde kaynakları gözden
geçirmeden, Atatürk’ün ne mason olduğuna ne de olmadığına dair sağlıklı
bir karar vermek şimdilik imkansızdır. Saygılarımla, Pavlus


Notlar: 1) http://www.mason.org.tr/anahat.html
2)
http://www.amyisrael.co.il/europe/albania/
3)
http://www.f16.parsimony.net/forum27628/messages/1585.htm
4)
http://www.f16.parsimony.net/forum27628/messages/1517.htm
5)
http://www.sabetians.com/sonuc.html
6) Yıldız Sertel, ‘Annem’ adli kitabı (YKY)
7)
http://www.f9.parsimony.net/forum12963/messages/14545.htm
8)
http://philtar.ucsm.ac.uk/encyclopedia/judaism/shabb.html

Sayın Pavlus Bey,
Sizin
burada yazdıklarınızı çok daha mantıklı ve gerceklere yakın buluyorum.
Ali Rıza Beyin de doğru bazı tesbitleri var ise de argümanları maalesef
sathî. Atatürk’ün devletin adını başka türlü koymamış olması, onun illâ
ki saf Türk ırkından geldiğini isbata kâfi değildir. Tıpkı, oğul
Gandi’nin İtalyan asıllı eşi başbakan olsaydı Hindistan’ın devlet
ismini değiştirmesinin beklenemeyeceği gibi. Veya İran’da asırlarca
Türk Kaçar hanedanı hüküm sürdüğü halde devlete herhangibir Türk adı
vermediler. Lâtin Amerika’da Japon asıllı birisi devlet başkanı
olabildi. Munis Tekinalp Yahudi ırkındandı ama Türkçüydü. Agop Dilaçar
Ermeni soyundan geliyordu, Türk Dil Kurumuna başkanlık yaptı. Eski doğu
Alman SPD reisi İbrahim Böhme ismine rağmen katıksız Almandır. Bunun
yanısıra; insanlar aynı ırktan, aynı dinden, aynı görüşten, aynı
cemaatten, aynı gruptan olunca birbirleriyle ihtilâfa düşmezler,
canlarına kastetmezler diye bir kaide yok. Bunu mason localarının
kapatılması ve Cavid Bey vakası için söylüyorum. Hepsinden öte bir
husus var: İnsanların ne olduklarından ziyade ne yaptıkları önemlidir.
Ancak yapılanlar değerlendirilirken o şahsın kimliği ve kişiliği de
asla yok farzedilemez. Gerçekler olduğu gibi meydana çıkarılmalı,
kimsenin hiçbirşeyi istismar etmesine fırsat verilmemelidir. Bunlar çok
uzak olmayan bir gelecekte mutlaka ortaya çıkacak amma hakikatleri
gizleyenlerin adı-sanı, şerefi, fikriyatı tarümar olacaktır. Son
birşey; Türk sayılmak için Türkçeyi güzel konuşup doğru yazmak da
gerekir. Pavlus Bey bu noktaya dikkat etmiş. Burada fikirlerini beyan
eden herkese selâm ve hürmetler.

Faruk   =============================================================================

Sayin Faruk Bey,
Selam.
Yolladığınız mesaj için çok teşekkür ederim efendim. “Türkçeyi güzel
konuşup doğru yazdığım” şeklindeki iltifatınız ve üslubunuzdaki nezaket
için de ayrıca çok teşekkür ettiğimi belirtmeme izin verin.

Sizin
de tespit ettiğiniz gibi, maalesef, Sayın Ali Rıza Beyin argümanları
sathi, yapay bir çizginin dışına çıkamamaktadır. Herkesin fikirlerinin
aynı olması elbette beklenmemelidir, ama en azından bir tartışma
yapıldığında, bazı somut gerçeklerin de üstünün örtülmemesi, görmezden
gelinmemesi gerekir. Sizin gibi düşünmeyen insanların söyledikleriyle
fikri olarak mücadele etmektense, o kişinin kendisine yönelik suçlayıcı
iftiralara başvurma yoluna gidilmemesi icap eder. Objektif olmak budur.
Umarım ki zaman içinde, üzerinde tartışmaya çalıştığımız bu konu daha
rasyonel bir şekilde ele alınabilecektir.

Mesajınızda
ifade ettiğiniz üzere, hakikaten de bir millete bağlılık, o milletin
“ırki” çoğunluğundan gelme koşuluna bağlı değildir. Sizin örneklerinize
ilaveten, 1506 yılında Saraybosna yakınlarındaki Sokoloviç kasabasında
doğan Sokollu Mehmet Paşa’yı da gösterebiliriz. Boşnak kökenli Müslüman
olan Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda, Kaptanı Derya ve Rumeli Valisi
olmuş, Tameşvar kalesinin fethi ile gösterdiği başarıyla da 1564′te
sadrazamlığa yükseltilmiştir. Daha o yıllarda Süveyş kanalını açmayı
düşünmüş, Don ve Volga ırmakları arasında bir kanal açma fikrini
savunmuştur. Osmanlı’da devlet teşkilatında önemli düzenlemeler
yapmıştır. Bu kişi ırken Türk değildir. Irken Slav’dır. Ama onun
Slavlığı ve Boşnaklığı, Osmanlı’ya ve Müslümanlığa büyük hizmetlerde
bulunmasına engel olmamıştır.

Pek
çok kökenden gelen insanın beraber yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’nun
mirasçısı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti de, bu kültürel zenginlikten
nasibini almıştır. Bu utanılacak değil, tam aksine övünülecek bir
şeydir. Atatürk de “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diyerek bu çeşitli
kökenden gelen insanların kendilerini Türk olarak kabul ettikleri
takdirde Türklüklerinden şüphe duyulamayacağını kabul etmiştir. Yani
Türk olmak bir ırka ait olmaya bağlı değil, onu kabul etmeye bağlıdır.

Bu
kavram, ifade edildiği 1923’lerin dünyası için bile fazlasıyla ileri
görüşlüdür. Düşünsenize, 1933-1945 arasında iktidarda bulunan Nazilerin
ideolojisine göre Alman kabul edilmek için Aryan soyundan gelmeniz
şarttı. Gelmiyorsanız o zaman hayatta kalmanızın da bir anlamı yoktu,
sadece yok edilmesi gereken ikinci sınıf insan, Aryan soyunun düşmanı
bir virüs ve bir parazittiniz. Hayvanlar kadar bile bir değeriniz
olamazdı, kurtulunması gereken yabancı unsurlardınız. 6 milyon
Yahudi’yi, 500,000 Çingeneyi sırf Aryan olmadıkları için gaz odalarına,
ölüm kamplarına yollamaktan çekinmemişlerdi.
Türkiye’nin
utanacağı böylesine kara bir tarihi geçmişi yoktur, çok şükür. Neden
yoktur? Çünkü Türk milleti hoşgörülüdür. Bunun da en önemli
nedenlerinden biri Müslümanlığın hoşgörüye açık bir din olmasıdır.
Diğer dinlerin de özünde bir hoşgörüsüzlük yoktur elbette ama zaman
içinde farklı insanlar dinleri kendi ihtiraslarına alet etmek suretiyle
insanlığa zarar verebilmişlerdir. Haçlı seferlerini buna örnek
gösterebiliriz. Halbuki Türk milletinin bağrından Mevlana, Yunus Emre
gibi insanlığa dost, başkalarına karşı hoşgörülü olmayı savunan sayısız
insan yetişmiştir. Bu tarih övünülecek bir tarihtir.

Fakat bugün bu
tarihimize sahip çıkmayan, insanları ırklarına göre değerlendiren,
ortaçağ karanlığından kalma bir anlayış, çok küçük bir azınlıkta
olmakla beraber, vardır. Bu son derece tehlikeli bir gelişmedir.
Hepimizin el birliğiyle bu ideolojinin ülkemizde yeşermesine engel
olmamız gerekmektedir. Milliyetçi olmak ayrı bir şeydir, ırkçı olmak
ayrı bir şeydir. Bunun ayrımına dikkat etmeliyiz. Saygılarımla,

Pavlus ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
 
Sayın A.R.S,
Ne
yazık ki bilmeden ve konuyu araştırmadan, sanki Yahudiler ve
Sabetaycılar hakkındaki bilgilere bütünüyle vakıfmışşınız gibi tuhaf
iddialarda bulunuyorsunuz. Neresinden başlayayım.

Ben
Hıristiyanların Kutsal Kitap dedikleri Tevrat, Zebur ve İncil’den
oluşan üç kitabı da okumuş, incelemiş bir insanım. Allah aşkına
Tevrat’ın neresinde, hangi ayetinde “Yahudi ırkının dünyayı yönetmek
için, diğer ırkların ise yönetilmek için yaratıldığına” dair bir
inançtan söz ediliyor ? Beni aydınlatırmısınız lütfen. Böyle bir ayet
yok. Siz de Tevrat’ı okursanız böyle ne bir ayet ne de bir inancın
olmadığını keşfedebilirsiniz. Ama niye zamanınızı boşa harcayasınız ki
? Antisemit binlerce kitap, ırkçı bir perspektifle uydurulmuş,
saptırılmış yüzlerce eser elinizin altında dururken siz sadece
bunlardan beslenir ve atılan iftiraları birer dogma olarak kabul
ederseniz herşeye inanırsınız. Biraz olayın derinine inip, şüpheci bir
yaklaşımla iftiralara konu olan Tevrat ayetlerini okuyacak ve anlamaya
çalışacak cesareti bulun. Sonra karar verin.

Kaldı ki 14 milyonu geçmeyen dünya
Yahudi nüfusu nasıl 6,000,000,000 insanı yönetebilir ya da bu yönde bir
çabaya girişebilir ? Ayrıca bir konuya daha açıklık getirmek gerekiyor.
Yahudiler bir ırk değildir. Sarışın mavi gözlü bir Yahudi
bulunabileceği gibi siyah derili bir Yahudi de bulunabilir. Sanılanın
aksine Yahudilik sadece anneden geçmez. Yahudi kökenli olmadan da
Musevilerin dinini benimseyen kişiler Yahudi olabilir.

Örneğin
Hazar Türkleri 10. yüzyılda bu şekilde Yahudi olabilmişlerdir. Bugün
İsrail’de Falaşa adı verilen yüzyıllar önce Museviliği kabul etmiş
Etyopyalı zencilerden oluşan bir cemaat vardır. Bu yüzden Yahudilik
dışa kapalı bir din değil, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi dini
hükümlerini kabul eden herkese açık bir dindir.

Tarih boyunca pek çok zulme ve katliama uğramış ve 2000 yıldır kendilerini koruyacak bir devletten yoksun olan
Yahudilerin dinine geçmek avantajlı bulunmadığından sayı göreceli olarak düşük kalmıştır ama yok değildir.

İkinci
husus, 1900’lerin başındaki Selanik’in kozmopolit nüfus yapısının
tarafınızca yeteri ölçüde anlaşılmamış olması. O yıllarda Selanik’te
70,000 Yahudi, 22,000 Rum, 17,000 Sabetayci , 15,000 Müslüman (Türk,
Pomak, Çerkez, Boşnak, Arnavut, Çingene), binlerce de Bulgar, Batılı
Levanten ve küçük bir Ermeni cemaati yaşıyordu. Yani Selanik,
imparatorluğun en az Müslümanı barındıran büyük kenti değil, en az Türk
olanıydı da…
(Bakınız : Selanik 1850-1918, Gilles Veinstein, İletişim Yayınları, 1999)

Daha
sonra Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, 1924’deki zorunlu nüfus
mübadelesi, 1943 Nazi katliamı gibi nedenlerden dolayı bugünkü Selanik,
neredeyse tümü Anadolu’dan göçmüş olanların torunu 1 milyon Yunanlıdan
oluşmaktadır.

“O devrin en ileri okulu Sabetaycıların idiyse ve babası da onu oraya verdiyse sabetaycı mı olmuş oluyor? Şu anda Işık
Üniversitesinde okuyanların tamamı Sabetaycı mıdır? Böyle saçma teori olur mu?” diyorsunuz.

Bunu
söyleyen yok ki. Atatürk’ün Şemsi Efendi’nin kurduğu okulda okuması,
Itamar Ben Avi’ye yaptığı itirafın doğruluğunu kuvvetlendiren bir yan
bilgi o kadar. Üstelik Ilgaz Zorlu adlı Sabetayci olduğunu açıklayan
bir yazarın yazdığı “Evet, Ben Selanikliyim” adlı kitabında, Şemsi
Efendi’nin kurduğu okulun yalnızca Sabetaycı çocuklara hizmet vermek
için kurulmuş bir cemaat okulu olduğunu yazmaktadır. Tabii ki sonraki
onyıllarda bu anlayış değişmiş ve Sabetaycı olmayan kişilere de kapılar
açılmaya başlanmıştır. Ama Atatürk okulun İLK öğrencileri arasındadır.

Yukarıda değindiğim gibi, Selanik’te Müslüman kabul edilen cemaatin
yarısından fazlası Sabetayci idi. Halbuki İstanbul’un 10 milyonluk
nüfusunun belki 30,000-40,000’i Sabetayci kökenlidir. Yani 1880’lerin
başında Selanik’te Şemsi Efendi mektebinde okuyan öğrencilerin
Sabetayci olma olasılığı, 2001’lerin Işık Üniversitesinde okuyanlara
nispetle çok çok daha fazladır.

Üçüncü
husus “Bozkurt kitabında Selanik’in Türk Mahallesi’ndeki evinden
bahsediliyor” şeklindeki cümlenizle ilgili. Öyle bir izlenim
veriyorsunuz ki sanki Selanik Dönme ve Türk olmak üzere birbirleriyle
kesin çizgilerle ayrılmış iki ayrı yerleşim alanına bölünmüş gibi. Pek
çok Sabetayci zaten Türk Mahallesinde yaşıyordu.
(Bakınız: Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsi Efendi, Azmi Koçak, Eylül, 2000)

Şemsi
Efendi’nin babası Abdi Efendi ile annesi Rabia Hanım bir Türk Mahallesi
olan Koca Kasım Paşa Mahallesinde ikamet etmekteydiler. Dolayısıyla
Atatürk’ün ailesi de benzeri bir şekilde bir Türk Mahallesinde pekala
yaşayabilirdi.

Dördüncü
husus “Bu metin esasen Yahudi Ansiklopedisinde yayınlanmış, cevabı
verilmiş eski bir tartışmadır” ifadesinin yanlışlığıdır. Forward adlı
gazetede yayınlanan yazının Yahudi ansiklopedisindeki iddiayla hiçbir
ilişkisi yoktur. Ansiklopedideki iddia, Selanik Musevi cemaatinin
Atatürk’e sahip çıkması olayını konu almaktadır.

Itamar
Ben Avi’nin anılarında yer alan Atatürk’ün “ben Sabetay Sevi’ye
inananların soyundan geliyorum” itirafı Yahudi ansiklopedisinde yer
almamaktadır, dolayısıyla Türk devletinin tekzip ettiği yazı bu
değildir. Kaldı ki tekzip edilmiş olsaydı bile, bu çok doğal değil mi?
Hangi devlet kurucusunun halkın çoğunu oluşturan bir etnik kökenden
gelmediğini kabul etmek ister? Devletin her tekzip ettiği şey doğru
mudur ? Daha düne kadar Kürtlerin varlığını da inkar etmiyor muydu?

Beşinci husus eğer bir Yahudi beğenmediğiniz, hoşunuza gitmeyen bir şey
söylüyor ya da açıklıyorsa illa da yalan mı söylüyordur? İtamar
Ben-Avi’nin Yahudi olması, söz konusu makalenin bir Yahudi gazetesinde
yayınlanması yalan söylediklerinin bir göstergesi, bir delili midir?
Böyle bir mantık hatası olabilir mi?


Bu bizi nereye götürür ?
A – Einstein İzafiyet teorisini bulmuştur.
B – Einstein bir Yahudidir.
C – Yahudiler yalan söyler.
D – O halde İzafiyet teorisi bir Yahudi yalanıdır.
 

SABATAYCILIK ÜZERİNE BÂZI MÜTEALÂLAR

 

Sonuç
olarak benim anlatmaya çalıştığım şey Atatürk’ün Sabetayci kökenli
olmasının Türklüğünden hiçbir şey götürmeyeceğidir. Zaten kendisi de
Itamar Ben-Avi’ye “Yahudi değilim, Sabetay Sevi’ye inananların soyundan
geliyorum” demiştir. Yani kendisini TÜRK olarak algılamıştır.

Türklük
bir ırka verilen ad değil, bir milletin adıdır. Ve o milletin içinde
“ırken” Türk olmayan ama kendisini Türk gören, hisseden ve kabul eden
ve Türkiye’yi daha ileri bir çizgiye götürmek, milletin refahı ve
mutluluğu için gösterilen çabalara ortak olan farklı etnik kökenli
insanlar da bulunmaktadır.Bu Türkiye’nin gücüdür.

Nasıl
ki Japon asıllı ya da İtalyan asıllı bir Amerikan vatandaşı, “ben önce
Amerikalıyım, sonra Japon veya İtalyan asıllıyım” diyebiliyorsa,
Türkiye’deki bir Kürt, Laz veya Çerkez asıllı bir Türk vatandaşı “ben
öncelikle Türk’üm , ama Kürt, Laz, Çerkez kökenli bir Türk’üm”
diyebilmelidir. Ve dediği takdirde doğal karşılanmalıdır. Bu söylem
ülkeyi bölmez, aksine kuvvetlendirir.

Fakat
etnisitelerin kontrol altında tutulmaya çalışılması, farklı olanlara
bölücü gözüyle bakılması ve kendi kültürel kimliklerine sahip çıkma
haklarının tehlikeli görülmesi ve buna tahammül edilmemesi, uzun vadede
ülkeyi bölmese bile çok yıpratır ve Türkiye’nin istikbaline bir yarar
sağlamaz.
Bir noktayı daha belirteyim. Ben hiçkimsenin uşağı değilim, kendi aklımdan başka.

Pavlus ================================================================
 

Sayın A.R.S,

“Üç
dini kitabı okuduğunuzu ama benim okumadığımı söylüyorsunuz. Bunu
nereden çıkarıyorsunuz? Başkalarını bilmezlikle, okumazlıkla itham
etmenize ne demeli? ”
diyorsunuz.

Sayın Emre beye de
ilettiğim üzere kimi zaman önyargısal tepkilerde bulunabilirim. Bunu
itiraf da ediyorum. Hatta hatasız kul olmaz ben de kusurlu olabilirim
meyanında bir cümle sarfettim. Kusursuzluk Allah’a mahsus. Ben ise sade
bir insanım. Ama bir noktayı hatırlatmakta fayda görüyorum. Durup
dururken bana “Merhaba sayın Pavlus uşağı” diye hitap eden siz değil
miydiniz ? Eğer ben size “Ali Rıza uşağı” diye hitap edecek olsam siz
de bana normalden daha ateşli bir cevap yollamaz mısınız? Bu insanın
doğası gereği gayet kolay anlaşılabilecek bir psikolojik vakıadır.
Sizin aşağılayıcı bir üslupla şahsıma yönelttiğiniz bu söz bir itham ve
de önyargı değil midir? Sizin Tevrat, Zebur ve de İncil’I okumadığınızı
varsaymam bana reva gördüğünüz muamelenin yanında oldukça masum
kalmıyor mu?

Yani siz yaparsanız tamam oluyor da, ben yapmaya kalkışırsam önyargılı mı oluyor? Çok ilginç bir bakış açısı. Kimileri buna
çifte standart ismini takıyor. Acaba haklı olabilirler mi?

Mesajlarınıza
her cevap vermeye kalktığımda acaba nereden başlasam diye düşünmek
zorunda kalıyorum. O kadar çok farklı şeylerden bahsediyorsunuz, o
kadar çok sizin gibi düşünmediğim için karalamalarınıza maruz kalıyorum
ki tüm bunlara cevap yetiştirebilmem için düzinelerce sayfa yazmam
gerektiğine hükmediyorum ama ne yazık ki bunların hepsine ayıracak
zamanım yok.

Yine de istediğim her şeyi tek bir mesajda açıklamam mümkün olmadığına gore bir yerlerden başlayayım.
Emre
beye tabii ki seçtiği cümlelerin o kitapların hangi bölümünün hangi
numaralı ayetlerinde yer aldığını sormak mecburiyetindeyim. Aksi halde
durum samanlıkta iğne aramaya benzeyecek. Ayetleri ezbere bilmiyorum.
Eski Ahit denilen kitap, birbirinden farklı toplam 39 alt bölümün bir
araya gelmesiyle oluşmaktadır. Konu edilen ayetlerin yalnızca
bazılarını hatırlıyorum. Fakat cımbızla ayıklanarak seçilmiş ayetlerden
bir anlam çıkarmak doğru olmaz. Yani, ayetlerin öncesini ve sonrasını
okumadan onlara bazı manalar yüklemek en azından etik olarak yanlıştır.
Ayetlerin metnin bütünlüğü içerisinde değerlendirilmeye tabi
tutulmaları lazım.

Bilirsiniz bir hikaye vardır.
“Sarhoş
bir Bektaşi’ye, “niçin namaz kılmadığı” sorulduğunda buna Kur’an’dan
delil getirir: “Kur’an’da namaza yaklaşma.” denilmektedir. Oysa burada
Bektaşi’nin yaptığı bir tür montajdır. Gerçekten Kur’an’da böyle bir
ayet vardır; fakat Bektaşi sadece ayetin işine gelen kısmını
kullanmaktadır. Ayetin tamamını bilmeyenler ise bunu duyunca “Kur’an’ın
gerçekten namazı yasakladığını” düşünecektir. Oysa ayetin tamamı
“Sarhoşken namaza yaklaşmayındır.” Aynen bunun gibi.

Tevrat,
Zebur ve İncil’I seneler evvel, kendi çabalarım ve yazılanları anlamaya
yardımcı İngilizce birkaç kitabın eşliğinde okumuş ve incelemiştim. Ben
nihayetinde bir ilahiyat uzmanı, teolojide doktora sahibi biri değilim.
Tabii ki bir haham ya da konunun uzmanı herhangi bir din adamı
seviyesinde konuları bilmem beklenemez. Çünkü geçimimi bu yoldan temin
etmiyorum. Ama Tevrat’ın bütününe baktığımda ırkçı bir izlenim
edinmediğimi söylemek zorundayım. Hatta, sözü edilen ayetlerin, en
azından bazılarının, bizim ilk bakışta anladığımızdan çok farklı
anlamlara bürünebildiğini biliyorum. Bu açıdan çabucak yorum yapmadan
once konuyu detaylarıyla araştırmalı, daha sonra bir kanaate
varmalıyız.

Gelelim
başka bir konuya. Sizin nereli olduğunuzu bilmiyorum. Örneğin Laz
kökenli olduğunuzu farzedelim. Ben bir başkasına sizin hakkınızda
bahsederken “ya biliyor musun Ali Rıza da Lazmış” desem, ben şimdi
sizin aleyhinizde bir iftirada mı bulunmuş oluyorum? Laz kökenli olmak
bir suç mudur ?

Bu
örnekten hareketle, eldeki bulgulara dayanarak, Atatürk’ün Sabetayci
olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu öne sürmem nasıl bir iftira olarak
tanımlanabilir ? İftiranın sözlük anlamı, kasıtlı veya asılsız olarak
yapılan suçlama; bir suçu, ilgisi olmayan birinin üzerine yıkmaktır.

Atatürk, Sabetayci bir aileden doğmak suretiyle bir suç mu işlemiştir?
İnsanlar
kendi ana babalarını seçemiyorlar ki bu konuda onlara bir sorumluluk
yükleyebilelim. Kaldı ki Atatürk Sabetayci olsa ne olur, olmasa ne olur
? Allah’ın isteği bizim insanları hasbelkader sahip oldukları aile
bağlarına gore ayrıma tabi tutmamız mıdır? Bu düşünce tarzı nasıl izah
edilebilir? Sizin için Atatürk’ün Türk ırkından gelmesi bir zorunluluk
mudur?

Adaşınız
Ali Rıza Efendi’nin, oğlu Mustafa’yı , Selanik’te yeni açılmış Şemsi
Efendi mektebinde okutmaktaki ısrarının o okulun en ileri okul
olmasının ötesinde bir başka sebebi daha olamaz mıydı? Bunu nereden
bilebilirsiniz? Atatürk, 1911 yılında Filistin’de Itamar Ben-Avi’yle
görüşmeler yaptığında, ben yanlarında değildim, siz de değildiniz. Bu
görüşmelerden birinde Atatürk’ün kendisine “ben Sabetay Sevi’nin
soyundan geliyorum” şeklinde ifade ettiği aile kökenini açıkladığında
yine yanlarında değildik. Ben Avi bu sohbetten kendi otobiyografisinde
bahsetmeseydi hiç haberimiz olmayacaktı. O halde Itamar Ben Avi’yi daha
tanımadan, bilmeden, sadece hasbelkader Yahudi doğduğu için mi
tanıklığını hükümsüz sayacağız?

Atatürk’e
hayali bir etnik köken yakıştırma peşinde değilim. Böyle bir şeye
ihtiyacım da yok. Çünkü benim için Atatürk, Çingene asıllı dahi olmuş
olsaydı yine de aynı Atatürk’tür. Beni insanların geldikleri ırklar
değil, yaptıkları işler ilgilendirir. Ve benim için Atatürk, ülkeyi
düşman boyunduruğundan kurtararak, kimseye muhtaç etmeden, başımız dik
bir şekilde yaşamamıza imkan sağlayan Ulu Önder’imizdir.

“Senin
İngilizce yazında Atatürk’ün Yahudi olduğunu yazıyor” diyorsunuz. Şimdi
gelin de sizi o yazıyı okumamakla itham etmeyeyim! Daha üzerinde
tartıştığımız metni okumamışsınız ki Tevrat, Zebur ve İncil’I
okuduğunuza inanayım.

Söz konusu cümleyi tekrar nakledeyim ;
Kemal
confided: “I’m a descendant of Sabbetai Zevi – not indeed a Jew any
more, but an ardent admirer of this prophet of yours.”

Tercümesi ;
Ve Kemal itiraf etti: “Ben Sabetay Sevi’nin ecdadındanım -
tabii ki artık Yahudi değilim, fakat sizlerin bu peygamberinin şevkli bir hayranıyım.”

Yani gördüğünüz gibi Atatürk, Yahudi olduğunu inkar
ediyor. Makale de Atatürk’ün Sabetayci Dönme kökenli olduğunu belirtiyor.

“Atatürk kendisini Türk kabul ediyor, siz inatla hayır Sabetaycı idi diyorsunuz.”
Atatürk’ün
kendisini Türk kabul ettiği konusunda ikimiz de hemfikiriz. Bunun
aksini iddia etmiyorum .Hiçbir yerde Atatürk kendisini Türk kabul
etmiyor demedim. Ama kendisini Türk kabul etmesi, Sabetayci kökenli
olmadığını da göstermez ki. Sizin inatla o Sabetayci kökenli bile
olamaz yaklaşımınızı anlayamıyorum.

“Atatürk
isteseydi Türklük ve Türk milliyetçiliği üzerine bir devlet kurmazdı.
Kendisine “Atatürk” soyadı almazdı. En çağdaş anlamdaki milliyetçilikte
“insan kendisini nasıl tanımlıyorsa öyledir” kuralı vardır”
diyorsunuz.
Doğru.
Bunun tersi bir şey söylemedim ki. Atatürk’ün Sabetayci kökenli olması,
niye Türk milliyetçiliği üzerine bir devlet kurmasına engel teşkil
etsin? Buradaki mantık nedir?

İsterseniz tarihten birkaç örnek sıralayayım.
Napolyon
Bonaparte, 1769 yılında, Korsika adasının Ajaccio kentinde doğmuştur.
Bu adam Fransızlardan tamamen farklı olan ve kendine has bir kimliğe
sahip Korsikalılardan biriyken Fransa’da krallığın yıkılmasından sonra,
ilk Fransız İmparatoru olmuş, pek çok savaşa katılmış, tarihteki en
ünlü savaş kumandanlarından biri haline dönüşüp, 1821 yılındaki
vefatına kadar daima ülkesi adına yeni başarılar kazanmak için
uğraşmış, didinmiş ve de çok da başarılı olmuş bir devlet adamıdır. Tüm
Fransızlar övgüyle Napolyon’dan söz eder. Fransız kimliğinin bir
simgesi durumundadır. Ama Fransız kökenli değildir. Korsika kökenli bir
Fransızdır. Yani şimdi onun Korsikalılığı, milliyetçi bir Fransız
olmasına engel mi olmuştur?

Aynı
şekilde George Washington adlı Amerikan bağımsızlığını sağlayan adamın
kendisi İngiliz kökenlidir. Yani İngiltere’ye karşı, öz yurdu olarak
kabul ettiği Amerika’yı savunmuştur. Onun İngiliz kökenli olması,
Amerika’yı kurmasına engel mi olmuştur ?

Yine
aynı şekilde Hasan Tahsin adıyla da bildiğimiz (Osman Nevres) adlı
gazeteci, 15 Mayıs, 1919 yılında, İzmir’I işgale gelmiş Yunan
askerlerine karşı ilk kurşunu sıktıktan hemen sonra şehit düşüp ,
yaşamını vatanın bağımsızlığı uğruna feda eden ilk kişi değil midir ?
Bu kişi Kurtuluş Savaşı’nın ateşini başlatmamış mıdır ? Bu şahıs
Sabetayci kökenli değil midir? Onun bu kökeninin Türk milliyetçisi
olmasına engel olduğunu bu davranışından sonra hala nasıl iddia
edebilirsiniz ?

Son
mekanı bugün İstanbul’daki Bülbülderesi Mezarlığı’nda bulunmaktadır.
Mezar taşında “Izmir’de isgalci düsmana ilk kursun atan hürriyet
kahramani mukaddes sehit gazeteci Osman Nevres (Hasan Tahsin Recep)
1888-1919″ ibaresi bulunmaktadır.

Bir zamanlar Sabetayci kökenli insanların gömüldüğü bu mezarlıkta,
soyadında Türk kelimesi bulunan onlarca mezar taşına
rastlayabilirsiniz. Atatürk’ün ailesinin Sabetayci geçmişinin, Türk
milliyetçisi olmasına engel teşkil ettiğini hala inandırıcı buluyor
musunuz?

Gelelim
başka bir konuya. İster inanın ister inanmayın, Yahudi dininin
hükümlerini kabul eden herkes Yahudi olabilir. Bunu bilmemeniz Tevrat’I
okumadığınızın açık bir delilidir. Eski Ahit’in Writings adlı bölümünün
içinde Ruth adlı bir kitap vardır. Ruth, Moablılar soyundan gelen bir
dul kadındır.

Kitapta bu kadının İsrailoğullarına katıldığı, Yahudiliği benimsediği ve hatta Hz. Davud
peygamberin büyük annesi olma şerefine ulaştığı ayrıntılarıyla kaydedilmiştir.
Hani Yahudiliğe geçilmez idi? Hani Yahudilik sadece soydan ibaret bir dindi?

Yahudiler,
kendileri için en önemli peygamberlerden Hz. Davud’un büyük annesinin
Yahudiliği kabullenmiş Moablı bir kadın olmasından gurur duyarlar.
Dayanaksız iddialarda direnmek, o iddiaları gerçek kılmaz. Üstelik
galiba önemli bir haber de atlamışsınız..

http://www.yenigundem.com/2001/01/08/haber005.html
“Sabetay
kökenli bir aileden gelen Ilgaz Zorlu, İstanbul 9. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nde açtığı davayı kazanarak, Türkiye’de bir ilki
gerçekleştirdi Nüfus cüzdanındaki “din” hanesinde “İslam” yerine
“Musevi” yazdıran Zorlu, şimdi de Sabetaycıların Musevi olduğunu
kanıtlamak için mücadele başlattı…”

Demek Yahudi olunamıyordu? Tüm iddialarınız birer birer çürüyor.
Zahmet
edip “Commentary Magazine”’in Sept, 2000 sayısında yer alan “Wandering
Jews-and Their Genes” adlı makaleyi okuyabilirseniz, orada size bir
önceki mesajda belirttiğim Falaşa adı verilen Etyopyalı zenci
Yahudilerin genlerinin İsrail’deki diğer Yahudi grupların genleriyle
hiçbir benzerlik taşımadığının bilimsel olarak kanıtlandığını
öğrenebilirsiniz.

Bu ne demektir? Yahudiler bir ırk değildir demektir.
“Yahudi
soyunu belgeleyen herkes İsrail vatandaşı olabilir” diyorsunuz. İşte
talihsiz bir iddia daha. Bugün Amerika’da , Hz. İsa’yı Mesih olarak
kabul ederek Hıristiyanlığı benimsemiş Yahudi kökenli yarım milyonu
aşkın insan yaşamaktadır. Bu kişilerden bazıları sizin gibi düşünmüş,
İsrail’e gitmiş, İsrail vatandaşı olmak için müracat etmiş, İsrail
Yüksek Mahkemesi de bu kişilerin Yahudi soyundan geldiklerini teslim
etmiş, fakat Musevi inancını terkedip, Hıristiyanlık dinini
benimsemeleriyle birlikte kendilerini Yahudilerden sonsuza dek
soyutladıklarını, dolayısıyla vatandaş olma yönündeki isteklerinin
kabul edilemeyeceğini hükme bağlamıştır.

Bu Yüksek Mahkeme kararı iddianızı tamamıyla çürütmektedir.
Buna
ilaveten 1990’lı yıllarda Rusya’dan İsrail’e göç eden 1 milyona yakın
Rus Yahudisinin üçte birinin Yahudi bile olmadıkları, Rus soyundan
Hıristiyan oldukları anlaşılmış, içlerinden birçoğu Musevi dinine
geçmek istediklerini belirtmiş ve bu istek İsrail’deki
hahambaşılıklarca kabul edilerek Yahudi olmuşlardır.

Yani
Yahudi soyundan gelmene rağmen, Musevilik dışında bir dini inanca
sahipsen, İsrail vatandaşı olamıyorsun. Ama Yahudi soyuyla hiçbir
alakan olmasa bile, Museviliği kabul edersen İsrail vatandaşı
olabiliyorsun.

İsrail’I dincilikle suçlayabilirsiniz ama Yahudileri ırkçılıkla suçlayamazsınız.
Sizin
objektiflik anlayışınız insanı hayretlere düşürüyor. Doğru bulduğunuz
iddiaları kabul eden kaynaklar objektif, düşünce biçiminize aykırı olan
kaynaklar taraflı ve de subjektif. Siz de yalnızca ırkçı bir bakış
açısıyla bezenmiş iddialarınızı sunup ahkam kesmeyin.

Eminim
ki, Atatürk, Itamar Ben Avi’ye, “ben Altay Dağları’ndan göç etmiş,
şanlı, şerefli Oğuz Türklerinin soyundan geliyorum” deseydi ve Itamar
Ben Avi, bu olayı anılarında yazsaydı, siz onu, Yahudi olmasına rağmen,
bağrınıza basıp, “bak adam ne güzel yazmış, elin Yahudisi bile bunu
kabul ediyor, daha bizim Türkiye’de halen çatlak sesler çıkıyor” der ve
bu yazıyı OBJEKTİF bir kaynak olarak savunurdunuz.

Bu kadar çifte standart pes doğrusu!
Bu
arada kendi dinimden çok memnunum Sayın Ali Rıza Bey. Ben “olmayan
Yahudi ırkının” “inanmadıkları üstünlüklerini” kabul etmiş değilim. Ama
maşallah, 14 milyonluk Yahudi nüfusunun koskoca 6 milyar nüfuslu bir
dünyaya hükmedebilecek güce sahip olduğunu düşündüğünüze göre siz
onların üstünlüklerini kabul ediyorsunuz demektir. Saygılarımla

ATATÜRK SABATAYCI MI?

Haziran 20, 2006

Sayın A. R. S,
“Şimdı buraya asılan bu İngilizce yazıda, İsrail Cumhurbaşkanına “Atatürk’ün Yahudi kökenli olduğunu biliyor musunuz?” şeklindeki soruya “Elbette, elbette” diye cevap verdiği söyleniyor. Bu da delil olarak yazılıyor.” diyerek işi geçiştirmeye ve İngilizce bilmeyenlerin konuyu detayıyla öğrenmesine mani olmak amacını güdüyorsunuz.
Atatürk Sabetayci veya değil bunu ne siz ne de ben kesin olarak bilemeyiz ama lütfen konuyla ilgilenenlerin araştırmalarını yalan yanlış ifadelerle baltalamaya çalışmayın.

Bu yazıda Atatürk’ün bizzat kendisinin Itamar Ben-Avi adındaki gazeteciye “ben Sabetay Sevi’ye inananların soyundan geliyorum” dediğini gözardı etmeyelim lütfen. Kaldı ki “adı isminde” o Türk’tür de ne demek ?
Yani İsmail Cem, Abdi İpekçi, Tansu Çiller, Rahşan Ecevit, Cahit Arf, Orhan Pamuk, Coşkun Kırca Türk değil mi? Bir
insan hem Kurt hem de Türk olabileceği gibi bu kimseler de hem Sabetayci kökenli hem de Türk olamazlar mı? Kimlerin Türk sayılabileceğini belirlemek size mi kalmış ?

Kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür. Ne oldu “ne mutlu Türk’üm diyene” ideolojisine. Birinin Türk olması için illa da kanının Orta Asya Türklerine mi dayanması gerekir? Ortaçağda kalmış ırkçı ideolojilerle hiç bir yere varamayacığınız gibi, Türkiye için de hizmette bulunmuş olmazsınız. İngilizce bilmeyenler için makalenin Türkçesini özetleyeyim. Forward gazetesindeki Ataturk’le ilgili yazı bizzat Hillel Halkin adlı, Amerikan asıllı ünlü bir İsrailli gazeteci tarafından kaleme alınmıştır.
Referans verdiği Filistin Yahudisi bir gazeteci olan Itamar Ben-Avi’nin İbranice otobiyografisi de 1940 yılında Kudüs’te yayınlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü olduğu bir devirde daha İsrail devleti kurulmamışken ve İslamcılar bugünkü güçlerine kavuşmamışken yayınlanmış eserde bahsedilen bu anı kesinlikle İslamcıların bir palavrası değildir.
Bu anısında Itamar Ben-Avi 1911 yılında, Mustafa Kemal daha 30 yaşında, Trablusgarp Savaşı’na katılmak üzere olan bir subayken o zamanlar bir Osmanlı vilayeti olan Filistin’den geçtiğini berlirtiyor.
Ben-Avi, Kudüs şehrinde bulunan Kamenitz Oteli’nde giderek parlamakta olan Osmanlı subayı Mustafa Kemal ile tesadüfen karşılaşmalarını anlatıyor.
Ben-Avi, gazeteci kimliğiyle , Mustafa Kemal ile dostane bir mülakat yapıyor. Konuşmalarının da ana eksenini o yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu savaş ortamından nasıl kurtarılabileceği oluşturuyor.
Birkaç gün üstüste devam eden toplantılarının birinde Mustafa Kemal, aslen Sabetay Sevi’ye inananların soyundan geldiğini, fakat Yahudi olmadığını, küçüklüğünde babasının kendisine Venedik’te basılmış eski bir Tevrat’ı okuyabilmesi için Karaim Yahudisi bir öğretmen tuttuğunu belirterek, aklında kalan tek duanın da ; “Shema Yisrael Adonai Eloheinu ve Adonai Ehad” olduğunu söylüyor.
Yani; “Dinle ey İsrail Rabbimiz olan Allah Tektir.”
Itamar Ben-Avi de unutamadığı bu toplantıyı yaşamındaki diğer tüm anılarla beraber 1940 yılında Kudüs’te bir kitap halinde bastırıyor.
Fakat baskı çabucak tükendiğinden ve İbranice olarak basıldığından, bu önemli konu sadece dar bir çevrenin bildiği bir konumda kalıyor. Hillel Halkin ise 1994′te İsrail Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi ziyareti dolayısıyla, Atatürk’ün Yahudi geçmişinin iki ülke arasındaki bağları nasıl etkileyebileceğini düşünerek, Cumhurbaşkanı sözcüsüne konuyu gündeme alıp almayacaklarını soruyor.
Onların da bu konudan habersiz olduklarını görmesi üzerine New York’ta yayınlanan 103 senelik bir Yahudi gazetesine konuyu aydınlatan geniş bir özet sunuyor.
Makalesinde, Itamar Ben-Avi’nin otobiyografisinden, Atatürk’ün Şemsi Efendi’nin yönettiği Fevziye Mektebi’nde babası tarafından okutulmasından ve Nazilerce katledilen Selanik Musevilerinin (1912-1943) Atatürk’ün kendi cemaatlerinden çıkmış olmasından ötürü duydukları kıvançtan bahsediyor.
Encyclopedia Judaica’ da bile Atatürk’ün Dönme asıllı olduğuyla ilgili iddialar var.
Sonuçta, Atatürk, Sabetay Sevi’ye inanan ailelerin soyundan gelmiş olabilir.
Bu konuyu herhangi bir duygusal evhama kapılmadan objektif olarak değerlendirmemiz lazım. Dönme dahi olmuş olsaydı, Atatürk, Türk’tür ve bu milletin modern dünyaya katılması için elinden geleni yapmıştır.
Pavlus

<<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>>

www.islamustundur.com

Ali Rıza Efendi’nin Ailesi Nereliydi ?

Sayın Faruk Bey, Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin ailesinin kökeni hakkındaki dört ayrı senaryoyu size yolluyorum. Eğer okuyup, fikirlerinizi iletirseniz çok sevineceğim. Teşekkür ederim. Hürmetler.

http://www.mkataturk.gen.tr/ozel/ozel3.html
Mustafa Kemal’in baba soyu, AYDIN / SÖKE’DEN gelerek Manastır vilayetine yerleştirilen, “Kocacık Yörükleri (Koca Hamza Yörükleri)”ndendir. Ali Rıza Efendi, Manastır’ın Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık’ta dünyaya gelmiştir (1839). Aile sonradan Selanik’e göçmüştür. Babası İlkokul öğretmeni Kızıl Hafız Ahmet Efendi’dir. (16)

(16). Şapolyo, Enver Behnan, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, İst.,1958, s.17

http://www.yeniavrasya.com/eylul/kocacik.htm
Atatürk’ün Köyü KOCACIK


Sizce M. Kemal
Sabataycı mı?

Evet Bilmiyorum Zannetmem Farketmez Olsa da severim Arnavut Halis Türk Hayır

Current Results

 

ZICHRON YAAKOV – There were two questions I wanted to ask, I said over the phone to Batya Keinan, spokeswoman for Israeli president Ezer Weizman, who was about to leave the next day, Monday, Jan. 24, on the first visit ever made to Turkey by a Jewish chief of state. One was whether Mr. Weizman would be taking part in an official ceremony commemorating Kemal Ataturk.
Ms. Kenan checked the president’s itinerary, according to which he and his wife would lay a wreath on Ataturk’s grave the morning of their arrival, and asked what my second question was.
“Does President Weizman know that Ataturk had Jewish ancestors and was taught Hebrew prayers as a boy?”
“Of course, of course,” she answered as unsurprisedly as if I had inquired whether the president was aware that Ataturk was Turkey’s national hero.
Excited and Distressed
I thanked her and hung up. A few minutes later it occurred to me to call back and ask whether President Weizman intended to make any reference while in Turkey to Ataturk’s Jewish antecedents. “I’m so glad you called again,” said Ms. Kenan, who now sounded excited and a bit distressed. “Exactly where did you get your information from?”
Why was she asking, I countered, if the president’s office had it too?
Because it did not, she confessed. She had only assumed that it must because I had sounded so matter-of-fact myself. “After you hung up,” she said, “I mentioned what you told me and nobody here knows anything about it. Could you please fax us what you know?”
I faxed her a short version of it. Here is a longer one.
Stories about the Jewishness of Ataturk, whose statue stands in the main square of every town and city in Turkey, already circulated in his lifetime but were denied by him and his family and never taken seriously by biographers. Of six biographies of him that I consulted this week, none even mentions such a speculation. The only scholarly reference to it in print that I could find was in the entry on Ataturk in the Israeli Entsiklopedya ha-Ivrit, which begins:
“Mustafa Kemal Ataturk – (1881-1938), Turkish general and statesman and founder of the modern Turkish state.
“Mustafa Kemal was born to the family of a minor customs clerk in Salonika and lost his father when he was young. There is no proof of the belief, widespread among both Jews and Muslims in Turkey, that his family came from the Doenme. As a boy he rebelled against his mother’s desire to give him a traditional religious education, and at the age of 12 he was sent at his demand to study in a military academy.”
Secular Father
The Doenme were an underground sect of Sabbetaians, Turkish Jews who took Muslim names and outwardly behaved like Muslims but secretly believed in Sabbetai Zevi, the 17th-century false messiah, and conducted carefully guarded prayers and rituals in his name. The encyclopedia’s version of Ataturk’s education, however, is somewhat at variance with his own. Here is his account of it as quoted by his biographers:
“My father was a man of liberal views, rather hostile to religion, and a partisan of Western ideas. He would have preferred to see me go to a * lay school, which did not found its teaching on the Koran but on modern science.
“In this battle of consciences, my father managed to gain the victory after a small maneuver; he pretended to give in to my mother’s wishes, and arranged that I should enter the [Islamic] school of Fatma Molla Kadin with the traditional ceremony. …
“Six months later, more or less, my father quietly withdrew me from the school and took me to that of old Shemsi Effendi who directed a free preparatory school according to European methods. My mother made no objection, since her desires had been complied with and her conventions respected. It was the ceremony above all which had satisfied her.”
Who was Mustafa Kemal’s father, who behaved here in typical Doenme fashion, outwardly observing Muslim ceremonies while inwardly scoffing at them? Ataturk’s mother Zubeyde came from the mountains west of Salonika, close to the current Albanian frontier; of the origins of his father, Ali Riza, little is known. Different writers have given them as Albanian, Anatolian and Salonikan, and Lord Kinross’ compendious 1964 “Ataturk” calls Ali Riza a “shadowy personality” and adds cryptically regarding Ataturk’s reluctance to disclose more about his family background: “To the child of so mixed an environment it would seldom occur, wherever his racial loyalties lay, to inquire too exactly into his personal origins beyond that of his parentage.”
Learning Hebrew
Did Kinross suspect more than he was admitting? I would never have asked had I not recently come across a remarkable chapter while browsing in the out-of-print Hebrew autobiography of Itamar Ben-Avi, son of Eliezer Ben-Yehuda, the leading promoter of the revival of spoken Hebrew in late 19th-century Palestine. Ben-Avi, the first child to be raised in Hebrew since ancient times and later a Hebrew journalist and newspaper publisher, writes in this book of walking into the Kamenitz Hotel in Jerusalem one autumn night in 1911 and being asked by its proprietor: ” ‘Do you see that Turkish officer sitting there in the corner, the one* with the bottle of arrack?’ ”
” ‘Yes.’ ”
” ‘He’s one of the most important officers in the Turkish army.’ ”
” ‘What’s his name?’ “
” ‘Mustafa Kemal.’ ”
” ‘I’d like to meet him,’ I said, because the minute I looked at him I was startled by his piercing green eyes.”
Ben-Avi describes two meetings with Mustafa Kemal, who had not yet taken the name of Ataturk, ‘Father of the Turks.’ Both were conducted in French, were largely devoted to Ottoman politics, and were doused with large amounts of arrack. In the first of these, Kemal confided:
“I’m a descendant of Sabbetai Zevi – not indeed a Jew any more, but an ardent admirer of this prophet of yours. My opinion is that every Jew in this country would do well to join his camp.”
During their second meeting, held 10 days later in the same hotel, Mustafa Kemal said at one point:”
‘I have at home a Hebrew Bible printed in Venice. It’s rather old, and I remember my father bringing me to a Karaite teacher who taught me to read it. I can still remember a few words of it, such as –’ ”
And Ben-Avi continues:
“He paused for a moment, his eyes searching for something in space. Then he recalled:
” ‘Shema Yisra’el, Adonai Elohenu, Adonai Ehad!’
” ‘That’s our most important prayer, Captain.’
” ‘And my secret prayer too, cher monsieur,’ he replied, refilling our glasses.”
Although Itamar Ben-Avi could not have known it, Ataturk no doubt meant “secret prayer” quite literally. Among the esoteric prayers of the Doenme, first made known to the scholarly world when a book of them reached the National Library in Jerusalem in 1935, is one containing the confession of faith:
“Sabbetai Zevi and none other is the true Messiah. Hear O Israel, the Lord our God, the Lord is one.”
It was undoubtedly from this credo, rather than from the Bible, that Ataturk remembered the words of the Shema, which to the best of my knowledge he confessed knowing but once in his adult life: to a young Hebrew journalist whom he engaged in two tipsily animated conversations in Jerusalem nearly a decade before he took control of the Turkish army after its disastrous defeat in World War I, beat back the invading Greeks and founded a secular Turkish republic in which Islam was banished – once and for all, so he thought – to the mosques.
Ataturk would have had good reasons for concealing his Doenme origins. Not only were the Doenmes (who married only among themselves and numbered close to 15,000, largely concentrated in Salonika, on the eve of World War I) looked down on as heretics by both Muslims and Jews, they had a reputation for sexual profligacy that could hardly have been flattering to their offspring. This license, which was theologically justified by the claim that it reflected the faithful’s freedom from the biblical commandments under the new dispensation of Sabbetai Zevi, is described by Ezer Weizman’s predecessor, Israel’s second president, Yitzchak Ben-Zvi, in his book on lost Jewish communities, “The Exiled and the Redeemed”:
‘Saintly Offspring’
“Once a year [during the Doenmes' annual 'Sheep holiday'] the candles are put out in the course of a dinner which is attended by orgies and the ceremony of the exchange of wives. … The rite is practiced on the night of Sabbetai Zevi’s traditional bithday. … It is believed that children born of such unions are regarded as saintly.”
Although Ben-Zvi, writing in the 1950s, thought that “There is reason to believe that this ceremony has not been entirely abandoned and continues to this day,” little is known about whether any of the Doenmes’ traditional practices or social structures still survive in modern Turkey. The community abandoned Salonika along with the city’s other Turkish residents during the Greco-Turkish war of 1920-21, and its descendants, many of whom are said to be wealthy businessmen and merchants in Istanbul, are generally thought to have assimilated totally into Turkish life.
After sending my fax to Batya Keinan, I phoned to check that she had received it. She had indeed, she said, and would see to it that the president was given it to read on his flight to Ankara. It is doubtful, however, whether Mr. Weizman will allude to it during his visit: The Turkish government, which for years has been fending off Muslim fundamentalist assaults on its legitimacy and on the secular reforms of Ataturk, has little reason to welcome the news that the father of the ‘Father of the Turks’ was a crypto-Jew who passed on his anti-Muslim sentiments to his son. Mustafa Kemal’s secret is no doubt one that it would prefer to continue to be kept.
Pavlus

llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

WWW.DINDUSMANLARI.COM

Atatürk Mason muydu ? İnternet’ten Linkler…

Internet’ten rahatlıkla ulaşabileceğiniz ve Atatürk’ün Mason
olduğunu belirten yabancı menşeli web sayfaların listesini veriyorum.

http://www.durham.net/~cedar/famous.htm
Ataturk, Mustapha Kemal. Former President of Turkey 1923-1938.
Member of an Italian Lodge, Macedonia Resorta e Veritus.

http://www.oddball.fsbusiness.co.uk/100famousmasons.htm
100 famous Masons from around the world
Mustapha Kemal Ataturk
President and ‘Father’ of modern Turkey.

http://abbey.lodge.org.uk/famous-masons.htm
Mustapha Kemal Ataturk
President and ‘Father’ of modern Turkey.

http://www.esoteria.org/massoneriaregolareitalia.htm
La Massoneria regolare in Italia
Grande Oriente d’Italia-Palazzo Giustiniani
PATRIOTI-Mustafa Kemal Pasha (Ataturk)
 

http://space.tin.it/lettura/kxxbar/massoni.htm
Massoni celebri da tutto il mondo
Mustafa Kemal Pasha Ataturk Presidente della repubblica turca,
il padre della Turchia moderna

http://www.sasasa.it/massoneria/scelserodiessere.htm
Questi uomini scelsero di essere “massoni”
Kamal Mustafà Pascià detto ATATURK cioé Padre della Turchia combatté il fondamentalismo.

http://www.esonet.org/dizionario/m04.htm
Massoni patrioti:
Eleutherios Venizelos (1864-1936), capo della rivolta cretese contro i turchi, proclamatore dell’unione di Creta alla Grecia nel 1805, Mustafa Kemal Atatürk (1880-1938), generale e statista, depose il sultano Maometto V e proclamò la repubblica turca, di cui fu presidente fino alla morte.

http://www.esoteria.org/massoni1.htm
Massoni Famosi M – Z Ataturk Mustafa Kemal Pascha – padre della Turchia moderna.

http://www.esonet.org/dizionario/g07.htm
Grandi Massoni: Mustafa Kemal Atatürk (1880-1938), generale e statista, depose il sultano Maometto V e proclamò la repubblica turca, di cui fu presidente fino alla morte.

http://www41.homepage.villanova.edu/klaus.volpert/garcia.htm
Influences on Atatürk’s Concept of Turkish National Identity
Jim Garcia – History Department
 

Sabiha Gökçen tartışması…

Sabiha Gökçen hakkındaki iddia tartışılır, gerçek ortaya çıkar… Olur biter… Kökeninin şu veya bu olması da Gökçen’i ne büyültür ne de küçültür. Çünkü onun değeri Atatürk’ün özlemlerine uygun gerçek bir Türk kadını olmasındadır.
Mimar Sinan’a Bulgarlar, Büyük Atatürk’e Arnavutlar sahip çıkar.
Falih Rıfkı Atay Atatürk’ün ‘‘Son büyük Makedon’’ olduğunu yazar…
Böyle iddialar var diye hangisinin değeri gözünüzde düştü söyler misiniz?
Atatürk’ten daha Türk olan var mı?
İnsanın sorası geliyor… Başka işimiz yok mu Allahaşkına?
Oktay EKŞİ Hürriyet, 24.2.2004

 

WAS ATATURK ALSO A SECRET DESCENDANT OF SABBATI ZEVI?
Los Donmeh (turcos conversos), el secreto de Kemal y la actual dirigencia turca:
Este es un dilema que aún hoy corroe a la nación turca. Mucho se investigó acerca del posible origen judío converso de Kemal Atatürk, el partido Ittihad y la dirigencia turca de ese entonces y de la actualidad. En las ciudades de Salónica, Ismirna (ver recuadro) y Estambul había una gran comunidad denominada Donmeh, conformada por judíos conversos al Islam, seguidores del profeta Shabattai Zevi (siglo XVII). Esta es una comunidad muy cerrada que, tanto para los musulmanes como para los hebreos, es considerada “hereje”, ya que sus miembros se casan sólamente entre ellos y tienen ciertos valores morales, relativos a los abusos sexuales que realizan entre ellos, que no son bien vistos por las otras comunidades. Actualmente, varios periódicos islámicos están sacando a la luz cuestiones que, de ser confirmadas, darían un gran vuelco al tema de la participación de esta minoría religiosa en el genocidio armenio.
Los Donmeh, organizados en grupos de trabajo secretos y con el aval de la diplomacia europea, se abalanzaron sobre Estambul en 1908, derrocando al Sultán Abdul Hamid II. Según esta vertiente, Kemal Atatürk y su familia pertenecerían a este grupo. Otra fuente reciente, perteneciente a un periódico hebreo de la ciudad de Nueva York, revela que Mustafá Kemal Atatürk solía rezar en secreto el “Yema Israel” (un rezo de los seguidores de Sabattai Zevi).
Hoy en día hay dos bloques de poder que se enfrentan: el islámico y el militarista kemalista, que tiene mucho que ver con la historia del Donmeh. Tan solo habría que analizar la alianza Turco-Israelí-Estadounidense para razonar cómo siguió y sigue la historia.
Carlos Vartkés Pozian, Caracas, Venezuela

He managed to stay out of trouble long enough to be exonerated by the army leadership, and was transferred in time to Salonika, his birthplace. Here he formed another branch of his group, with only a few fellow officers. Salonika, however, was also the hotbed of activity for the much larger secret society known as the Committee of Union and Progress. This group, made up mainly of military officers, was the vanguard of the movement known as the Young Turks. Shortly after arriving in Salonika, Mustafa Kemal’s group joined and was absorbed by the Committee.

One image that stuck in the mind of Mustafa Kemal was the ritual of initiation into the larger Committee, an elaborate ceremony influenced by the Freemason society that shared many members. In this case, the new member would have his eyes blind-folded, then be led to a secret location. He would then have to stand in front of three men in hoods, and be required to swear his allegiance on the sword and the Koran. Apart from not caring much for all the pomp involved, Mustafa Kemal was particularly offended at having to take the oath using the symbols of the Islamic religion, especially after his own group had sworn on a pistol. Anyway, as a relatively insignificant member of this society, he played only a minor role in the historic events that unfolded in the revolution of July 23rd 1908.
Pavlus
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

“Türkler’in Babası Bir Yahudi Oğlu muydu?”

Yazının  “ Almanca” aslını okumak için tıklayınız


Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Alman asıllı yahudiler tarafından yayınlanan ve ABD’nin tek yahudi ama Almanca yayınlanan yayın organı olan „Aufbau“ = „İmar“ dergisinde bir yazı yayınlandı. „Aufbau“ adlı dergi 1934 yılından bu yana Almanya’dan ABD’ye göç etmiş yahudiler tarafından ABD’de yayınlanmakta, fakat Almanya’da da satılmaktadır.

Bu derginin 26 Kasım 1999 tarihli nüshasında çok dikkat çekici bir yazı yayınlandı. Yazının başlığı aynen şöyle idi: „Türkler’in Babası Bir Yahudi Oğlu muydu?“ Yazı şöyle devam etmekte: „Kemal Atatürk bir yahudi mi idi? Onun gerçekleştirmiş olduğu reformlar kendi özgeçmişiyle mi ilgiliydi? Bu sebepten dolayı mı yahudi Atatürk, Türk İslam’ının düşmanı oldu?“

Derginin Atina muhabirlerinden Heinz Gstrein’in kaleme almış olduğu yazıda bu sene de ölüm yıldönümünde Türk basınında tartışılan M. Kemal’in geçmişiyle ilgili tartışmaları özetleyen bir Yunan yahudi dergisi olan „Zachronoth“ adlı dergiden kesintiler alınmış.

Yunanistan’daki Yahudi Cemaatleri Merkez Komitesi tarafından çıkarılan „Zachronoth“ adlı dergide, M. Kemal’in doğmuş olduğu Selanik kentinin tarihten beri „Balkan’ın Kudüs’ü“ olarak adlandırıldığı bildirilerek, M. Kemal’in geçmişinin „Dönme“ denilen ve Osmanlı’da en üst düzey görevlere gelebilmek için dışa dönük müslüman olduklarını iddia eden ve 17. yüzyıldan bu yana faaliyet gösteren bir yahudi cemaatına dayandığı iddia edildi. Şabatai Zevi denilen yahudi asıllı bir „sahte mehdi“ tarafından kurulduğu „Zachronoth“ adlı dergide iddia edilen „kuruluş“un en meşhur üyesinin de 1908 yılında Osmanlı’da vezir (bakan) olan Cavid Bey olduğu bildirildi. Cavid Bey yahudi dergi tarafından, Osmanlı’nın yıkılma aşamasında siyonistlerle Filistin’de temsilcilikler kurulması yönünde masabaşına oturan ilk üst düzey yetkili olduğu, açıklandı.
 

M. Kemal’in yahudi „dönme“ olduğuna mühim kanıtın ise Osmanlı Sultanı kızlarından Kenize Murad’ın kaleme almış olduğu ve hatıralarını yazmış olduğu yazı gösterilmekte. Türkiye’de İslam’ın hükümranlığını sona erdirmede M. Kemal’in gayretinin „dönme“ geçmişiyle ilgili olduğu Kenize Murad tarafından iddia edilmiş. İşte yahudi kaynaklı bir dergi M. Kemal hakkında böyle şeyler yazmakta!

(Yahudi „Aufbau“ = „Imar“ dergisi)
lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
Hizmetkârlarının gözüyle Atatürk’ün uşağının gizli defteri
Atatürk’e 12 yıl gece gündüz hizmet etmiş olan Cemal Granda’nın anılarından.

Kenize Murad

Kenize Murad

Atatürk uysal bir insan değildi. Hatta haşin olduğu dahi söylenebilirdi. Böyle olduğu halde çok terbiyeli, çok olgun, çok merhametli, çok hoşgörülü bir insandı. Temiz kalpliydi, alçak gönüllüydü. Gösterişten uzaktı. Vazife başında laubaliliğe yer vermez, fakat özel yaşantısında sevdiklerinin nazını çekerdi.
Bir gün Çankaya’da eski köşkte Selanikli berber Mehmet ve berber Rıdvan’la antrede oturmuş konuşuyorduk. Berberlerin ikisi de Atatürk’ün hemşehrisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar, yüksekten konuşurlardı. Bu şekilde -şaka da olsa- böbürlenerek dolaşmalarına çok içerlerdim ama yine de renk vermemeye çalışırdım. O gün yine zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyorlar: ‘Biz Selanikliler olmasaydık, siz kurtulamazdınız…’ diyorlar, ben de cevap olarak: ‘Biz kendi kendimizi kurtardık. Selanikliler’e ihtiyacımız yok. Hem Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar…’ diyordum.
O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Atatürk’ü görmemiştik. Konuşmalarımıza istemeyerek kulak misafiri olmuş ki, o akşam sofrada bir Selanikli olan Nuri Conker’e damdan düşer gibi sordu: ‘Nuri Bey Selanik’ten ne çıkar?’
O anda beynimin karıncalandığını duyar gibi oldum. Demek korktuğum başıma gelmişti. Atatürk konuşmalarımızın hepsini duymuştu.
Nuri Conker Atatürk’ün nazını çektiği, kaprislerine katlandığı eski bir çocukluk arkadaşı olduğu için aklına eseni söylemekten çekinmeyen biriydi. Bu nedenle de ciddi ciddi ‘Sen çekil de biraz da biz Cumhurbaşkanılğı yapalım’ diyecek kadar ileriye gittiği zamanlarda bile Atatürk gülüp geçer, işi şakaya boğardı. Fakat bu seferkinin şakaya gelir yanı yoktu.
Nuri Conker, sanki bütün konuştuklarımızı biliyormuş da, beni korumak istercesine; ‘Bol Yahudi çıkar Paşam’ demesin mi? Bunun üzerine Atatürk yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi.

Benim için de bazı kimseler -Selanik’te doğduğumdan- Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napoleon da Korsikalı bir İtalyandı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır.’

O günkü kadar utandığımı ve Atatürk’ün karşısında küçüldüğümü on iki yıllık hizmetim süresince hatırlamıyorum. O günden sonra da Selanik kelimesini bir daha ağzıma almadım.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

MUSTAFA KEMAL ATATURK WAS A CRYPTO-JEWISH CABAL OPERATIVE & FREEMASON
Dear VNN, I believe that Tim K. is mistaken about Ataturk being a Jew. Indeed, Ataturk was reportedly very pleased with his Aryan racial heritage. He had red hair, and I believe blue eyes as well. (Although I have met Jews with these features as well, come to think of it.) Tim may be mistaking Ataturk for some of the leaders of the “Young Turks” who overthrew the last Sultan, who apparently were Jews. I am away from my library, so I cannot look up their names. I too would be most interested to see evidence that Ataturk was a Jew. It is a nasty thing to be a Jew, and I would not want anyone to be accused falsely, especially a statesman like Ataturk, who in many ways was quite admirable. T.C. Lynch
http://www.vanguardnewsnetwork.com/lettersOct-Nov03/120503letters.htm
———————————————————————————————————–
Sabbati Zevi claimed 1666 (note the 666) as the millenium he came as a messiah for the jews.He was a Kabbalah scholar Recently, new evidence has surfaced that Ataturk was not only a non-muslim doenmeh, but a secret Jewish descendant of Jewish false prophet Sabbati Zevi! The evidence comes not from tracing his geneology, but from a statement he himself made. Check out the following:
———————————————————————————————————–
The “Kemalist” Turkey is the only Middle East border country with a military alliance with Israel. They pose a threat to Syria and Iraq over long simmering border disputes. Mustafa Kemal Ataturk was a secret Jewish infiltrator ! This explains the alliance between the Ataturk-influenced military regime in Turkey and the fraudulent and criminal state of Israel! This also explains the opposition of the “kémalian” junta against the rennaisance of Islam amongst the muslim people of Turkey! About the jewish Ataturk: visit the jewish home page “Famous Jews”.
———————————————————————————————————–
Sixty-five-year-old Turkish Jewish novelist, Moris Farhi, now lives in London. He learnt about the Armenian genocide when his family was living in Ankara and they took in two penniless survivors from the death marches. Farhi remembers, “an apocryphal story that Ataturk, founder of the modern Turkish state, was a Jew, as he was born in the very Jewish city of Salonika. In 1933, Ataturk offered asylum to Jews and leftwingers persecuted by Hitler. Thousands came to Turkey.”  
By Julia Pascal – The Guardian  January 27, 2001
———————————————————————————————————–
Mustafa Kemal Ataturk was this Prophet of Turkey. Born in 1881, he was named Mustafa – as common a name in the Near East as John is in the West. He died as “Ataturk” -first and foremost in his country- as uncommon a name there as it would be anywhereelse in the world. His father, Ali Riza, was an Albanian.

Mustafa’s mother, Zubeida, was a Macedonian. She was tall, blue-eyed, flaxen-haired and strong.

Salonika, where Mustafa was born, now belongs to Greece. As all the world knows, it is an important harbor in the Aegean Sea. Then it belonged to Turkey, but not for long. Today it has no Turkish inhabitants. Its population is composed of Greeks and Jews. The latter are descendants of refugees from Spain who fled from their homes at the turn of the sixteenth century. They still speak a corrupted Spanish -Ladino. In Mustafa’s veins some Jewish blood flowed, it is persistently rumored. It cannot be proved, however. Records of births were carelessly kept, if at all, in those days.

Since Mustafa’s father was an Albanian and his mother a Macedonian, was he a Turk? The answer to this question dependson what we mean by that word. No ethnologist would hazard a positive opinion on so controversial a topic. In those days Albanians and Macedonians were subjects of the Ottoman Empire. If they were Mohammedans, as many of them were, no distinction was made between them and the genuine Turks. They lived with the Turks and were considered Turks. From a “racial” point of view, however, there seems to be serious doubt about Mustafa’s Turkish origin. But he considered himself a Turk, and that was enough for him and should be for us.

(Turkey, by Emil Lengyel, Random House-New York, 1941, pp.116-117)
———————————————————————————————————–
An American foreign service officer described a 1921 interview with Kemal as follows:

…Upstairs Mustapha Kemal stood alone, nervously dangling conversation beads of pink coral with a blue tassel. The office was bare except for a large table and lots of chairs.

“The well-trained superior waiter”, was my first thought. But even as we sat down, face to face across green baize, I changed it to, “tough customer!”  He wore a state-blue lounge suit, quite natty, with soft-collar white shirt and a black bow tie. His age was forty-one bu he looked younger, with a college boy’s slicked-back sandy hair. Chin small yet doughty, cheek-bones high, trim reddish mustache over a mouth that was but a line. His eyes lay in narrow slits, their straight brown brows close above the steel-blue pupils. Every feature showed non-Turkish blood, -Hellene, Jewish, Circassian; he was born at Salonika. The whole face was sensitive, subtle and mercuric rather than domineering. I felt his power of concentration, a ruthlessness with an instant grasp, but wondered -was he adolescent still, or man?… Below quick furtive glances, only his mouth revealed emotion-warmth if its corners upped, scorn if they dropped. I felt the least facial change to be against his will.

(The First Turkish Republic, by R.D. Robinson, 1965, pp. 26-27)
———————————————————————————————————–
Because of an Albanian father and a Macedonian mother, Turkish-Armenian-Semitic blood runs through his veins.
From: NEWS WEEK, June 26, 1937, p. 8
———————————————————————————————————–
Ataturk was born Mustapha, of mixed Turkish, Albanian, and Macedonian ancestry, and dubbed Kemal (the Perfect One) by a schoolmaster.
From: NEWS WEEK, November 21, 1938, p.20

Bülbülderesi Mezarlığı’ndan İsimler

TARİHİN ESRARENGİZ BİR SAHİFASI
AHMET ALMAZ
KÜLTÜR YAYINCILIK VE DAĞITIM

MEZAR TAŞLARI

SİTARE HARMANCI (1914-1985)
M. Tahsin TUNCELLİ (1915-1967)
Mahmut Nedim TÜYELİN (1928- 1982)
Osman Gazi OLÇER (1925-1998)
Ali Suat KARAOKÇU (1908-1995)
Osman SANCAKTAR (1913-1994)
İsmail Hakkı KAFADAR (1868-1938)
İsmail Edip TOPÇUMEN (1862-1941)

Osman BÜRSIN (1916-1987)
Mehmet Merih ŞAMLI
Şermin ÖNDOĞAN (1913-1986)

Seher HISIM (1907-1987)
Bahattın BİLGET (1914-1996)
Ratice Nesrin SAKER (1910-1989)
Atiye NARTER (1899-1990)
Osman ERGİNLER (1932-1987)

Emine Senihe TURAÇ (1901 – 1987)
Ahmet Yılmaz ATUK (1926- 1987)

Füsun ERSİN (1965-1987)
MüjganTURHAN (1915-1987)
Ali Fettan KİBAR (1905-1987)
Aliye Se1ma ÜZENLİ (1913-1988)
Fatma ZEREN (1909-1988)
Ali Suavi ERŞEN (1914-1988)
Samime HARMANCI (1909-1988)
Osman PEKİN (1920-1988)
Rabia Suzan TÜZECAN (1907-1988)
Osman Sa1ip SÜSLÜ (1920-1988)
Mehmet SARIER (1920-1988)
Recep SOY ARSLAN (1337-1988)
S. Emir DİLBER (1931-1988)
Ayla DİLBER (1936-1988)
Asil SANDALCI (1925-1988)
Gülen ÖZÖREN (1928-1988)
Osman SEZEN (1911-1990)
Murat Nihat SALMA (1925-1989)
Abdi KORAY (1924-1989)
Osman GÜNSELİ (1917-1989)
Murat KOYUNCU (1913-1990)
Emine Gül ERTETİK (1959-1991)
Rahşan HARMANCI (1911-1992)

Ali GONCA (1921-1992)
Mahmut Bedit SERPEN (1893-1990)
Necdet TALU (1928-1990)

Ömer Melih ÖZERMAN (1926- 1989)
Süleyman ERSUNAY (1918-1990)
Osman GÜNKUT (1893-1961)
Osman PERTEV (1888- 193 1)
Osman Hayri KOYUNCU (1878- 1953)
Necati Rauf SİRMAN (1898-1953)
Hayat KOYUNCU (1917-1967)
Recep GERÇEL (1907-1989)

Osman Hüsamettin AMBARCI (1888-1967)
AliYacit ERİŞ (1907-1999)
Murat Seki CANLISOY (1915-1986)
Sara CANLISOY (1915-1993)
İsmail Kazım GERÇEL (1882-1949)

Dr. Ali İLKİN (1927-2000)
Belkıs YURTBAY (1906-1967)
Ahmet TANJU (1936-1960)
Süleyman SITKI ONBAŞIOĞLU (1879-1954)
Nevin ŞAMLIOĞLU (1912-1996)
Remin AKALTUN (1929-1993 )
İsmail İPEKÇİ (1853- 1936)
Osman KAPANCI (1880-1932)
Ayşe KAPANCI (1881-1960)
Enis İPEKÇİ (1896-1936)
Hayri KOYUNCU Kızı Emine SEVİM (1917-1937)
Ferdi NİHAT (1917.:1931)
İsmail Halis KOYUNCU (1909-1992)
Fatma ANDELİP (1873-1944)
Pertev NEZİH (1883-1931)
Fevzi ŞAMLI Zevcesi Aliye NEVBER (1892-1934)

ŞAMLIOĞLU AİLESİ
Nevber ŞAMLIOĞLU (1892-1934)
Nec1a ŞAMLIOĞLU (1917-1999)
Fevzi ŞAMLIOĞLU (1887-1976)
Ümit ŞAMLIOĞLU (1924-1995)
M. Süha ŞAMLIOĞLU (1910-1989)
Ayşe Server SUNTEKİN (1900-1967)
Osman Coşkun KAYMAK (1933-1967)

Ali Macit KARAKAŞ (1876-1936)
Adalet Rabia TOKAY (1906- 1991)
Besime Rabia ÇUBUKÇU (1885-1937)

Sefa YENEN (1906-1936)
Bekir Nejat ADAR (1917-1988)
Mustafa INCE (1857-1936)
Süleyman MISIRLI (1916-1992)
Diş Hekimi Mehmet Nazmi ÜSTÜNGÖR (1883-1936)
Süleyman Sıtkı DİLBER (1819-1937)

Ayşe BAŞER (1912-1945)
İsmail Macit MISIRLI (1925-2000)
Osman Nazif DİLBER ( 1912-1968)

Şabame SUSMUŞ (1906-1990)
Halil Samim ERDAL (1916-1986)
Aliye AKYOL (1877-1947)
Afife TANGÜNER (1871-1940)
Rabia ATUK (1906-1976)

Ayşe ÖNDER (1927-1996)
Celal ATAMEN (1892-1948)
Sedat GÜRSEL (1910-1998)
Emme İsmet AKÇİL (1893-1939)
Enver VERAL (1893-1939)
Selanikte Medfun
Eminoğlu Kahveci Osman Ağa Mahdumu
Kahveci Mehmet GÖRÜNGEÇ (1879-1940)
Fehim Recep KUNAL (1939 – ?)
Safiye Üftade KUNAL (8.11.1963)
Abdi Raif İPEKÇİ Kızı Rabia AFET (1899-1988)
Dr. Ahmet Tevfik ÖZTAŞ (1870-1938}

Selanikte Metfun Emin Oğlu Süleyman Efendinin Eşi Ayşe EMİNOĞLU (1868-1938)
Kızı Munire ŞAHİNALP (1894-1964)
İ. Cazip ŞAHİNALP (1922-1997)
Mustafa Feyyaz ÖZERMAN (1918-1981)
Turgay TOLU (1962- 1981)
Ayşa Meliha TOLU (1873)
Mehmet ERESEN (1908-1991)
Müzeyyen Şefik ESRİGÜN (1913- 1937)
Osman ERBÜTÜN (1909-1998)

SUNTEKİN AİLESİ
Munire SUNTEKİN (1901-1940)
Firuz SUNTEKİN (1897-1951)
Mustafa Azmi SUNTEKİN (1924-1996)

SANDALCI AİLESİ
Rabia Eda SANDALCI (1867-1936)
Halil Vehbi ALFAN (189’9-1981)

BARAN AİLESİ
Dr. Ali RİFAT BARAN (1883- 1938)
Verdinaz BARAN (1890-1972)
Lema BARAN (1923- 1980)
Hatice Nüket BARAN (1912- 1965)
Fatoş (BARAN) KARASALAN (1943-1992)
Bülent BARAN (1909-1966)

Adile İPEKÇİ (1874-1936)
Abdurrahman Ecan ATATÜR (1934-1953)
Abdurrahman GÖKSEL (1912-1987)
Nevsal ATATÜR (1930-1936)
Muzaffer ATATÜR (1897-1940)
Osman AKBAY (1886-1956)
Ali Nacil Demir GÜZEKİN (1925-1998)
Şamlı Mustatafa Mahdumu
Süleyman ŞAMLI (1890-1974)

ARISEL AiLESi
Mustafa Zeki ARISEL (1910-1980)
Atıfe ARISEL (194?-1989)
Gönül DUHANİ (1925-1952)
Ayşe İÇÖZÜ (1904- 1999)
Osman GÖKSU (1888-1977)

ACAR AİLESİ
Atiye Zeki ACAR (1889-1941)
Abdurrahman Zeki ACAR (1885-1954)
Zeki Acar Kızı Harika BALCI (1909-1981)

Binbaşı Tahir Oğlu Hakim Yüzbaşı
Kazım YALMAN (1909-1942)
Torunu Kazım YALMAN (1968-1998)
İşletmeci Seher EDİŞ (1904-1971 )
Jale DİLBER (1913-1987)
Kabadayızade Abdurrahman AKOY (1902-1985)
Emine AKOY (1903-1985)
F.Ezel KOYUNCU (1910-1980)
Osman KOYUNCU (1906-1977)
S.Asil KOYUNCU (1946-1990)
Abdurrahman Ağa Oğlu
Yusuf Ziya YALTI (1886-1965)
Fatma Naciye YALTl (1886-1965)
Saliha Nermin ULUKUT (1925-?)
Süleyman Nehip ULUKUT (1914-1979)
Fatma Adil ULUKUT (1948-1994)
Atiye NİLLİ ( 1898-1972)
Emine Lebib MISIRLI (1897 -1967)
Ahmet Melih KOYUNCU (1911-1980)
R.Selma BİROL (1906-1993)
Burhan BİROL ( 1896-1968)
İbrahim Metin KOYUNCU (1946-1998)
Ayşe ÖZANT (1900-1971)
Rubeyde ÖZANT (1917 -1997)
Fatma ÖZMEN ( 1908-1990)
Fatma Cevher DİLBER (1904-1999)
İbrahim Şevket DİLBER (1900-1968)
Mehmet Sıtkı DİLBER (1904-1968)
Fatma Suzan BİREN (1910-1979)
Mehmet Sadullah ÜLGER ( 1915-1969)
Osman.Ziya ESİN (1910-1981)
Emine Neşe AYAZ (1925-1998)
M.Nevit AYAZ (1922-1969)
Hüseyin SOMER (1921-1970)
Emel SOMER (1923-1990)
Osman Naim AKBAY(1920-1980)
Ayşe EZEL (1928-1980)
Osman Faruk AYFER (1910-1970)
Hanife AYFER (1912-2O01)

ÖZALTAN AİLELERİ
Dr. Osman SONANT (1914-2972)
Mehmet SONANT (1885-1939)
F.Şadiye SONANT (1894-1968)
E.Emine SONANT (1923-1995)
A.Sena ÖZALTAN (1913-1994)
M. Cevdet OZALTAN (1910-1997)

Dr. Ziya SOMER (1914-1972)
Hale SOMER (1921-1991)

İsmail KÖSEM (1898-1973)
Ayşe KÖSEM (I906-1983)

TONER AİLESİ
Mehmet TONER (1913-1976)
İsmail TONER (1947-1998)
Abdurrahman TONER (1911-1983)

Ahmet SOMER (1955-1975)
Rabia ÖZVER (1894-1978)
Mehmet Ekmel ÖZVER (1921-1985)
Rabia Seyyide ULUTAŞ (1900-1976)
F. Nevzer İPEKÇİ (1915-1978)
Aliye Meftune PAKİN (1894-1976)
Hüseyin Cavit ÖRER (1926-1978)
Rabia Nayran ÖRER (1927-1999) .
Ferruze ETAN (1901-1977)
Selanik Eşrafından Merhum
Berber Osman Ve Merhume Havva Kızı
Merhum Şefkati AKKANAT Eşi
Ayşe Raşide AKKANAT ( 1896-1977)
Emine Nil Arısal TANGA (1957 -1997)
Mehmet Kemal GÖKER (1908-1986)
Şerife Vecihe GÖKER (1914-1978)
Mustafa Fıtrı TUNCER (1907-1978)

ERGİNLER AİLESİ
Nermin ERGİN (1904-1977)
Mehmet Lütfi ERGİN (1910-1980)
Osman ÖZCENGİZ (1897-1979)
Süleyman KÖSEM (1907-1978)
Ayşe Mesude GERÇEL (1889-1979)
Hacı Bekirzade İ. Muvaffak TANGI (1906-1979)
Eşi Nadide TANGI ( 1920-1985)
Mehmet Şinasi ULUTAŞ (l893-1979)
A.Safa ULUTAŞ (1924-1989)

Nesri TÜREDİ (1936-1979)
Munire EVİN (1899-1979)
Jale GÖNÇ (1917-1995)
Mustafa Naib Efendioğlu
A. Muhittin KAYMAK (1899- 1979)
Nevzer KAYMAK (1908-1984)
Adnan İPEKÇİ (1910-1979)
Osman ARCAN (1914-1979)
Hatice Nebahat BARAN (13.7.1979)
Ahmet ÇANKAYA (1912-1978)
O. Fahri Göksel Kızı Mehmet Koyuncu Eşi
RaBia Feşan KOYUNCU (1916-1979)
İbrahim ÇELİKKOL (1901-1979)
Zuhal ÇELİKKOL (1904-1990)
Rabia Ipek BAŞKURT (1952- 1979)
Mehmet Rakım ULUSKAN (1899-1981)
Ayşe Sema ULUSKAN (1911-1979)
A.Erol ERBİBER (1930- ? )
G.Ezel ERBİBER (1933-1979)
Kapalı Çarşı Esnafından
Süleymanoğlu Sami ETKİN (1892-1979)
Afife TUNCER (1915-1993)
Aliye BAŞER (1913-1978)
Osman ŞAMLI (Ö. 1978)
Mustafa Çelebi Ahfadından Koyuncu
Ahmet Oğlu Mehmet KOYUNCU (1909-1978)
İbrahim BAŞOL (1917-1978)
Şeref SARIER (1906-1978)
Osman ANTMEN (1900-1978)
Nihal ÖZTAŞ (1909-1978)
Samime ARISAL (1909-1978)
Abdurrahman ÜNEL (1907-1978)
Aliye ÜNEL (1905-1996)
Leman ATAY (1917-1978)
Betül ÖZVER (1942-1998)

Beraberliğimiz bir hazdı
Ellerim bomboş kaldı
Tüm sevgilerim sana azdı
Üzülmek bana kaldı
Lale gittin dünyam karardı.
İsmail Seha ÜNLÜSOY (1900-11978)
R. Şayegan ÜNLÜSOY (1904-1981)
Osman Senai KİREŞÇİ (1894-1978)

Rasim M. GÜNER (1889-1978)
Tarık GÜNER (1922-1998)
Müyesser KUNAL (1318-1978)
Şehir Tiyatroları Çocuk Bölümü Yazar ve
Rejişörü Ferihi EGEMEN (1916-1978)
Osman Nezihi EGEMEN (İ9l3-1987)
Dr.Medih EGEMEN

Emine Mahire KALYONCU (1894-1978)
İbrahim ÖNDER (1909-I979)
Süleyman Macit MISIRLI (1917-1979)
Rabia Reyan DİLBER (1915-1979)
Güzen İŞMEN (1917-1995)
Behlül İŞMEN (1909-1999)

Abdurrahman Abdi ERESEN (1911-4976)

Afife ERŞEN (1896-1976)
Ata Kızı Şehnaz MÖREKLİ (1910-1976)
Utku GÖRGÜL (1935-1985)
Ahmet Necati ULUTAŞ (1898-1978)
Raşide Aliye ULUTAŞ (1902-1976)
Merak Mehmet Efendi Mahdumu Hidayet Eşi
Süleyman TÜYEL (1908-1976)
Abdurrahman Feyyaz YALTI
Şafak BAŞOL (1953-1998)
İbrahim BİRDER (1912-1976)
Yalçın BÜYÜKDOĞANAY (1947-1976)
Ömer DAYIZADE
Osman PAKELLİN (1910-1970)
Maşuka HOŞGELEN (1905-1977)
Atiye EGEMEN (1890-1976)

Neysan MISIRLI (1912-1977)
Nimet GÜNER (1899-1976)
Mehmet ŞUHUBİ (1893-1977)
Ayşe Feriha GÖKŞEN (1901-1976)
Ayşe Saadet İYİBİLEK ( 1893-1977)
Hacı Bekir Zade Osman TANGI (1912-1978)
Eminoğlu Şevket Kızı
Safıye İrfan ÖZBEL (1909-1977)
İbrahim Haydar EVREN (?) (1902-1976)
Nimet ERKORKUT (1323-1977)
Süleyman İYİBİLEK (1898-1977)
Osman UÇMAN (1918-1976)
Osman BİLGÖR (1892-1976)
FATMA VEDİDE ATATÜR (?) (1905-1977)
Ekrem ADAR (Ö.1977)
Feyza KERMEN (1905-1977)
Envare ŞAMLI (Ö.1977)
Süleyman Vasfi SEZEN (1891-1977)
İbrahim Hikmet TUNCELLİ (1884-1956)
Raziye TUNCELLİ (1885-1977)
Süleyman Numan TUNCELLİ (1917-1991)
Madelet Saliha ÖZERMAN (1917-1977)
Semih Mestçi Eşi Asuman MESTÇİ (1936-1977)
Semih MESTÇİ (1929-1993 )
İbrahim Amca Kızı Havva Cavide ÖĞE (1907 -1977)
Fatma Şeref ERLER (1890-1977)
Osman ÇELİKOL (1890-1977)
Samim ÇELİKOL (1907- 1’985)
Rana ÖNDER (19O3-1977)
Fatma Macide SELEM (1916-1977)
Rabia Mukadder ULUSOY (R.F.)
Nazlı Osmanoğlu
Burhan ATAKOL (1900-1977)

Hasreti Süleyman Efendi Kızı
Nermin ATAKOL (1908-1987)
Osman BILGET (?) (1892-1977)
Nazmiye BİLGET (?) (1901-1996)
Recep_Sait TOPARLAK (1913-1977)
Osman Mustafa YALTI (1911-1977)
Mehmet Kuşcu YALTI (1925-1977)
Neşe Tanır ÖZER (1923-1996)
Vadt HAMARAT (1906-1980)
Didar HAMARAT (1887-1962)
NedimHAMARAT (1884-1945)
Mahmut Ayhan DÜNDAR (1929-1977)
Mustafa Ziyat EVRENK (1912-1977)
Mehmet Cevdet iPEKÇi (1906-1985)
Mustafa ÇELİKER (1902-1978)
Saime ÇELİKER (1908-1999)
Aliye Recep HAMARAT (1863-1953)
Mehmet ETAN (1915-1977)
Saffet ZEKAVET (1907-1979)
Abdurrahman Pertev ERŞAN (1898-1978)
Dr. İbrahim ZATl (1886-1945)
Zerrin UĞUREL (1907 -1987)

Ahmet Çelebi Ahfadından
Şakir Abdurrahman Ağanın Oğlu
Ahmet Şakir UĞUREL (1869-1946)
Emine UĞUREL (1881-1952)
Emine Mehpare İDEMEN (1893-1978)
Osman İDEMEN (1920-1994)
Atiye Ferihe ÖZER (1901-1979)
Rabiye Peyman UĞUREL (1911-1993)
Mehmet UĞUREL (1912-1998)
Refia ÖĞET (1886-1947)
İsmail Feza ÖĞET (1907-1997)
Ahmet Çelebi Ahfadından Mahdumu
Halil Necati ÖĞÜT (1893-1979)
Osman Tur un Eşi Ela TUR (1917-1989)
Nafıa BALCI (1879-1948)
Nejad KENT (1898-196 1)
Hilkat KENT (1901-1974)
Osman KUNAL (1902-1983)
Ayşe Cazibe KUNAL (1904-1965)
Kadinoğlu osman Efendi
Bekir Sami BALCI (1903- 1967)
Mehmet Balcı Kızı Sabire KADIOĞLU (1875-1959)
Bekir KADIOĞLU (19Ô5-l964)

Hatice Şehber BAYTAR (1882-1975)
İsmail KUNAL (1906-1973)
Abdurrrahman Vahid BAYDAR (1899-1975)
Coşkun KUNAL (1926-1982)

Ahmed Çelebi Ahfadından Sarı Süfeyman Efendi
Mahdumu Abdurrahman SADİ (1306- 1949)
Dayızade Mustafa AĞAOĞLU
Osman Ehat BİLKUR (1882-1949)

Almanya’da Kalan Artist
Vedat KARAOKÇU (1884-1966)

Hüsnü CEZZAR (1876-1928)
Leyla CEZZAR (1878-1953)
Abdurrahman Lütfi EĞİNLER (1875-1949)
İsmail Kazım BİRDER Eşi Fatma Zehra (1879-1951)
Çakırzade Abdurrahman Ziya TOKER
Duhani Ahmet BESİM (1881-1950)
Yüksek Mühendis İbrahim Cudi Kızı
Safiye Handa YALTl (1930-1951)
Abdi Nazım Kızı Ali Baykal Eşi
Ayşe Perihan BAYKAL (1912-1950)
Bekir KÖSEM (1922-1951)
Adnan SONER (1907-1984)
Mustafa Sadık SONER (1876-1950)
Halil Çelebi Ahfadından Minür AKER
Haremi Dilber zade Ali Kızı
Havva DİLRUBA (1890-1951)
Prof.Ezc.Ömer Şevket ÖNCEL (1880-1950)
Hafız Mustafa Zeki GÖZDE (Ö.1446)
Ayşe Melek KOR (1897-1980)
Mısırlı Mustafa Tevfik Eşi Osman Kamil Kızı
Atiye BİRBEN ( 1853-1952)
Bekir Edip KALYONCU (1301-1950)
Onbaşı Osman Ehat BİLKUR Eşi
Seyyare BİLKUR (1894-1951)
Lordzade Osman ÖZMEN (1908-1951)
Osman ERGAY (1892-1951)
Safıye ERGAY (1894- 1968)
Abdurrahman Oğlu İhsan ERKUN (1893-1986)

Belkıs ERKUN (1896-1986)
Hikmet Mısırlı Oğlu
Süleyman Hikmet UŞEN (1917-1951)
Aliye Sacıde ÖGET (1908- 1982 )
Kadıoğlu Hadi ÖGET (1895-1982)
Süleyman Çelebi Ahfadından Sucu
İsmail Oğlu Bekir GÖKSU (1880-1951)
İzmirde işgalci düşmana ilk kurşunu atan
Hürriyet kahramanı mukaddes şehit
Gazeteci Osman NEVRES (Hasan TAHSİN)
Osman Senai Ogan (1900-1957)
Zeynep Senehat Ogan (1916-1933)
Dr.Ziya Osman (1866-1933)

Zair
Bu kabrin derinliklerine nazarını nufuz ettirebilirsen
orada hastaların halaskarı, fakirlerin babası
herkesin bildiği Selanik’li Doktor Ziya’yı görürsün.
O öldü ve onun ölümüne kızları
İkbal, Şadiye, Nezahet ile beraber bütün
iyiliklerini gören ve kendini sevenler ağlıyor.
(Tevellüt Tarihi: 1866 Vefat Tarihi :16.4.1933)

İsmail Halil (1878-1914)
Halil İsmail İrişik (1909-1936)
Zair
Hayatın birçok elem ve acıları ile yoğrulmuş olan
bu vücut 27 yaşının nevbaharında hiç beklenmeden üfül etti. İhtiyar dedesini kimsesiz, anasını zavallı,
genç eşini yad ellerde yalnız ve perişan bıraktı.
Bu büyük kalpli, fukara babası gencin kabri
önünde eğil ve ondan fatihanı esirgeme.
Tevellüdü : 26. 3. 1909 Vefatı :1. 3. 1959

Ey Mevt !
Aldın elimden ah hida feridimi,
bilsen onunla yerde neler gitti iğtirap
Hayretteyim fakat bu senin kanlı zevkine,
ancak olursa böyle olur hüsnü intihap
İsyan eder bu zevkine sabrım tahammülüm
Benden niçin hidayeti kıskandın ey ölüm
Talihsiz Zevcesi
Tevellüdü: 1886 Vefatı :1. 3. 1933
Sabiha Telci (1886-1. 2. 1969)
Osman Fıtrı (1873-14. 10. 1932)
Vuslet Fıtrı (1880-29.10.1936)
R. Mazlume Yanık (1873-23.31961)
Sabite Ahmet Fehim
Kırk sekiz yıl inledi. Bir gün gülmedi.
Kırk sekiz yıllık hayatında baharı görmedi
D. 1886 Ö. 1934
Merhum keresteci İsmail Sami Oğlu
Osman Akışık’ın Ruhuna Fatiha
D: 1905 Ö :1946
Yusuf Kapancı’nın Torunu Kereste Tüccarı
İbrahim Sonal Ruhuna Fatiha
D. Selanik 1900 Ö. İstanbul 31. 10. 1980
Atiyye Zeki
Bu taşlar sağlıksız bir gencin
Zavallı bir annenin
Bütün yaslarını, acılarını
Koynunda saklıyor.
Burada Selanik’li Zeki Şükrü’nün
Yaşama ortağı Atiyye yatmaktadır.
Taşını okuyanlardan onun için
Tanrı’ya yakarmalarını diler. D. 1886 – Ö. 1932

Ali Nihat (1872-1984)
Raziye Öğütmen (1868-16.3. 1940)
Dr. Osman Öğütmen (1895-20. 3. 1940)
Selanik’li Doktor Rıfat İnsel (1859-1953)
Melike Rıfat İnsel (1869-1935)
Cezmi İnsel (1885-1949)
İsmet Tendar Hanımefendi
(D.Selanik 1293 Ö. İstanbul 1963)
Fikriğ Ailesi Mehmet Fikriğ (1875-1935)
Nüzhet Fikriğ (1877 – 1 958)
Nevsal Atatür (?) (1930-1936)
Muzaffer Atatür (?) (1897-1967)
Leyla Barda (1875-1967)
Süleyman Barda (1915-2000)
Binbaşı Tahir Oğlu Hakim Yüzbaşı
Kazım Yalman (1909-1942)
İşletmeci Seher Ediş (1904- 1971)
Kabadayızade Abdurrahman Akoy (1902-1985)
Emine Akoy (1903-1985)
Abdurrahman Oğlu Yusuf Ziya Yatlı (1883-1968)
Kabadayı Osman Kızı Yusuf Ziya Eşi
Fatma Nadye Yatlı (1886-1965)
Atiye Nilli (1898-1972)
Emine Lebib Mısırlı (1897-1967)

R. Selma Birol (1906-1993)
Burhan Birol (1896-1993)

BİTEK AİLESİ
Abdurrahman BİTEK (1284-16.4.1938)
Rukiye Bitek (1877-14.8.1962)
Rukiye Halil MALTA (1875-13.2.1944)

Muhlis Ethem ERTEM
Zair
Bu mütevazi mezar önünde bir lahza dur.
Bu beyaz mezarın gizlediği kara topraklarda
Muhlis Ethem Ertem meftundur.
Hatırşinaslığıyla daima dudaklarında dolaşan tebessümüyle Muhlis’i tanıyıp ta
sevmemek kabil değildi.
O gülen dudaklar, bu gün kurudu
Daima şefkat ve merhametle
daraban eden kalp durdu.
Muhlis Ethem Ertem için Tanrı’dan mağfiret dile
(1867-9.5.1937)

Abdüs İsmail KORMAN (1872-1951)
Halil KORMAN (1877-15.11.1981)
Abdüs İsmail’in Eşi Safinaz KORMAN (1877-18.2.1938)
Ezzacı Asaf Validesi Mensure AGDUHAN (1867-1937)

İsmet Osman TEVFİK (1873-1935)
Osman Tevfik KAHYA (1866-1.9.1951)

Derviş Alizade Şevki Efendi Eşi
Fatma EREN (1871-1936)
Ruhuna Fatiha
Ey Gezmen! Bu taşların altında
Hakkı Nazmi’nin Eşi Emine yatıyor.
O dermanı bilinmeyen yaman bir derdin
Panfiküz hastalığının kurbanı olarak
Genç yaşında bu kara topraklara gömüldü.
Daha bir çok yıllar yaşamaya, yavrularının
Bahtiyarlığını görmeye hakkı varken göçen
Bu mutsuz talihsiz anaya Tanrı’dan rahmet dile
(1890-20 Mayıs 1935)

Yorgancı Hasan Efendi Haremi
Ayşe SEZGİN (1884-25.10.1941)
Emine Mustafa TÜREL (1851-1945)

Sevgili Babamız Cemal GÜLER (1928-1984)
Ruhuna Fatiha
Burada Santurzade Mustafa Haremi
Dudu Meryem Hanım Metfundur.
Ruhuna Fatiha
(1887-19.11.1935)

Burada Veli Kızı Hasibe KANDEL Yatıyor
Ruhuna Fatiha (1893-12.1.1948)

Zair
Burada Abdüs Efendi Kızı
Ve Zeybek Mehmet Efendi Zevcesi
Selanik’li Emine Hanım Metfundur
Allah Rahmet Eylesin
(Tevellüdü: 1260 Vefatı: 3 Temmuz 1931)

Akışını Baki Sanma Ömrün
Durur Bir Gün Ummadığın Zamanda
Aramızda Bir Varlıktı Daha Dün
Bu Mezarda Şimdi Sessiz Yatan da
Tattı Bir Gün Ebediyet Tadını
Terk Eyledi Vücudunu Toprağa
Fakat Alıp Götüremedi Adını
Kaydet Onu Sararmış Bir Yaprağa
Kitapçı Mehmet Rıza Efendi
Ruhuna Fatiha
Hafıze SEYNUR (0.1872 -Ö.26.2.1955)
Süheyla AKSOY (D. 18. 1. 1926-Ö.7.7. 1998
Kaymak İsmail Oğlu Hasan DARMAN
Ruhuna Fatiha (D.1873-Ö.11.2.1938)
Zair
Ben Selanikli Mehmet Latif Haremi Fatıma’yım
Babam Ulemadandı Bilgisini
Kocam Zengindi Varlığını
Hep Burada Bırakıp Göçtüler
Bir Tanecik Oğlum Avni’yi
Genç Yaşında Buraya Gömdüm
Ömür Varlık Hepsi Biter
Hepsinin Sonu Bu Topraktır
Bitmeyen Ancak Yapılan İyiliklerdir.

Ey Zair
İbret Bin Bu MeZar Pür Sükün İçinde Yatan
Selanikli Vehbi Efendi Hayatın Bütün Acılarına
Gözünü Yumdu Bir Gün Öldü Buraya Gömüldü
Ruhuna Bir Fatiha İthaf Etmeden Geçme
(Tevellüdü: 1865-Vefatı: 12 Haziran 1930)
Dr. Ethem BAKAR (1877-1945)
Makbule BAKAR (1882-1965)
Zeki Tarı Kızı Mefharet TARI (1906-1932)
İbrahim Zeki TARI (1880-1952)
Fatma Hatice TARI (1881-31.1.1960)
Mustafa TARI (1912-1959)
Ziya TARI (1910-1968)
Raziye SOMMAN (1872-1929)
Yusuf Kapancı Kızı Fatma SONAL (1873-12.4.1939)
İsmail Kızı Fatma Aliye DERMAN (1879-30.7.1940)
Tütün Eksperi
Abdurrahman Mustafa AKTEL (1886-1940)
İsmail GEMİC İ (1932-1991)
Bedriye GEMİCİ (1932-1991)
Şaban Melih BÜYÜKTANKAYA (1938-1997)
Ömer DİKMENOĞLU (1327-1983)
Elmas DİKMENOĞLU (1327-1990)
M. Seyit AKOBA (1909-1987)
Murat ERENLER (1909-1960)
İbrahim BASMACI (1863-1949)
Prof. Dr. Hasan BÜYÜKÖNDER (1949-1993)
Kemal ALBÖRÜ (1928-1984)
Nezahat AKBÖRÜ (1928-1981)
Rana TAMTÜRK (1910-1984)
Dr. Sema SOMAY (1922- 1983)
Dr. Ali ÜRÜN (1924-11.2.2000)
Mehmet ÜRÜN (1893-1983)
J. Kd. Albay İbrahim EKEMEN (1922-2001 )
Ayten TUNCER (1924-5.12.1983)
Süleyman TUNCER (1916-1996)
Abdurrahman BAŞOL (1920-7.10.1983)
Timur ÖZBABACAN (1944-1983)
Abdurrahman TANGI (1330-1983)
Cenk KAPTANOĞLU (1965-1983)
Mehmet ÖZERMAN (1902-1983)
Mehmet KUBİLA Y (1908-1984)
Aliye Cahide İNCE (1897-1984)
Safıye SAĞ (1917-1992)
Kenan DEĞERLİ (1909-1983)
Nediye KAYMAK (1907 -1986)
Baha SOYSAL (1905-1990)
Halide KARUL (1911-2000)
Ahmet Hulki KARUL (1901-1982)
Osman Melik ATAM (1911-1982)
Ferih ES İN (1913-1983)
Aliye SÜTMEN (1890-1982)
Mehmet Meriç TAN (1312-1982)
Dr. İsmail SUSMUŞOĞLU (1901-1983)
Atiye BABACAN (1908-1996)
Rabiye TÜFEKMEN (1897-1981)
Halil İNCE (1922-1983)
Nebil İNCE (1924-1995)
Aliye PAKELLİ (1929-1983)
Süleyman Şevket DİLBER (1911-1985)
Abdurrahman GÖKER (1909-1982)
Cudi Ziya Mahdumu Mehmet PAKOY (1916-1981)
Emine Nazan ERBÜTÜN (1932-1997)
İsmail Aytok ANTMEN (1935-1981)

BERKER AİLESİ
Rabia Nedret BERKER (1924-1982)
İsmail Adnan AYFER (1908-1985)
Mustafa TAMEROĞLU (1893-1983)
Osman Tayfun KUNAL (1929-1984)
İkbal DOLUNAY (1909-1982)
Osman KÖSEOĞULLARI (1899-1985)
Halil İrfan EMSEL (1913-1981)
Meşkure GÖKSU (1912-1982)
Mehmet GÖKSU (1909-1983)
E.Albay Osman EDİS (1918-1984)
İsmail Hakkı ERLER (1907-1982)
Recep KOYUNCU (1913-1983)
Fatma Beyhan ERLER (1920-1984)
İbrahim AKMAN (1914-1984)
E. Yarbay Mustafa ÇAKIR (1914-1981)
Aliye GENCER (1905-1981)
Saniye ÜSTÜNGÖR (1891-1981)
Muammer ÖZMEN (1903-1981)
Abdi Çeliş DENEL (1903-1984)
Fatma MISIRLI (1913-1984)
Osman BAŞARAN (1916-1984)
İbrahim ERŞEN (1903-1983)
Bahattin ÇİFTÇiOĞLU (1885-1981)
Mehmet KOR (1919-1983)
Rasin DiLBER (1924-1984)
Nihal BiRCED (1912-1996)
Halil Vehbi ERALP (1907-1994)
Murat iNCE (1906-199&)
Meliha MlSlRLl (1891-1983)
Y. Ayhan ERLER (1946-1988)
Mustafa Şefkati GERÇEL (1880-1974)
Ali Salim ERPUL (1883-1960)
Ali Eşber GÖKŞİNGİL (1926-1961)
Mehmet AVCl (1916-1978)
Işık Kolejinden Mehmet ATAM (1918-1998)
Sevil ÖZDAL (1945-1963)
Mehmet Emin ŞAMLI (1888-1940)
Makbule BİRDER (1884-1974)
Süleyman Cevdet İPEKÇi (1883-1954)
Ömer KAPTANOĞLU (1900-1982)
Osman NEYYİR ( 1880-1955)
İbrahim Necmi BAŞARAN (1891-1989)
Kapıcı İbrahim Mahdumu Rahmi GÖZEN ( 1890-1959)
Süleyman Çelebi Ahfadından Kaynak İsmailağa oğlu Diş Dr. Ali Galip CANLISOY (1882- 1959)
Fikret GÖZEN (1921-1956)
Abdurrahman Şamlıoğlu Münir ŞAMLI (1896-1956)
Abdurrahman Mübin BAŞARANER (1920-1991)
Osman Ziver EFENDİ (1865-1933)
Muallim Şemsi EFENDİ Atatürk’ün Hocası
Sefiye Lütfi EMİL (1874-1056)
Osman Tevfik YAZGAN (1879-1959)
Firdevs KİBAR (1886- 1971 )
Osman ORTAÇ (1879-1966)
Yargıtay Onursal Üyesi
Rabia Mukadder SOYSAL (1912-1989)
Ayşe ERKUN (1923-1982)
Dr. Abdurrahman SOYARSLAN (1917-1982)
Havva Sibel BÜKE (1938-1944)
İbrahim Vİcdani BÜKE (1896-1967)
Çelebi İsmail Ağa Ahfadından
Mısırlı İbrahim Paşa Mahdumu
Abdurrahman Hikmet Efendi (17 Zilkade 1339/1337)
Süreyya SIRMAN (1908-1975)
Mustafa Ekrem OLCAY (1878-1939)
Abdurrahman Tevfik KALYONCU (1847-1915)
Felek Ali BENGİSU (1857-1922)
Osman BARDA (1875-1920)

Aşiyan Mezarlığı’ndaki Bazı Ünlüler

Bu isimleri Aşiyan Mezarlığı’na bakarak
ve ayrıca M. Orhan Bayrak’ın kitabından
yararlanarak çıkardım. (Gokyuzu)

Ahmet Vefik Paşa : 197. Sadrazam, Dahiliye Nazırı,
Elçi, Ayan üyesi, Maarif Nazırı, Evkaf Nazırı,
İlk Meclisi Mebusan Reisi , Vali, Tarihçi, Yazar
Bugün Bursa’da ismini taşıyan tiyato var.

Dr. Tevfik Rüştü Aras : Dışişleri Bakanı (1925-1938) http://www.mason.org’dan tarihçeye tıklanırsa, bütün üyelerinin Sabetaycı olduğu Selamet Locası içinde olduğu görülecektir. Fatin Rüştü Zorlu’nun
kayınpederi, Latife Hanım’ın akrabası.

Ömer Fahrettin Türkkan : Korgeneral, I. Dünya Savaşı’nda Kork. Komutanı, Medine Müdafaii, Büyükelçi; General Selim Türkkan ile
General Orhan Türkkan’ın babasıdır.
Prof. Dr Reha Oğuz Türkkan’ın amcası

Hasan Hüsnü Çakır : Ticaret Bakanı (1938-1941),
Milli Savunma Bakanı (1948-19509, Milltevekili

Fahri Engin : Amiral, Donanma Komutanı,
Ulaştırma Bakanı (1941-1943)

Akif Eyidoğan : Başbakan Yardımcısı, Milltevekili, Senatör, Vali; Demirel’in adamlarından.

Orhan Veli ve ağabeyi Adnan Veli: Babaları Veli Kanıkoğlu Flarmoni Orkestrası Şefidir. Orhan Veli, Oktay Rifat’la Garib’i çıkarırken, finansmanını M. A. Birand’ın dayısı Mahmut Dikerdem sağlamış.
Adnan Veli, İtalyan casusu olduğu için
(suçüstü yapılmıştır) cezaevinde yatmıştır.

Ahmet Rasim Paşa : Vezir, Bahriye Nazırı
(1879-1891) Vali, İstanbul Şehremini

Manastırlı Salin Faik : Mutasarrıf, Divan Şairi

Cem Cemil : Karikatürist Cem deniyor. Güzel
Sanatlar Okulu Müdürü, Dr. Kemal Paşa’nın oğlu

Fenni Mehmet Dede : Mevlevi şair,
Sadrazam Ayas Paşa’nın torunu.

Mustafa Saffeti Ziya : Maliye Nazırı, Yazar, Protokol
Genel Müdürü, Musa Saffeti Paşa’nın torunu.

Yahya Kemal : Gerçek ismi Mehmet Agah’dır.

M. Nezih Demirkent
A. Hamdi Tanpınar : Yazar
Münir Nurettin Selçuk
Mehmet Ali Aybar
Mina Urgan
Orgeneral Fahrettin Altay

Tahsin Demiray : Milletvekili, yazar, Türkiye Yayınevi
kurucusu, Türkiye Köylü ve Adalet Partisi kurucusu.

Selçuk Başar (Müzisyen)

Prof. Dr. Kadri Raşit Anday, Melih Cevdet’in babası, Eczacı Mehmet Raşit Paşa’nın oğlu

Mustafa Saffeti Ziya
Şevket Dağ, Ressam

Nigar Hanım, Şaire, aslen Macar Yahudisi olan
Macar Osman Paşa’nın kızı. Nigar Hanım’ın
annesi de bu mezarlıkta gömülmüş.

Macar Osman Paşa

İhsan Raif, Şaire, Köse Raif Paşa’nın kızı,
Şehabettin Süleyman’ın eşi

Mustafa Nuri, Suphi Nuri İleri’nin babası

Bedia Muvahhit
Zeki Faik İzer
Hikmet Münir Ebcioğlu
Şukufe Nihal Başar, Limancı Hamdi
(Ahmet Hamdi Başar) nin eşi

Ruşen Eşref Ünaydın, Reşat Nuri Güntekin’in
teyzesinin oğlu. Reşat Nuri de
Reha Oğuz Türkkan’ın eniştesi.

Özer Derbil (12 Mart’ın bakanlarından)
Ulvi Uraz
Hilmi Ziya Ülken

Said Gelenbevi
(Aybar’ın annesi Aliye, ünlü matematikçi Gelenbevi
İsmail Efendi’nin torunu Lebibe Hanım’ın kızıymış.
Aybar’ın annesinin dayısı Sait Gelenbevioğlu
Darülfunun Fen Fak. Dekanı ve Ahmet Muhtar Paşa,
Demat Ferit ve Ali Rıza Paşa hükümetlerinde bakan)

Bugünkü (15.4.2002) Hürriyet’te İpragaz’ın Kerim Akman için verdiği “Vefat ve Başsağlığı” ilanı var. İlandan, müteveffa Kerim Akman’ın İpragaz’ın Hukuk Müşaviri olduğunu öğreniyoruz. İpragaz ve sahibinden Koç Ailesi ve bağlarında bahsetmiştik, bir iki yeni bilgiyle yineleyelim.
Rahmi Bey, Çiğdem Meserretçioğlu’yla evleniyor. Bu evlilikten Mustafa, Ömer ve Ali Koç doğuyor. Çiğdem Meseretçioğlı yine İzmir’in eski çok zengin ailelerinden sanayici ve armatör Avni Meserretçioğlu ile eşi Suat Hanım’ın kızı. Çiğdem Hanım, Rahmi Koç’tan sonra Erol Simavi’nin oğlu Günaydın’ın da sahibi Haldun Simavi’yle evlendi. Suat Hanım ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu’nun kızkardeşi. Armatör Sadıkoğulları’nın kızlarından Varlık Hanım, Alp Yalman’la, Berna Hanım bir diğer Bilderbergli Feyyaz Tokar’la, Rabia Hanım ise Boğaziçi Lisesi Yıllıkları’nın sponsoru (ve çocukları da oradan mezun zaten) Çapamarka’nın oğlu Vecdi Çapa’yla, Esin Hanım ise Milliyet Gazetesi yazarlarından Yılmaz Çetiner’le evlenmiş. Ömer Çavuşoğlu’nun eski eşi de Çapa’larla evlilik yapmış. Bu hanımın kızı da Çarmıklılar ile evli.

Meserretçioğlu çiftinin Çiğdem Hanım’ın dışındaki diğer iki çocuğundan biri olan Güldem Hanım da, İpragaz’ın sahibi Yücel Kurttepeli’yle evlenmiş.

GÖKYÜZÜ llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

Kalkavan Ailesi ve Bağlar

“Rize Eşrafından merhum Binbaşı kalkavan ve merhume Hüsniye Kalkavan’ın kızları, Vuslat Sadıkoğlu’nun sevgili kız kardeşi, Berna, Esin Rabia, merhume Varlık, Celal Kahraman’ım biricik teyzeleri, KALKAVAN, SADIKOĞLU, MESERRETÇİOĞLU Ailelerinin TARZAN teyzeleri, Yeniköy’ün göz bebeği….

MUAZZEZ KALKAVAN’ı kaybettik.

Merhumenin cenazesi 4.4.2002 Perşembe günü (buün) Yeniköy Yeni Camii’den öğle namazına müteakiben Zincirlikuyu Aile Mezarlığı’nda toprağa verilecektir.
AİLESİ

Çelenek gönderilmemesi, arzu edenlerin T.E.V’na bağışta bulunmaları rica olunur.
**********
(4.4. 2002, Hürriyet)

Muazzez Kalkavan’ın yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dilerim.

Bu ilandan Kalkavan’ların da Meserretçioğlu ve Sadıkoğlu Aileleri ile akraba olduğunu öğreniyoruz. Muazzez Hanım’ın, Mehmet Emin Yalman’ın yeğeni GS eski Başkanı Alp Yalman’ın mütevevfa eşi Varlık Hanım da teyzsei oluyormuş. Fethullah Gülen’in adamlarından İhsan Kalkavan’ın da Fethullahçılığını böylece anlıyoruz. Koç Ailesi’nden bahsederken şöyle demiştik :

” Gelelim ikinci çocuğa yani Rahmi Koç’a Rahmi Bey, Çiğdem Meserretçioğlu’yla evleniyor. Bu evlilikten Mustafa, Ömer ve Ali Koç doğuyor. Mustafa Koç, İzmir’in ünlü zenginlerinden, İzmir Yün Mensucat’ın da sahibi olan Giraud’ların kızı Caroline ile evleniyor.

Çiğdem Meseretçioğlı yine İzmir’in eski çok zengin ailelerinden sanayici ve armatör Avni Meserretçioğlu ile eşi Suat Hanım’ın kızı. Çiğdem Hanım, Rahmi Koç’tan sonra Erol Simavi’nin oğlu Günaydın’ın da sahibi Haldun Simavi’yle evlendi. Suat Hanım ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu’nun kızkardeşi. Armatör Sadıkoğulları’nın kızlarından Varlık Hanım, Alp Yalman’la, Berna Hanım bir diğer Bilderbergli Feyyaz Tokar’la, Rabia Hanım ise Boğaiçi Lisesi Yıllıkları’nın sponsoru (ve çocukları da oradan mezun zaten) Çapamarka’nın oğlu Vecdi Çapa’yla, Esin Hanım ise Milliyet Gazetesi yazarlarından Yılmaz Çetiner’le evlenmiş.

Meserretçioğlu çiftinin Çiğdem Hanım’ın dışındaki diğer iki çocuğundan biri olan Güldem Hanım da, İpragaz’ın sahibi Yücel Kurttepeli’yle evlenmiş.”

************************************************************************************ DOSTLARA DUYURU
Yitirdigim efsane insanlarım sevgili eczacılar İzzet ve Samime ÖZ’ün kızları, canım kardeşim Gamze Öz Kıraner‘in sevgili kardeşi, yine zamansız yitirdigimiz Ali Dilaverler’in sevgili baldızı, Altınok Dilaverler’in cok sevgili teyzesi, Mine ve Lale’nin sevgili ablaları, genc yaşında yitirdigimiz en kücügümüz, yeri doldurulamaz Mete Öz’ün ablası, sevgili yegenim Ahmet Engin’in biricik sevgili annesi, 32 yıllık dostum, arkadasım, kardesim gezegenimizin ve Türkiyemizin eşsiz mimarlarından
Yüksek Mimar
ŞULE ÖZ ENGİN İ
7 Mart 2002 günü saat 08.00 de yitirdigimizi soyledi doktorlar.
ŞULE yitirmek olasi degil seni,kavusmak üzere
AVUKAT
Natali Uluhan Walker
====================================================================================

ACI KAYBIMIZ
Merhum Sadrazam Mustafa Reşit Paşa Hafidi Merhum Sedat ve Merhume Leman Urul un oğulları Jale Roof un Kardeşi Cem Gökçen in Dayısı Merhum Ahmet Salih Korur ve Nezihe Korur un damadı Merhum Binhan Korur Aynur ve Sinan Korur un enişteleri Enver Caroline ve Nihat Urul un Aylin Güney Özbay ın sevgili babaları Emre Berk Alara ve Ali nin sevgili dedeleri Bengü Urul un kıymetli eşi
Eski Emlak Bankası Genel Müdürü ve
Bayındırlık Bakanlığı Hava Meydanları Genel Koordinatörü
Özel Kemerköy Okulları Kurucu Temsilcisi Yüksek İnşaat Mühendisi

MEHMET VEDAT URUL
Sevdiklerine derin acılar içinde bırakarak 06 Mart 2002 günü hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Cenazesi 08 Mart 2002 Cuma günü öğle namazını takiben Bebek Camii nden alınarak Zincirlikuyu Mezarlığındaki Aile kabristanına defnedilecektir.
AİLESİ
Hürriyet 7 Mart

Yazan Savaş Dost

lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll O da gitti

Osman ve Belkıs İpekçi’nin kızı, Rikkat ve İhsan İpekçi, Şehnaz ve Mehmet Balcı, Fatma ve Mehmet Cezzar, Azra ve Kenan İnal, Afet Baler, Adnan İpekçi’nin yeğeni, Alev ve Ulvi Ersoy, Elçin ve İsmail Cem, Nükte ve Uğur Canal, Mine ve Engin Cezzar, İbrahim Çamlı ve Ergun Balcı, Servet ve Mehmet İpekçi, Bilkay, Ferdi, Emel ve Emin Veral, Güner ve Süheyl Fansa, Ahmet ve Sumru İnal’ın kardeş çocuğu, Öz ve Tanaçan ailelerinin dünürü, Saniye ve Erdal Öz ile Zeynep ve Tekin Tanaçan’ın annesi, Ela, Ömer, Can ve Zeynep’in anneannesi,

İNCİ İPEKÇİ

Çarşamba günü aramızdan ayrıldı. Kendisini, 2 Mart 2002 Cumartesi günü, öğle namazından sonra Teşvikiye Camii’nden Zincirlikuyu mezarlığına uğurlayacağız. Toprağına yıldız yağsın.

(Cumhuriyet, 01.03.2002)
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Bu ilandan öğreniyoruz ki, daha önce yazmadığımız Ergun Balcı ile İsmail Cem kardeş çocuklarıymış. Cumhuriyet’in uzun yıllar dış politika yazarlığını yürüten eski Maocu Ergun Balcı da cematten ve daha önce vurguladığımız basındaki bütün dış politika yazarlarının Sabetaycılardan olduğu gerçeğine bir isim daha ekleniyor. Sadece Dışişleri Bakanları, diplomatlar değil bu konuda yazan gazeteciler de cemaatten ve böylece “çatlak” bir ses çıkmıyor. Haklı ve gariban Filistinliler’in ne ünlü film yönetmenleri, ne lobileri, ne adamları ne madamları var ve paylarına düşen sadece ölmek.
ABD’den ithal Maoculuğun ilk isimlerinin kolejli olduğu gerçeğinin yanı sıra Maoculuğun gerisindeki SSCB düşmanlığı ile dolayısıyla İsrail yandaşlığı arasındaki Sabetaycı bağı da görüyoruz.
Erdal Öz’ün de İpekçi Ailesi’nin damadı olduğunu öğreniyoruz, Orhan Pamuk’u ilk basan ve şöhrete kavuşturan Can Yayınları sahibi Erdal Öz bizim için yeni bir isim. Endogamik bir evlilik mi, değil mi henüz bir bilgi sahibi değiliz; dolayısıyla Erdal Öz için bir ihtiyat payı bırakmak gerekiyor.

Tiyatrocu Engin Cezzar’ın babası Feyziye Mektepleri Vakfı’nın ilk kurucularından; Engin Cezzar, Robert Kolej ve ABD Actors Studio ‘da okumuş. Hayatı boyunca yalnızca Cumhuriyet’te çizmiş olan Ali Ulvi’yi daha önce yazmıştık : Ali Ulvi Selanikli ve İsmail Cem’in ablasıyla evli.

Kuşkusuz çok taze bir ölüm ve yakınları da üzüntü içinde; kendilerini incitmeyi asla istemem ve yakınlarına, sevenlerine başsağlığı dilerim.

Gökyüzü lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

X İlişkiler kitabından bir ölüm ilanını verirsek daha iyi anlaşılacaktır.

” Merhum Prof. Dr. Hasan Tahsin Ayni ve merhume Nimet Hanımefendi’nin kızları, merhume Nevin Tektaş ve merhume Berin Öker’in kardeşleri, Merhum Besim Tektaş, Nimet Kerimzade, Yıldız Gölönü ve Mine Koyuncuoğlu’nun teyzeleri, merhum Gündüz Garan, Cemile Garan, İnci Sayman, Ömer Garan’ın yengeleri, Süheyla Altundağ’ın ablası, Saliha Söymez’in dünürü, Mutlu, Neyzi, Oralbi, ve Tarcan ailelerinin kuzini, E. Büyükelçi ve Elinor Garan’ın kayınvalidesi, Nur Söylemez ve Porf. Dr. Hasan Garan’ın sevgili anneleri, Belmin, Timur, Reşat ve Nesrin’in büyükanneleri ve merhum Prof. Dr. Reşat Garan’ın çok sevgili eşi Emine Nesrin Gayan’ı kaybettik”

Şimdi yukarıdaki ölüm ilanından bir isim seçelim : Cemile Garan

1- Cemile Garan, M. Ali Birand’ın eşi Cemre Garan’ın annesidir.
2- Cemile Garan, Milliyet’in kurucusu ve sahibi Ali Naci Karacan’ın, gazeteyi devrettği oğlu Ercüment Karacan’ın eski eşidir.

GÖKYÜZÜ
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>

1955 YILINDAKİ BİR LOCA YAYININDAN
DR. İBRAHİM KEMAL TELCİ (1894-1952)
HÜRRİYET LOCASI
Dr. İbrahim Kemal Telci Kardeşimiz İdadi tahsilini Selanik Terakki mektebinde görmüş, oradan diplomasını aldıktan sonra Balkan Harbinden evvel İstanbul Tıp Fakültesine dahil olmuştur. 1334 senesinde DÜNYA Harbi esnasında Tıp Fakültesinden neşet etmiş, ilk olarak Gülhane Hastanesine tayin olunmuştur. Harbin hitama ermesi ile Etfal hastanesine Asistan olarak kabul edilmiş, oradan Taksimdeki Fransız hastanesine asistan olarak girmiş ve 32 seneden beri bilafasıla o hastanede çalışmış, ve bütün meslektaşlarının sevgi ve takdirlerine mazhar olmuş, aynı zamanda Terkos Su Şirketinde10 seneden beri çalışmakta bulunmuştur. Bundan başka çok hasta olan Dr Osman Mithat Kardeşimizin Şişli Terakki Lisesindeki vazifelerine 3 sene bilafasıla, vekaleten ifa etmiştir. Dr İbrahim Kemal Kardeşimiz çok faziletli, fedakar bir kardeşimizdi. Fakirlere, yoksullara daima bakar, kamil bir insandı. Ağlayalım, ağlayalım.
Dr İsmail Kenan SUNAL

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

VEFAT (HÜRRİYET 12 .10.2002)
Merhum Pakize ve Cemal ÖNEY’in kızları, merhum Erol ÖNEY’in kardeşi, Vildan SÜTMEN ve Şükran HATİPOĞLU’nun kardeşleri, Bumin, Murat, Salim ve Ayşe’nin teyzeleri, Rahşan ve Hakan’ın halaları, Ord.Prof.Sulhi ve Merih DÖNMEZER’in gelinleri, Sevim TESAL’ın yeğeni, Av. Zuhal ve Orhan ÇAKIROĞLU’nun yengeleri, Tülay ÖNEY’in görümcesi, Av. Ülkü Fatma DÖNMEZER’in biricik annesi, Cemal DÖNMEZER’in çok sevgili eşi
SEMRA DÖNMEZER
Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenaze namazı 12 Ekim Cumartesi günü Gayrettepe Nimet abla Camii’nde kılınacak Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilecektir. Mevla Rahmet eyleye
AİLESİ

***********************************************************************************

VEFAT (HÜRRİYET GAZETESİ 8.10.2002)
MERHUM SEDAT AZİZ ERİM VE MERHUME AYŞE SIDIKA ERİM’İN KIZLARI, MERHUM GAZANFER ERİM, LEYLA-ARİF BİLGİN, GÖNÜL-ZEKİ KONUR’UN KARDEŞLERİ, ZEYNEP-HÜSEYİN YARSUVAT, NİLGÜN-NECATİ GÜLER, NAZLI-SİNAN TARA VE GÜLDEN-GALİP BİLGİN’İN TEYZELERİ, ÇİĞDEM ÖZKURDUM’UN KAYINVALİDESİ, ALP VE AYŞE CAN’IN BABAANNESİ, ATIF TUNCALI’NIN EŞİ, AHMET TUNCALI’NIN ANNESİ
EMİNE NACİYE NİHAL TUNCALI
7 EKİM 2002 TARİHİNDE VEFAT ETMİŞTİR. CENAZESİ 8 EKİM 2002 SALI GÜNÜ TEŞVİKİYE CAMİİ’NDE KILINACAK İKİNDİ NAMAZINDAN SONRA, ZİNCİRLİKUYU MEZARLIĞINDA TOPRAĞA VERİLECEKTİR.
AİLESİ

———————————————————————————————————–

HÜRRİYET 30 EYLÜL 2002
ACI KAYBIMIZ
FATSA EŞRAFINDAN MERHUM MAHMUT YALMAN, MERHUME FATMA YALMAN’IN OĞLU, MERHUM NACİ SAYIN VE FERİDE SAYIN’IN DAMADI, NERCİS VE TOMRİS’İN SEVGİLİ AĞABEYİ, KEMAL AKSOY’UN ENİŞTESİ, NİLÜFER-ERCAN TAFULCAN, DİDEM-HAKAN AKSOY VE YALMAN’IN DAYISI, MÜREN-MARAL ÖZTEKİN, MERHUM UYGUR-NÜKHET AKSOY VE GÜLİN-ŞÜKRÜ YALMAN’IN AMCASI, KAYA, TÜLAY OCAK, MEHMET-SAİME, MUHARREM-SELMA, GÖKMEN-NESRİN SAYIN VE MERHUM AKÇIN KOÇ’UN ENİŞTESİ, NEŞE-VECİHİ TOPALOĞLU’NUN ÇOK SEVGİLİ VE DEĞERLİ DÜNÜRÜ, NAZLI VE NİL’İN BİR TANECİK TONTON DEDESİ, AYÇA VE MEHMET TOPALOĞLU’NUN CANI BABASI, RABİA YALMAN’IN 38 YILLIK BİRİCİK HAYAT ARKADAŞI, DEĞERLİ İNSAN
NEJAT YALMAN
29 EYLÜL 2002 TARİHİNDE VEFAT ETMİŞTİR. ONU SON YOLCULUĞUNA 30 EYLÜL PAZARTESİ GÖZTEPE TÜTÜNCÜ MEHMET EFENDİ CAMİİ’NDE KILINACAK İKİNDİ NAMAZINIDAN SONRA ZİNCİRLİKUYU MEZARLIĞI’NDA UĞURLUYACAĞIZ. ACIMIZ BÜYÜKTÜR. SENİ UNUTMAYACAĞIZ. NUR İÇİNDE YAT
AİLESİ

***********************************************************************************

HÜRRİYET 1.10.2002
YANYA EŞRAFINDAN MERHUM DERBENDZADE ARİF EFENDİ VE MERHUME SAADET HANIM’IN EVLATLARI, DERBEND, EKİM, ULUBİLGİN, ÖZENSEL, BİGAT, SOYSAL, ATAMERİÇ AİLELERİNİN YAKIN AKRABALARI, MACİT DERBENT’İN DEĞERLİ KARDEŞİ, ÖZKAN DERBEND’İN DEĞERLİ KAYINBİRADERİ, ESMA ZEYNEP VE MEHMET ARİF’İN ÇOK SEVGİLİ BABALARI, MERHUME HATİCE DERBENT’İN ÇOK SEVGİLİ EŞİ, AVUKAT
SACİD DERBENT
EBEDİYETE İNTİKAL ETMİŞTİR. CENAZESİ 1 EKİM 2002 SALI GÜNÜ PENDİK ÇARŞI CAMİİNDE KILINACAK ÖĞLE NAMAZINI SONRASI PENDİK AİLE MEZARLIĞINDA TOPRAĞA VERİLECEKTİR. NURLAR İÇİNDE YAT
DERBENT AİLESİ

++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

VEFAT (HÜRRİYET 1.10.2002)
SEVGİLİ YEĞENİMİZ, DEĞERLİ KUZENİMİZ İYİ VE ZARİF İNSAN, EMNİYET ESKİ GENEL MÜDÜR VEKİLİ
ERSİN YILMAZ’I
KAYBETTİK. ZARİF İNSAN, RUHU ŞADOLSUN
AMCASI VE YENGESİ:
KAYA-BAKİYE
KUZENLERİ:
DR. OYA-DANYAL HERGÜNSEL, MİNE-METE YILMAZ, HAMİDE
YEĞENLERİ
ÖMER BATU-ALİ BERKE-EGE

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

30 EYLÜL 2002 HÜRRİYET GAZETESİ
NİYAZİ VE MÜŞERREF YILMAZ’IN BİRİCİK OĞULLARI, KEMAL VE ADALET GÖRGÜLÜ’NÜN SEVGİLİ DAMADI, ERDAL, GÜRDAL, GÜLAY VE NİLÜFER’İN AĞABEYLERİ, NİLGÜN VE EREN MARAL’IN, TANJU VE OYA GÖRGÜLÜ’NÜN BİRİCİK ENİŞTELERİ, ASLIHAN VE CAN’IN HİÇ UNUTMAYACAKLARI BABALARI, NURAY YILMAZ’IN SEVGİLİ EŞİ, ESKİ EMNİYET GENEL MÜDÜRÜ VEKİLİ
ERSİN YILMAZ
29 EYLÜL 2002 PAZAR GÜNÜ VEFAT ETMİŞTİR. CENAZESİ 1 EKİM 2002 SALI GÜNÜ KOCATEPE CAMİİNDE KILINCAK ÖĞLE NAMAZINI MÜTEAKİP DEFNEDİLECEKTİR.
AİLESİ ADINA
KEMAL GÖRGÜLÜ

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Merhum Tevfik Hadi Baysal ve merhume Atiye Baysal’in ogullari, merhum Haci Adil Arda ve merhume Atiye Arda’nin damatlari, Hadiye Saatcioglu, merhum Yavuz Baysal’in kardesleri, merhum Dogan Baysal’in agabeyi, Arda, Sadak ve Mardin ailelerinin enisteleri, merhume Neyire Baysal’in esi, Timur Bork, Prof, Ayse Can Baysal, Aysim Arkon ve Hatice Korpek’in amcalari, Mimarlar Odasi eski baskanlarindan, Yuksek Mimar
Haluk Baysal
21 Eylul 2002 gunu vefat etmistir. Cenazesi Ankara asri mezarligi’ndaki aile kabristaninda topraga verilecektir.

++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++

VEFAT (HÜRRİYET GAZETESİ 7 EYLÜL 2002)
MERHUM ALİ HAYDAR VE RAFİA ÜNSAL’IN OĞULLARI, MERHUM AHMET VE MERHUME ZELİHA SESİGÜZEL’İN DAMATLARI, MERHUM ÖMER, KEMAL VE MERHUME HAMİDE ÜNSAL, HALİME BÖLEN VE SUZAN ÜNSAL’IN KARDEŞLERİ, FULİN VE HALİL BÖLEN’İN DAYILARI, FİRDEVS VE TÜLİN AKSAKAL İLE BELMA SESİGÜZEL’İN ENİŞTELERİ, UĞUR’UN SEVGİLİ BABASI, NURDAN’IN PEK DEĞERLİ EŞİ
UMUR ÜNSAL
SONSUZ D O Ğ U Y A GÖÇMÜŞTÜR. CENAZESİ 7 EYLÜL 2002 CUMARTESİ GÜNÜ TEŞVİKİYE CAMİİ’NDE KILINACAK ÖĞLE NAMAZINDAN SONRA ZİNCİRLİKUYU ASRİ MEZARLIĞI’NDA TOPRAĞA VERİLECEKTİR
IŞIKLAR İÇİNDE YATSIN
NOT: ÇELENK GÖNDERMEK YERİNE T.E.V’E BAĞIŞTA BULUNULMASI RİCA OLUNUR.

(EFES VE ANADOLU GRUBU’NUN VEFAT VE BAŞSAĞLIĞI İLANLARINDAN EFES KULÜB ASBAŞKANI,YÖNETİM KURULU ÜYESİ VE YÖNETİCİLİK YAPTIĞINI ÖĞRENİYORUZ.)

ÖLÜM (HÜRRİYET 7 EYLÜL 2002)
SEVGİLİ VE SAYGIDEĞER KARDEŞİMİZ
UMUR ÜNSAL
TÜM SEVENLERİNİ GERİDE BIRAKARAK S O N S U Z D O Ğ U Y A GÖÇ ETMİŞTİR. IŞIKLAR İÇİNDE YATSIN
IRMAK K A R D E Ş L E R İ
……………………………………………………………………………………………………………………………………

Mavera-Gökyüzü
“Naziki ve Nasuhi Hazretleri’nin torunu, Siyavuş Paşa evlatlarından Fehime hanım’ın ve Duyunu umumiye Mektupçusu merhum Esseyit Mehmet Esat (Nazikizadeler) Bey’in oğulları, merhum Nasuhi Baydar’ın ve Fahrunisa Yunt’un kardeşleri, Melek Nurelgin’in ağabeyi, Vedat Baydar, Semih Ulutürk’ün dayısı, Engin Baydar, Ahmet Baydar, Ergin Baydar’ın babaları Nurunisa Baydar’ın kıymetli eşi, Fenerbahçeli ilk milli futbolculardan gazeteci
Alaaddin Baydar….
Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilecektir.”
(Hürriyet 14 Temmuz 1990, Aktaran Mahmut Çetin, X İlişkiler)
Nail Keçili’nin dedesi Nasuhi Baydar ama soyadı Baydar değil, Baydar göbek adı ve gerçek soyadları Nazikioğlu. Alpay’ın da soyadı Nazikioğlu ama o da kullanmıyor.Yani şarkıcı Alpay’la aynı aileden geliyorlar. İlandaki Engin Baydar -o da soyadını kullanmıyor- Türk Basın Birliği Başkanı idi. Alpay’ın bağlarını Yurdatapan, Arpaç, Gerede, Yüzatlı, Namık Kemal vs vs vermiştik.

……………………………………………………………………………………………………………………………………

VEFAT (HÜRRİYET 29-1-2003
Kandıra Eşrafından Merhum Hurşit Güneş ile merhume Tasvire Güneş’in oğulları, merhume Macide ve merhum Raif Erim’in damatları, eski başbakan merhum Nihat Erim ve Kamile Erim, Melek ve Vedat Erim, Mukadder ve merhum Abdullah Köseoğlu’nun enişteleri, Işık Erim, Işıl Önalp, Ateş Erim, Nil Bölgen, Lale Aytaman ve Sait Köseoğlu’nun enişteleri, merhume Suat ve merhum Reşat Güneş’in kardeşleri, Dışişleri eski Bakanı merhum Turan Güneş ve Nermin-Güneş’in ağabeyleri, merhum Sadettin-Ayser Turgut, Oya-Tevfik Güneş, Turgay Güneş, Sencer-Ayşe Ayata ile Esra-Hurşit Güneş’in amcaları, Süheyla-Cem Erdem, Meltem Emre Bilgin ile Esra-Sinan Bilgin’in dedeleri, ipek, Ece, Serra, Emir ile Selim’İn büyükdedeleri, Şerifnaz ve ilter Bilgin, Naci Erdem ile Tülin Güneş’in sevgili babaları, Merhume Saide Güneş’in eşi, Galatasaray Lisesi 1934 mezunu, inş. Yük.Müh. Güneş
28 Ocak 2003 Salı günü Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 29 Ocak Çarşamba (bugün) öğle namazını müteakip Levent Camii’nden kaldırılarak Zincirlikuyu Mezarlığındaki aile kabristanına defnedilecektir.
AiLESi

^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^

VEFAT (CUMHURİYET 28-1-2003)
Merhume Mahire Nimet Geylangil ve merhum Mustafa Kemal Geylangil’in kızları;merhum Ali Süreyya Geylangil ve merhum Muhsin Geylangil’in kardeşleri; Selva Orkuş ve Oya Tolga Akdenizli’nin halalan, Sebla Ziylan, Sim Tolga ve Deniz Orkuş Abadi’nin neneleri; Geylangil, Atakurt, Çelebi, Anabolu, Selahiye, Sirmen, Arolat, Bereket, Altınanıt, Soydan, Uraz, Eren ailelerinin kuzenleri;
HATiCE NEZAHAT GEYLANGiL
27 Ocak 2003′te Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 28 Ocak 2003′te (bugün) Teşvikiye Camii’nden öğle namazını müteakip Zincirlikuyu Kabristanı’na defnedilecektir.
AiLESi

———————————————————————————————————–

VEFAT İLANI
Nevres İren ve Yunanistan Parlamentosu eski Türk ekalliyet mensuplarından Kemalettin İren’in oğulları, Şermin Kayın ve Nejat İren’in kardeşleri, Dr. Saada Emin Kaatçıların eniştesi, Sibel Terzioğlu İren’in kayınpederi, Enis İren’in dedesi, Emin İren’in babası, Gülfem İren’in eşi;
1938 Mülkiye Mektebi Mali Şube, 1946 Lozan Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 1948 Cenevre Üniversitesi İktisat Fakültesi Doktora Bölümü Mezunu;
Maliye Bakanlığı eski mensubu, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademesi eski Öğretim Üyesi, Ticaret Bakanlığı eski Müsteşarı, Ticaret eski Bakanı
Cihat İren
19 Kasım 2001 tarihinde vefat etmiş ve vasiyeti gereği aynı gün İstanbul Feriköy aile kabristanina defnedilmiştir

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Ali Ulvi’ye son görev
Geçirdiği rahatsızlık sonucu vefat eden Cumhuriyet Gazetesi karikatüristlerinden
Ali Ulvi Ersoy, dün törenle toprağa verildi.
Ersoy için ilk tören, 1950 yılından beri çalıştığı Cumhuriyet gazetesinin bahçesinde yapıldı. Törene katılan Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Ecevit, Ersoy’un, en acı olayları bile çok ince bir mizah duygusu içinde dile getirme özelliği olduğunu vurguladi. Daha sonra Ersoy’un cenazesi, omuzlarda taşınarak, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne getirildi. TGC Başkanı Nail Güreli, burada yaptığı konuşmada, ‘‘Onun halktan yana sanatını, zekasını, yeteneğini, üretkenliğini hiçbir zaman unutmayacağız’’ dedi.
Törenlere, Ersoy’un eşi Alev Ersoy, oğulları Azmi ve Tarık Ersoy, ablasının eşini son yolculuğunda uğurlamaya gelen Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve eşi Elçin Cem, Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan, Rahşan Ecevit, Erdal İnönü, Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, Türkiye Gazeteciler Sendikası Baskani Ziya Sonay, Cumhuriyet Gazetesi yöneticileri, gazeteciler, karikatürcüler ve sevenleri katıldılar. Ali Ulvi Ersoy’un cenazesi, daha sonra Teşvikiye Camii’ne getirildi. Burada düzenlenen törende milletvekilleri Ercan Karakaş, Cavit Kavak, eski Kültür Bakanlığı müşteşarı Emre Kongar, ressam Bedri Baykam, sanatçılar Müjdat Gezen, Şükran Güngör, Müşfik Kenter, Ferhan Şensoy, Haldun Dormen, gazeteciler Ertuğrul Özkök, Doğan Hızlan, Haluk Şahin, Aydın Boysan, Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, Tekin Aral eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen, yönetmen Tunç Başaran, eski İstanbul Barosu Başkanı Turgut Kazan ve çok sayıda gazete çalışanı ile yakınları hazır bulundu. Ersoy daha sonra Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Altan Öymen’in bacanağı
Merhum Yusuf Hikmet Tülbentçi ve merhume Hatice Tülbentçi’nin oğulları, merhum Tarık Asal ve merhume Hikmet Asal’ın damatları, M. Ünsal Tülbentçi ve merhume Nursal Kataş’ın ağabeyleri, Suna Tülbentçi’nin kayınbiraderi, Gülen Bayramgil, Nurten Musulluoğlu, Erdoğan Caymaz, merhume Gönül Çetinkaya, merhum Tuncay İyigüngör, Ayla Sönmezışık, Leyla Tuğcu, Aytaç Manço, Ersin Manço’nun kuzenleri, Erol Kataş’ın eniştesi, Ece-Firuz Gürçay, Esra-Burak Demirci’nin amcaları, Tolga Kataş, Okşan Pardo’nun dayıları, merhume Dr. Yüksel Erk, Aysel Öymen ve Güner Asal’ın enişteleri, Dr. Kemal Erk ve Altan Öymen’in bacanakları, Kaan, Burak, Hande ve Mete Tülbentçi, Ali Murat-Ani ve Nazlı Gülbaran’ın sevgili babaları, Prof. Dr. Sema Tülbentçi’nin sevgili eşi
İTÜ KİMYA METALURJİ FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ, MAKİNE YÜKSEK MÜHENDİSİ
PROF. DR. KUTSAL TÜLBENTÇİ’yi
kaybettik. Acımız sonsuzdur. Cenazesi Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Kilyos Mezarlığı’nda toprağa verilecektir.

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

ACI KAYBIMIZ (HÜRRİYET 9-4-2003)
KAVALA LI MERHUM TEVFİK BEY İLE RAHİME HANIMIN KIZI, MERHUM ZİHNİ GÜÇEL İLE MERHUME MEHLİKA CAN’IN ABLASI, YILDIZ SAİT MOLU, GÜNDÜ-KARTAL TİBET, MERHUME FİLİZ SENCER’İN SEVGİLİ ANNESİ, CEYHAN-SEYHUN SALTUK, CİVAN CANOVA, AMY -KANAT TİBET VE KUMRU TİBET’İN SEVGİLİ ANNEANNESİ, EMİR VE OZAN SALTUK, RUBY, ROSY VE MİNA TİBET’İN BÜYÜKANNESİ
YARGITAY BAŞKANLARINDAN MERHUM NECMETTİN ZAHİR SENCER’İN EŞİ
NATIKA SENCER
07-4-2003 GÜNÜ HAKK’IN RAHMETİNE KAVUŞMUŞTUR.
CENAZESİ 9-4-2003 GÜNÜ ÖĞLE NAMAZINDAN SONRA BEBEK CAMİİ’DEN KALDIRILARAK ZİNCİRLİKUYU MEZARLIĞINA DEFNEDİLECEKTİR.
AİLESİ

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

Vefat (Hürriyet 14-4-2003)
Merhum F. Güner Ongun ve Suna Ongun’un Canevlatları, Merhum Adnan Tulun ve Hülya Yükler‘in eniştesi, Gamze Ongun’un sevgili ağabeyi, Ömer, Emir ve Derya’yı her an sıcacık bir baba, dost ve eş sevgisiyle sarmış olan
EREN ONGUN ’u
Ani bir rahatsızlık sonucu kaybetmiş bulunuyoruz.
Aziz naaşı 14 Nisan 2003 Pazartesi günü Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakiben Feriköy Aile Mezarlığına defnedilecektir.
AİLESİ
……………………………………………………………………………………………………………………………………
ACI KAYBIMIZ
Çok sevgili kardeşimiz
EREN ONGUN
Ebedi Maşrık ’a intikal etmiştir. Acımız sonsuzdur. Dileriz evrenin ulu mimarı başka acılar göstermesin
GÜVEN KARDEŞLERİ
…………………………………………………………………………………………………………………………………..
Bir diğer ilandan merhumun Kodak (Near East) Inc. İst Türkiye Şubesi Tüketici Ürünler satış müdürü olduğunu öğreniyoruz.

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

ÇOK ACI KAYBIMIZ
RİZE-ÇAYELİ EŞRAFINDAN MERHUM HAFIZ MUHARREM VE MERHUME EMİNE KEÇELİ’NİN OĞLU, MERHUM RIZA ÜLKER VE FATMA ÜLKER’İN DAMADI MERHUM HAFIZ MEHMET, AHMET, ŞEVKİ KEÇELİ’NİN KARDEŞLERİ ,ORHAN KEÇELİ’NİN AĞABEYİ, YAŞAR, FİKRİ, EMİNE, MUHARREM, ZEKİ, MELEK, DİLEK, BURHAN, TURAN, ENGİN, NEDİM, NİHAT, HİKMET, NECDET, OSMAN, ŞEREF, SEDAT, SUAT, AHMET KEÇELİ’NİN AMCALARI, ERCAN, MUSTAFA, HUSEYİN, VAHDET, BAHRİYE, GÜNER, GÖRSEV, EMİNE VE ERKAN ÜLKER’İN ENİŞTELERİ, HİKMET ENGİN, GÜLNAZ, VE BUKET KEÇELİ’NİN KAYINPEDERİ, BEHÇET, FİKRET, MUSTAFA, KUBİLAY, CENGİZ, VE SELİM KEÇELİ’NİN ÇOK SEVGİLİ DEDELERİ, FATMA ENGİN, METİN VE ÇETİN KEÇELİ’NİN ÇOK SEVGİLİ BABALARI, HACI ATİFET KEÇELİ’NİN ÇOK KIYMETLİ EŞİ, İSTANBUL İL GENEL MECLİSİ ESKİ ÜYESİ, İSTANBUL EKMEK SANAYİ İŞVERENLER SENDİKASI ESKİ BAŞKANI, İSTANBUL TİCARET ODASI MECLİS ÜYESİ, AİLEMİZİN BÜYÜĞÜ,
İSMAİL HAKKI KEÇELİ
HAKK’IN RAHMETİNE KAVUŞMUŞTUR.CENAZESİ 9 ARALIK 2002 PAZARTESİ GÜNÜ ŞİŞLİ CAMİİ’NDE KILINACAK ÖĞLE NAMAZINI MÜTEAKİP ZİNCİRLİKUYU AİLE MEZARLIĞINA DEFNEDİLECEKTİR
AİLESİ
HÜRRİYET GAZETESİ 9-12-2002

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

VEFAT
İstiklâl Savaşı Gazisi malûl Piyade Yüzbaşı Makedonya Pirlepe’li Ahmed Seyfettin Efendi’nin ve Nafiya Hanımın oğlu; rahmetli Fürüzan Alatlı’nın eşi; Alev ve Işıl Alatlı’nın babaları, Akın ve Ayşe Baran’ın amcaları, Defne ve Vasıf Kortun; Funda ve Kaan Aktan; Mehmet ve Banu Koryürek’in dedeleri; Refika ve Murat Emre’nin büyük dedeleri “O” KUŞAĞIN SON TEMSİLCİLERİNDEN
Eski Genelkurmay Genel Sekreteri Danışma Meclisi Üyesi Emekli Kurmay Albay (Harbiye, 1937)
ERTUĞRUL ALATLI (Sarıyer, 21 Ağustos 1916- Yeşilköy, 10 Kasım 2002)
DEVLETİN TEK BİR ÇİVİSİNİN HESABINI SORAN, KAPUTUNU BOYATIP EŞİNE MANTO YAPAN, ULUSUNUN ANCAK HAYSİYET VE ÖZVERİ TEMELLERİ ÜZERİNDE YÜKSELEBİLECEĞİNİ BİLEN EVLAD-I FATİHAN’DANDI. ASKER GELDİ, ASKER GİTTİ. RUHU ŞAD OLSUN.
(Levent Camisi, Öğle Namazı, 12 Kasım, Salı.)

———————————————————————————————————–

VEFAT (20-Temmuz –2003 Hürriyet Gazetesi)
Rodos eşrafından merhume İffet Aral ve merhum Eşref Aral’ın kızları, İnş. Yük. Müh. Eşref Denizhan ve Prof. Heykeltraş Namık Denizhan’ın vefakar ve fedakar sevgili anneleri, Yağmur Denizhan, Mengü Denizhan, Taluy Denizhan Petuhova’nin sevgili babaanneleri, Asya Petuhova’nın büyük ninesi merhume Gülgün Denizhan, Yurdun Denizhan ve Muazzez Garibağaoğlu Denizhan’ın kayınvalideleri, Etham Eşref Aral ve Hakkı Eşref Aral ile merhume Firuze Aşçıoğlu, merhume Müfide Unar ve merhume Muide Ogan’ın sevgili kardeşleri, Necla Önsoy, Ahmet Aşçıoğlu, Nilüfer Kangal, Nihal, Gökhan, İlhan Ogan, Eşref Ogan’ın sevgili teyzeleri, Suzan Akçora ve Can Moralı, Selami Aral ve Gülay Aral Çimrin’in sevgili halaları
Merhum armatör ve fabrikatör Rüstem Denizhan’ın sevgili eşi
Ressam Sabahat Denizhan (1903-2003)
18 Temmuz 2003 Cuma günü Yüce Tanrı’nın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesi 21 Temmuz Pazartesi günü öğle namazını takiben Teşvikiye Camii’nden Feriköy Kabristanı’na kaldırılacaktır.
AİLESİ
ENKA İnşaat ve Sanayi A.Ş’nin başsağlığı ilanından Eşref Denizhan’ın Şirket Yönetim Kurulu Baş Müşaviri olduğunu öğreniyoruz.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
HATİCE SAADET ATAÇ (ARGUN)
Çok kıymetli annemiz Sayın Hatice Saadet Ataç (Argun) Hınımefendiyi kaybetmenin büyük acısı içindeyiz. Aziz naaşı 10.3.1986 Pazartesi günü öğle namazından sonra Şişli Camii’nden alınarak ebedi istirahatgahı olan Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilecektir.
Allah rahmet eylesin.
Evlatları:
Em. Tbp. Tuğamiral Necdet Ataç, Perihan Ataç, Nüzhet Ataç, Suat Ataç, Birsen Üretener, Dinçer Ataç, Tülin Maktav, Neşe Argun,
09 Mart 1986 Hürriyet

Geçtiğimiz günlerde entel softalardan Mehmet Şevki Eygi ‘nin “İki kimlikli, gizli, esrarlı ve çok güçlü bir cemaat-Yahudi Türkler yahut Sabetaycılar” adlı kitabının piyasaya çıkışının ardından, aportta bekleyen Kanal 7′nin sakallı-gözlüklü spikeri, Selaniklilerin -kendisi her ne kadar ‘Dönmeliğini’ saklasa da- örnek temsilcisi olan Abdi İpekçi’nin kızını konuk etti. Kötü niyetli bu söyleşinin iki amacı vardı: Kızının ağzından Abdi İpekçi’nin dini kimliğini “itiraf” ettirmek ve (asıl amaç); İpekçi soyadından işaret ederek Dışişleri Bakanının bir “Dönme” olduğunu göstermek… Sakallı amacına ulaştı, zaten harc-ı alem olanı bir kere daha keşfederek cemaatinden aferin aldı, Bu arada Eygi’nin kitabını da tanıtmış oldu.

Selanikliler’in önyargısız ve antisemit gerçek hikayesini öğrenmek için İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddesi ve İbrahim Alaeddin Gövsa’nın “Sabetaycılık” kitabının rehberliğinde sizi bir mezarlık ziyaretine davet ediyoruz. Bülbülderesi-Fevziye Hatun Cami’sinin avlusundan başlayarak ta Fıstıkağacına kadar tırmanan yokuşun sağında özel bir mezarlık bu…

Kimler yatmıyor ki burada… Azra Erhat orada, Yusuf Atılgan orada, “İzmir’de Yunana ilk kurşunu atan” Hasan Tahsin de orada… Meşrutiyette ve Cumhuriyette sanatta, sinemada, basında (Selanik-İzmir Yeni Asır-Sabah), tekstilde, tütün ticaretinde, külliyen ithalatta başı çeken ünlü aileler de orada; İpekçiler, Dilberler, Bezmenler… Mısırlı, Bilgin, Kaptana, (Katibi Umumi Mithat Şükrü) Bleda, Boran, İrişik, (Elçin-Ergin) Telci, İnsel, Ogan, Somay, Duhani, Öğütmen, Kapancı ailelerinin yedi ceddi bu mezarlıkta uyuyor. Mezartaşlarının hemen hemen hepsi resimli. Kahverengi-beyaz sepya fotoğrafların çoğunda “Foto Osman Hasan” imzası okunuyor. 1930-1950 yılları arasında çok misafir kabul etmiş bir mezarlık bu. Şimdilerde ayda yılda bir gömüleni var.

Selanik’ten, Şam’dan, İzmir’den, Mısır’dan, gelip de orta hallileri Selamsız, Fıstıkağacı, Bağlarbaşı gibi Üsküdar’ın iç semtlerini mesken tutan, zenginleri ise, Bakırköy, Nişantaşı, Teşvikiye’de takılan “Dönmeler”e ait özel bir mezarlık bu. Kitabeti de hitabeti de farklı, “fatiha” talep etmeyen, şekli şemali bir olmayan, “fotoğraflı” bu mezarlıkta halen tükenmiş bir tarikatin 300 yıllık tarihi uyuyor.

Selanik mezarlığına Şeyh Mahmud Hüdai hazretlerinin müridi, 1627 tarihli “Asadar Baba” yatırına selam verilerek giriliyor. Mezarlığın altından yukarı doğru tırmanan yokuşun adı da Selanikliler sokağı. Mezartaşlarının çoğunda ortak şu “itiraf” var: “Sakladım, söylemedim derdimi, gizli uyuttum.. .” Ve kitabeleri genellikle “Ey zair (ziyaretçi) ben Selanikli falanca…” şeklinde başlıyor. Kimilerinde ölünün mesleğini temsil eden semboller kazınmış: Gemi çapası, berber makası, pergel, makas (Terzi Ayşe Hanım 1953)… kimilerine ise, kelebek, pancar, buhurdanlık, kırlangıç, yılan motifleri işlenmiş. Bir tanesi var ki, sigara paketi şeklinde:

Dumanla karışık nefesin / Bırakamadın sanki sevgilin / Şimdi artık yanında dostun sigara senin / Nur içinde yat sevgili Güzekin.

Bir başka mezartaşından ise, Selaniklilerin kültür düzeyini, ticari hedeflerini, aile ideallerini gösteren acıklı bir roman gizli (aynen aktarıyoruz):

“Hayatım birçok hastalıkların ıztırabına göğüs gererek mütemadi çalışmakla geçti. İngiliz, Fransız, Alman lisanlarını edebiyatına vakıf olarak öğrendim. Mancester’de büyük babamızdan tevarüs ettiğimiz ticari mevkii pek az zaman sonra kardeşim Nuri’ye terk ettim. Muvaffakiyatımın varisi hakikisi olan Nuri ailemi yükseltti. Ben 22 yaşında Selanik topraklarında gömüldüm. Şimdi kemiklerim bile kalmadı. İsmimi yad için Nuri’nin mezarına resmimi koydular. Babam kardeşlerim Hüsnü ve Nuri’nin kemiklerini benim de resmimi sinesinde taşıyor.”

Mezarlıkta zifaf! 20 yaşında yaşama veda etmiş bir genç kızın (Rabia Zafer Göksu 1921-1942) hislerine yakınları (muhtemelen annesi) şöyle tercüman olmuş:

Zafer işte budur… / Gelinlik çağıma yakışsın diye / Bu taştan çelengi ördüğüm için /
Gözünüz yaşlarla beni yadedin / Zifafı burada gördüğüm için /
Anneme uğrayın size okutsun / Bir kitap yazıldı öldüğüm için…

Bugüne kadar Türk sandığımız bir kahraman da meğer bir “Dönme”ymiş… Buyrun:

Hitmaster.de – Kostenlose Counter und Statistik

“İzmir’de işgalci düşmana ilk kurşun atan hürriyet kahramanı mukaddes şehit gazeteci Osman Nevres (HasanTahsin Recep) 1888-1919″…

Bazı mezarlar heykel güzelliğinde, bazıları çok pahalı, mesela 12 yıl önce gömülen Osman Yümnü Mısırlı’nın (1929-1989) mezarı. “Muharrir Selanikli Tevfik” (1871-1955) bütçesine göre daha makul bir istirahatgahta.Yazgan ailesi, Atamanlar yukarılarda, asırdide sedirlerin altındalar. Karanfil ailesi, Hatice Atiye-Suzi Bleda, Jale Dilber (1913-1987) hiç yıkılmayacak zannıyla yapılmış şık mezarlarında komşuluk ediyorlar… Merdivenlerin başında “Sönmüş Manolya Saliha Nedret”, Ferdi Nihat (1917-1913), Atatürler, Birenler, Ülgerler, İşmenler, İdemenler… Karadenizin derinliğinde kaybolan Millet vapuru süvarisi Besim Kaptan da (2.12.1936) orada yatıyor…

Kimdir bu Dönmeler? Ne kadar Yahudi ne kadar Müslüman bir cemaat bu? Duaları, ibadetleri, inanışları nedir? Bu sır, bu gizlik, bu esrarengiz hava niye? 17. asırdan itibaren, bilhassa İzmir ve Selanik’te yaşayan, Müslüman adı ve kıyafetiyle dolaşan “gizli Müslüman-Yahudi cemaati” üyelerine, Osmanlı Türkleri tarafından, din değiştirdiklerini başlarına kakmak için “Dönme” denmiş. Bu lafı lisanına yakıştıramayanlar ise, nezaket kasdı ile onlara “avdeti”derlermiş. Bu da ‘dönme’ demek…

Bir meczub: Sabetay Sevi
Bu gizli mezhep, İzmir’de Türkler arasında Kara-Menteş lakabıyla anılan İspanyalı muhacir yahudi Modehay Sebi (Geyik) oğlu Sabetay Sevi (1632-1675) tarafından kuruldu. Hahamlık tahsil ederken “Zahor” yorumuyla”Kabbala” adı altında toplanan teosofik fikirlere merak sardıran bu genç Yahudi, o asırda zuhuru beklenen Mesihin kendisi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış ve İzmir’de 1648 senesinde mesihliğini ilan etmişse de, bu iddiasında fazla ısrar etmemiş, fakat Mısır, Kudüs ve Atina’ya bir yaptığı bir geziden sonra “1666″da (bu tarih Hıristiyanlar arasındada Mesihin zuhur tarihi diye kabul edilir) mesihliğini tekrar ilan etmişti. İzmir yahudilerinden etrafında pekçok taraftar toplanmış ve şöhreti bir taraftan ta Budin’e, diğer taraftan Lehistan, Almanya, Hollanda, İngiltere, İtalya ve Kuzey Afrika’ya kadar yayılmıştı. Hatta İran’a kadar varan bu şöhret ve nüfuz, Acem Yahudileri arasında bile bir hareket uyandırmış ve onlar: “Bizim mesihimiz geldi, artık toprak bellemeyiz” diye ayaklanmışlar.

Dönmeler kendilerine “Ma’aminim” (Müminler) ve “Haberim” (Ortaklar) veyahut “Ba’alemilhamah” (Mücahidler) isimlerini vermişlerdi. Bu cemaat mensuplarına yalnız Edirne’de “Sazannicos” (Küçük sazan balıkları) derler. Rivayete göre, bu gizli cemaat mabedinin Balık Pazarı yakınından bulunmasından veyahut cemaat mezhebinin mesihi ve başı olan Sabetay Sevi’nin bir kehanetinden kaynaklanıyordu. Kehanete göre; Yahudilerin kurutuluşu Hut (Balık) burcu altında vaki olacaktır!..

Musevi inanış ve ibadetinde farklar yapmaya kalkışan bu hahamın hareketini İstanbul Hahambaşılığı hoşgörmeyerek, kendisini aforoz etmeye ve hatta -bir rivayete göre- öldürtmeye kalkışmış ve diğer taraftanYahudilerin her günkü dualarında padişahın adı geçen fıkrayı, “Padişahlar padişahı” ve hatta “Davud’un oğlu Süleyman” şeklinde değiştirmesi Osmanlı hükümetinin de dikkatini çekmiş ve genç haham ancak bundan sonra takibe alınmıştı.

İzmir Yahudileri arasında türlü kargaşalara neden olan bu hahamı Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa önce İstanbul’a getirip hapsetti. Burada da faaliyetini sürdürünce Çanakkale’ye naklettirip Kumkale’de (Abydos) kalebend etti. Ama bu defa da Kumkaleye Avrupa’nın çeşitli yerlerinden ziyaretçi akını başladı.

İkinci bir mesih olmak iddiasıyla Kumkaleye gelen ve uzun münakaşalardan sonra fikrini kabul ettiremeyen Nehemya Cohen adlı bir Lehli haham, Sabetay’ı fesatçılık töhmetiyle hükümete ihbar etti. Bunun üzerine Sabetay Edirne’ye getirilmiş ve IV. Mehmed’in “kafes arkasından” iştirak ettiği bir divanda Sadaret Kaymakamı ve Şeyhülislamı tarafından, Moşe ben Rephael Efendi’nin tercümanlığında sorgulandı.

Hakkında ileri sürülen ithamları reddetmiş ve “İslamiyeti kabul etmek veyahut idam olunmak” arasında tercih yapmak zorunda bırakılınca Müslüman olmuş ve Mehmed Efendi adını almıştı. Kendisine 150 akça “kapı ortası tekaüdü” ihsan edildiği gibi müslüman olan arkadaşına da “çavuşluk” rütbesi verilmişti. Sorgulama sırasındaki hazır cevaplığı, dilbazlığı ve cesaretiyle padişahı bile etkilemişti. Bu yüzden olsa gerek Edirne Sarayı’na yerleştirildi. Artık Mehmet (Aziz) Efendi ismini taşıyan Sabetay; Vanizade Mehmed Efendi’den İslamı öğrenirken eski kanaatlerinden vazgeçmiş değildi. Hiçbir zaman da vazgeçmedi. Ülkenin uzak köşelerinden, Kudüs’ten, Şam’dan, Bağdat’tan gelipona katılan Yahudiler vardı. Padişah her nedense, Sabetay’ın faaliyetini genişletmesine ve havralarda vaaz etmesine göz yumuyordu.

Ona inananlar kendisine alenen mesih gibi tapmaya cesaret edemeyerek, Müslüman kisvesine bürünmeyi uygun görüyorlardı. Esasen Sabetay’ın “18 emrinden” 16.’sında, “göz boyamak için müslüman gibi görünmek lüzumu” tavsiye edilmişti. Bir müddet sonra Hahambaşılığın da bastırmasıyla Sabetay’ın propagandadan menedilerek, İstanbul’a çağrıldığı ve Kuruçeşme’de ikamete zorlandığı biliniyor.

Buradan sonra Kağıthane’de bir yere gizlenen Sabetay, yine Yahudilerin şikayeti üzerine, Arnavutlak’ta Berat şehrine sürülmüş ve beş sene yaşadığı bu şehirde veyahut -bir rivayete göre- hava değişimi için giittiği Ülkün’de (?) 30 Eylül 1675′te öldü. Sabetay’ın bu kadar maceradan sonra iddiasından vazgeçerek Müslüman olması arkasından gidenler arasında şiddetli gazap ve hiddet uyandırmış ve ancak sınırlı sayıda müridleri asıl mesihin göğe çıkıp, Müslüman kıyafetinde dolaşan zatın onun “hayali” olduğuna inanarak, kendisine sadık kalmışlardır.

İşte bunlar Sabetay’ın vefatından sonra, yalnız “zahiri” değil aynı zamanda “batıni” olduğunu iddia eden ikinci eşi Ayşe kadın etrafında Selanik’te toplanmışlardı. Bunların aralarında Türkler ve Makedonyalılar da vardır. Bu kadın; kendi öz kardeşi Yakup’u, güya mezarından çıkan Sabetay’dan hamile kalıp, 12 yaşına erişmiş bir oğlan boyunda (Yakup) doğurmuş olduğu iddiası ile ortaya çıkmıştı…

Yakubilerin ve Bevvab Baba’nın zuhuru
Bu kadın, o devirde dünyada hüküm süren mesih özlemi sevkiyle Selanik’te oğlunun mesih şeklinde alemde yeniden zuhur ettiğine inanan ve ona Allah imiş gibi tapan birçok taraftar bulabildi. Bunlar Yakup Sevi’ye İspanyolca “Querido” (sevgili) unvanını da takmışlardı. Hepsinin bir Musevi adı bulunmakla beraber daima Müslüman adlarıyla çağrılan ve hemen hemen tamamiyle İspanya göçmeni Yahudilerden müteşekkil bulunan bu cemaat, cumartesi günleri ateş yakmamak müstesna olmak üzere, bazı Musevi ibadet ve ayinlerine sadık kalmışlarsa da asıl Yahudilerden tamamen ayrılmış ve onlara “koferim” (kafirler) ismini vermiştir. Neşredilmiş bazı dualardan anlaşıldığına göre ibadet dilleri İbranice, Ladino ve Latinceden mürekkep bir dildedir.

1875-77 seneleri arasında bir zamanda Selanik’te bir dönmenin tamir edilmek üzere terziye bıraktığı yeleğinin cebinden çıkan bir kağıtta bulunmuş ve ilk defa oradan Selanik gazetecilerinden Saadi Levy tarafından kopya edilmiş bir vesikaya dayanır. Böyle tesadüfen ele geçen bir başka vesika da İbrahim Alaeddin Gövsa’nın Bakırköy’ünde bu cemaata ait bir kız mektebinin müdürüyken, bir kızın defteri arasında bulduğu İbranice ve İspanyolca Şabbetay Sebi’nin adı ile başlayan bir besmeledir. (Bknz. İ. A. Gövsa-”Sabatay Sevi”)

Selanikte bitişik nizam ve birinden diğerine kolaylıkla geçilebilen evlerde yaşayan bu cemaat efradının evlerinden birinde yeşil abajurlu lambaların zayıf ışığıyla aydınlatılmış gizli toplantı yerleri vardı. “Kahal” denilen bu yerlerde “Payyetan” adı verilen din uluları tarafından dualar okunur ve “Ab-bet-din” denilen reisler tarafından vaaz edilirdi.

Bu vaazlarda daima Sabetay’ın adı yüceltilirdi. Hem bu mesihin ve hem Yakup Querido’nun günün birinde ümmetlerini kurtaracakları inanışı üzerinde ısrar olunduğu gibi, genellikle iyiliğe, hayra ve fıkaraya yardıma teşvik olunurdu ki, çoğu çalışıp zaruret ve ihtiyaç derdinden kurtulmuş bir halde yaşayan cemaat efradı kendi aralarında fakirlere iş bulurlar ve çalışmayanlara ise doğrudan doğruya yardım ederek dayanışırlardı.

Kimi kaynaklar Dönmeleri üç zümre halinde inceler. Bunlardan bir görüşe göre;
1. Doğrudan doğruya Sabetay Sevi’ye iman edenler ki, bunlara “İzmirliler” (2 bin 500 kişi) denilir.
2. Yakup’un taraftarları ki, bunlara “Yakubi” (4 bin kişi) derler.
3. On sekizinci asırda ölen Osman Ağa (Bevvap Baba) müridleri ki, bunlara da “Kuniosos” (3 bin 500 kişi) ismi verilir.
Birinci zümredekiler dönmeler sakallarını, ikinciler başlarını traş ederler. Üçüncüler ise, sakallarını da saçlarını da traş etmezler.

Cemaat içi koltuk savaşları neticesinde, günün birinde Mustafa Çelebi adlı bir haham İzmirli Yakubileri böldü. Ayrılan zümre Sabetay’ın ölümünden tam 9 ay sonra Abdurrahman Efendi adında birinin sulbünden dünyaya gelen Osman isminde bir çocuğun vücudunda Sabetay’ın göründüğünü, çünkü çocuğun mesihin vefatından tam 9 ay sonra doğduğunu, halbuki Yakup’un onun vefatından çok evvel doğmuş olduğunu iddia ediyordu. İşte bu Osman adındaki çocuktur ki, sonradan Osman Ağa-Osman Baba-Osman Bevvap isimleri ile mezhebin hakim ve bir dereceye kadar hurafevi bir şahsiyeti olmuştu.

Osman Bevvab’ın adına 18. asırda kurulan zümre, ticaret yoluna girerek, dünya ile temasları arttırmış ve büyük düşünceye, gelişmeye taraftar gibi görülmüştür. Velhasıl zümreler arasında iki asır evvelinden başlayan çekişmeler, 19. asrın sonuna kadar kin ve nefret dalgası içinde cereyan etmiştir ki, birbirleri ile dostane temastan kaçınmışlar ve birbirlerini küçük görmeye ve alaya almaya kadar varmışlardı. Bu ayrı ve gayrılık birine mensub bir ahçı veya bakkaldan yiyecek alıp yemek, diğeri için haram sayılacak kadar ileri gitmişti.

Yakubilerde cemaatin esrarlı hayatı bir tarikat hayatı vaziyetini koruyordu. Gerçi çocuklar Türk ve müslüman olarak terbiye görüyordu. Ortalıkta bir ayrılık ve bir cemaat hayatı bulunduğu kendilerinden şiddetle gizleniyordu. İzahat isteyen çocuklar ve gençler kati bir inkar şeklinde karşılık görüyorlardı. Yakubilerde cemaat esrarını öğrenmek hakkı ancak evlenmek ile kazanılırdı. Halbuki Osman Baba müridleri, 13 yaşına gelen çocuklarına ibadetleri ve dini merasimleriyle inançlarını öğretirlerdi.

Son zamalara kadar bu üç zümre varlığını korumuş, ama aralarındaki ayrı ve gayrılık devam edip gitmiştir. Kendi içlerinde de “aristokrat-avam” ayrımı vardı. Cemaat dışından evlenenler aforoz edilir, böyleleri “Kararmış” diye anılırlardı. Bu üç zümreyi 19. asırda üç ünlü ve zengin aile temsil etti. “İzmirliler”, Selanik Belediye Başkanı Hamdi Bey’in ismine, “Yakubiler” Karakaş ailesine, “Osman Babacılar” ise Kapancılar’a biat etmişti. Hepsi eğitime çok önem veriyordu. Selanik’te kurdukları (sonradan İstanbul’a naklettikleri) Fevziye, (Şişli) Terakki ve Işık adında açtıkları okullarda üst düzey eğitim veriliyordu. Meşrutiyete öncülükte, Masonik örgütlenmelerde, İttihat ve Terakki Partisi içinde de hep etkin oldular…

Balkan savaşı ve ardından gelen göç nedeniyle bu cemaat fiilen dağıldı. Toparlanma çabaları sonuçsuz kaldı.1924′te Rüştü Karakaş, Selaniklileri temsilen Büyük Millet Meclisine verdiği bir dilekçe ile “bu gizli cemaat ve mezhebin feshini Türk ve Müslüman nüfusla harman edilmesini” talep etti. Yeni nesil kendi günah ve kusuru olmadan, mazinin üstlerine bastığı bu ayrılık damgasından ve işitmeyi hiç sevmedikleri “Dönme” unvanından bir an evvel kurtulmak istiyordu. Hatta eski zümrelerden kız alıp vermemeyi taassub derecesine çıkardılar. Diğer taraftan sosyal devrimler dolayısıyla ve azınlıkları Türkleştirme, azınlık sermayesine el koyma politikaları sonucu uygulanan Varlık Vergisi v.s, bu esrarengiz cemaati, Şeyh Hüdai Hazretlerinin hemen berisindeki Bülbülderesinde ebedi uykusuna tevdi etti.

Ümit Bayazoğlu

Selânik’teki Dönme Camisi ile ilgili yazıyı okumak için tıklayınız

Not:
(1) Yahudi yazarlar, Sabetay hareketini, merkezi Yahudiliğe toz kondurmadan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir hareket gibi gösterirler. Yani “dini olmaktan ziyade padişahın otoritesine karşı siyasi bir hareket” ve bu hareket Yahudilere karşı “bugün de var olan güvensizliğin başlangıç miladı” olarak kabul edilir.

(2) 1828-29 yıllarında Bergama civarında dolaşan Mac Farlane adlı bir seyyah, “Trahalla” adında bir Dönme köyü gördüğünü yazıyor. Tip itibarıyla Sami ırkına mensup bu köylülerin buraya iş gereği İzmir’den göç ettikleri tahmini yürütüyor. (Yukaridaki yazi CHIVI dendir)
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

BÜLBÜLDERESİ KABRİSTANINDAKİ MEZAR TAŞLARINDA YERALAN SOYADLARI LİSTESİ

Acar, Acıman, Acuner, Ağaoğlu, Adar, Akagün, Akal, Akaltın, Akan, Akaslan, Akbaş, Akbay, Akbil, Akbörü, Akçil, Akdinçer, Akduran, Aker, Akgün, Akkanat, Akkum, Akman, Akosman, Akoy, Aksel, Aksoy, Aktel, Aktepe, Akyol, Akyüz, Alever, Alfan, Alp, Alpaslan, Alpgünay, Alsancak, Altav, Altıner, Ambarcı, Anafarta, Antmen, Arasıl, Arabacı, Arcan, Arman, Arığ, Arslan, Arısal, Atak, Atakol, Atalar, Atam, Ataman, Atamer, Atatür, Atay, Ateş, Atiker, Atuk, Atılgan, Avcı, Ayaz, Ayfer, Aykan, Ayker, Aykoler, Aykut, Aytun, Ayzit, Babacan, Baha, Bakal, Bakar, Balcı, Baler, Balkan, Balkanlı, Baran, Barda, Barutçu, Basmacı, Başal, Başaran, Başaraner, Başer, Başkurt, Başol, Baydar, Baydın, Bayer, Baykal, Bayraktar, Baysal, Baytar, Belgü, Beller, Bengisu, Beri, Berker, Betil, Beykont, Biber, Bilan, Bildacı, Bilen, Biler, Bilge, Bilget, Bilgili, Bilgin, Bilgör, Bilimli, Bilkur, Billisoy, Birben, Birced, Bircet, Birder, Biren, Birincikonuk, Birol, Bitek, Bleda, Boduroğlu, Boysan, Büke, Bumin, Bursin, Büyükdoğanay, Büyükol, Büyüktankaya, Büyüktunca,
Çağdaş, Çağrıcı, Çakır, Çaldıran, Çamuran, Canal, Canıtez, Çankaya, Çankayaoğlu, Canlısoy, Çavuşoğlu, Çeçener, Çelik, Çeliker, Çelikkol, Çenikçi, Cercis, Ceylaner, Cezzar, Çiçek, Çifçioğlu, Cinoğlu, Ciyavil, Çıkrıkçı, Cizer, Coşkuner, Cömert, Çubukçu, Cüman, Cümbüşel, Çınar, Dağlı, Darman, Dayıoğlu, Değerli, Demir,
Demirel, Denel, Denizmen, Derman, Dertli, Devirdi, Dikmen, Dikmenoğlu, Dilber, Dilmaç, Dişmen, Dolunay, Dorman, Dorsay, Dörtköşe, Duhani, Dündar,
Eğinler, Edgüer, Edis, Ediş, Egemen, Ehat, Ekemen, Ekin, Ekinci, Elçin, Elibol, Elöve, Emilli, Eminoğlu, Emsel, Emsem, Erpul, Er, Eralp, Eraltan, Erbelger, Erbiber, Erbütün, Ercan, Erdal, Erel, Erem, Eren, Erenler, Erer, Eresen, Eresin, Ergay, Ergin, Ergüç, Erhat, Eriş, Erkorkut, Erkun, Erkut, Erler, Erman, Ersin, Ersunay, Ertan, Ertedemir, Ertek, Ertem, Ertetik, Erşahin, Erşan, Erşen, Ertürk, Esgeç, Esim, Esin, Esrigün, Etan, Etkin, Evin, Evizi, Evren, Evrenk, Ezel, Felek, Ferman, Fişekçi, Fikriğ, Fırat,
Gemici, Gen, Genç, Gencer, Gençer, Gençoğlu, Gençoğuz, Ger, Gerçel, Geren, Germen, Gevgilili, Girgin, Gökçen, Göker, Göksel, Göksu, Göksun, Gökşen, Gökşingöl, Gönç, Gonca, Gönüllü Görgül, Görk, Görüngeç, Gözen, Gül, Gülleci, Gültekin, Gün, Günay, Güner, Güney, Günkut, Günsav, Günseli, Güratay, Gürdal, Gürdemirel, Gürışık, Gürsan, Gürsel, Güventürk, Güzekin, Harmancı, Hamarat, Hascan, Hekiman, Hısım, Hoşgel, Hun, Hürol,
Içözü, Idemen, Ilkin, Imili, Imre, Imren, Ince, Insel, Ipekçi, Irışık, Işmen, Iyibilek,
Kadı, Kadıoğlu, Kafadar, Kahya, Kalyoncu, Kandel, Kaner Kanul, Kapancı, Kaptana, Kaptanoğlu, Kara, Karaakın, Karaaslan, Karakaş, Karanfil, Karaokçu, Karul, Karyüz, Kasapoğlu, Kavrem, Kaya, Kayatür, Kaymak, Kaymakcı, Kaynak, Kazmirci, Kent, Kermen, Kılıç, Kılıççı, Kılıçerli, Kızıltuğca, Kibar,Kireççi, Kocaoğlu, Koçer, Kökmen, Kor, Koray, Korman, Köse, Kösem, Köseoğulları, Koyuncu, Koyuncuoğlu, Könik, Köylüoğlu, Kubilay, Kublay, Külahlı, Kunal, Kızılgül, Kuşcu, Kuşçu, Laçin, Laleli, Madra, Malta, Mayadağ, Melek, Mesci, Mescioğlu, Mesciye, Mestçi, Mete, Minisker, Moran, Mörekli, Müftüoğlu, Mutlu, Mısırlı, Mısırlıoğlu,
Narter, Nasır, Nazlı, Nevber, Nilli, Növber, Nurtopu,
Öder, Öge, Öğet, Öğüt, Öğütmen, Ogan, Öget, Okandan, Okay, Olcay, Ölçer, Olgun, Onbaşıoğlu Onbiner, Öncel, Öncü, Önder, Öndoğan, Onuk, Onur, Önür, Oray, Örer, Ortaç, Oruntak, Osmanoğlu, Oymak, Ötgünç, Özaltan, Özant, Özaral, Özatay, Özbabacan, Özbaydar, Özbel, Özberk, Özbilek, Özbilgin, Özbiricik, Özcengiz, Özçubukçu, Özdal, Özdemirler, Özden, Özdikmen, Özdiren, Özen, Özer, Özerdem, Özeren, Özerman, Özgen, Özgirgin, Özgörener, Özgül, Özkaynak, Özmen, Özmete, Özören, Öztaş, Öztürk, Özver,
Pakelli, Pakin, Pakman, Pakerman, Pakoy, Paksever, Paksoy, Pakyüz, Palacan, Pamuk, Payzın, Pekin, Peymançakır,
Sağ, Sakarya, Sakaryalı, Saker, Sakman, Saldak, Salma, San, Sancaktar, Sandalcı, Santur, Sargun, Sarp, Sarıdeniz, Sarıer, Satkın, Saygın, Saygun, Seferoğlu, Selem, Seler, Serpen, Serpil, Seval, Sevand, Sever, Sevinç, Seviş, Seyal, Seydi, Seynur, Sezen, Sezerman, Sezgin, Silman, Sirman, Sirmen, Sirmay, Sofyalılar, Solakoğlu, Somay, Somer, Somman, Sonal, Sonant, Soner, Soyarslan, Soydan, Soysal, Subaşı, Sunam, Suner, Suntay, Suntekin, Sunter, Sürel, Süser, Süslü, Susmuş, Susmuşoğlu, Sütmen,
Şencan, Şengül, Şensoy, Şahinalp, Şamlı, Şamlıoğlu, Şefkati, Şercan, Şişli, Şuhubi,
Tabuman, Talu, Tamel, Tamtürk, Tan, Tanca, Tangüner, Tanır, Tanga, Tangı, Tanju, Tankaya, Tansu, Tarı, Taşbaş, Tegin, Tekant, Temel, Tendar, Tercanlı, Tezcanlı, Tolu, Tamer, Tameroğlu, Togay, Tokay, Toker, Tokses, Tolunay, Toner, Toparlak, Topçu, Topçimen, Töredi, Törüsel, Tuğlan, Tuğlay, Tuğtekin, Tüfekmen, Tuncel, Tuncelli, Tuncer, Tur, Turaç, Tünel, Türedi, Türel, Turhan, Türkölmez, Türüdü, Tüyel, Tüzecan,
Uçkan, Uçman, Uğurel, Ulcay, Ülgen, Ülger, Ülkenli, Ulukut, Uluöz, Uluman, Ulusan, Uluskan, Ulusoy, Ulutaş,
Ünel, Ünlüsoy, Uras, Ürer, Ürkün, Ürün, Usmangil, Üstüngör, Uşen, Uysal, Üzenli,
Veral, Yal, Yalınçetin, Yalman, Yaltı, Yalın, Yasa, Yassıtepe, Yayalar, Yazgan, Yenen, Yeşildal, Yeter, Yılmazer, Yonsel, Yönter Yurtbay, Yuvalıoğlu, Yücesan, Yücel, Yücer,
Zadiş, Zeybek, Zeybeker, Zekavet, Zeren, Zorlukol, Zorluuysal (Derleyen: Istanbul SEVI)

Burada size Türk yetimlerinin hakkının nasıl ‘Siyonizme, Yahudiliğe ve İsrail’e hizmet icin kullanıldığını gösteren belgeler sunuyorum: (Kaynak: http://www.hadassah.org/ ) Öncelikle ‘HADASSAH’ nedir bilelim: Hadassah, ‘the Women’s Zionist Organization’, yani ‘Kadınların Siyonist Organizasyonu’dur (Siyonizm: Yahudilerin dünyaya hakim olma idealidir. http://www.otuken.net/siyonizm/ ) .

Aşağıda ingilizce orjinalini geçtiğim ve http://www.hadassah.org adresinde tüm detaylı bilgilerin yeraldığı, HADASSAH isimli, Kadınların Siyonist Organizasyonu, 1912 yılında kurulmustur.. Asıl amacı, Siyonizme, Yahudiliğe ve İsrail’e hizmet olan bu örgütün, ‘Diplomat veya Diplomat Eşleri’ için olan kısmını 1994 yılında o zamanki Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Onur Gökçe’nin hanımı Aytul Gökçe kurmus, Ve bu hanımefendi,1998 yılındaki http://www.hadassah.org/news/augsep98/global.htm adresinde gördüğümüz habere göre, faaliyetlerine kocasının yeni görev yeri olan Helsinki’de devam etmekte, ve Hadassah için, Türkiye’nin yetimlerinin haklarıyla masrafları karşılanan, elçilik imkanlarını, Siyonizme, Yahudiliğe ve İsrail’e hizmet etmek için seferber etmektedir..

‘Meclis İdari Amiri Sayın Ahmet ÇAKAR nerdesin? ‘ diyesim geliyor! Tam sana göre çakılacak bir durum daha! Sayın Ahmet Çakar’ın bunlara ‘Vatan Haini’ demesi normal!

http://www.hadassah.org/news/augsep98/global.htm internet sayfasındaki ‘Hadassah International Taking Heart and Soul Global’ haberinde Eski İsrail ve Helsinki Büyükelçisi Onur Gökçe’nin eşi Aytul Gökçe’nin bu sionist organizasyonda kurucu-yönetici olduğunu göruyoruz. Bakın ne yazıyor? :

“The traditional gala Ambassadors Banquet was attended by virtually the entire diplomatic corps Gokce, founder of Hadassah-International Corps Diplomatique for women who are diplomats or wives of diplomats. Married to Turkey’s former ambassador to Israel, now serving in Finland, Gokce was returning to Helsinki to launch Hadassah-Finland. ‘Why shouldn’t I work for Hadassah? ‘ she asked.”

Eğer bir Büyükelçi hanımı Suudi Arabistan, İran, Libya veya Rabita’ya hizmet ettiği anlaşılsa ne olur? Elçilik Rezidanslarında Müslümanlar için yemekler çaylar verse, kıyamet kopmaz mı? Siyonizme hizmet edenler ise ödüllendiriliyor!

Hani yurtdışında, özellikle Balkanlardaki zulümden kaçan, Türkiye’ye bir ağabey gibi bakan, Finlandiya’da da sayıları binlerce olan, eski Osmanlı Milletinin müslümanları için (Bosnalı Müslüman Türkler – Sancaklılar – Boşnaklar), bir yemek veya organizasyon düzenleseydi ya bu hanımefendi?

Siyonizme, Yahudiliğe ve İsrail’e açıkça hizmet icin kurulmuş HADDASSAH isimli ‘Kadınların Siyonist Organizasyonu’na kurucu üye olarak hizmet ediyorlar.. Etsinler, nasılsa meydanı boş buldular.

1912 yılında kurulmuş bir Sionist kuruluş olan HADDASSAH’a hizmet etmeye devam eden Aytul Gökçe’nin kocası eski Helsinki Büyükelçisi Onur Gökçe’nin ismi de http://www.sephardichouse.org/turks2.html adresinde de görüldüğü gibi, Yusuf Basalel’in kaleme aldığı ‘Osmanlı ve Türk Yahudileri’ 1999 baskılı kitabında ‘Ünlü Bir Yahudi’ olarak yer almaktadır (Spiker Nedim Saban da bir Yahudi olarak bu kitapda var.. Hani başörtülü kızların başörtülerini tartışan Nedim!) .

Siyonizme hizmet edenler, niçin kendilerini Müslüman-Türk olarak tanıtıyorlar ve kimlere hizmet ediyorlar bilelim? Bunların hepsi kendilerini Türk-Müslüman, Atatürkçü-Laik olarak tanıtırlar. Atatürkçülük, Siyonizme hizmet edenlere ne ceza veriyor? Bunlar kendilerini ‘Türk-Müslüman’ olarak tanıtıyorlar, sözde oruç tutuyorlar, bayram namazlarına bile iştirak ediyorlar. Öte yandan Siyonizme, Yahudiliğe ve İsrail’e hizmet ediyorlar.”Döndükçe, dönüyor Dönmeler!”

Gazeteci Emin Çölaşan yolsuzluk arar hep.. Bundan büyük yolsuzluk olur mu? Türkiye Cumhuriyeti’ni yurtdışında temsil eden Büyükelçilik, Siyonizme, Yahudiliğe ve İsrail’e hizmet etmek icin seferber olmuş (Belgeler yukarıda) . Buyurun Hadassah’ın İngilizcesini de kaynaklarıyla okuyun:
‘HADASSAH’, Women’s Zionist Organization’:
Kaynak: http://www.hadassah.org/

HADASSAH’S MISSION STATEMENT

Onur Gökçe

HADASSAH, the Women’s Zionist Organization of America, is a volunteer women’s organization, whose members are motivated and inspired to strengthen their partnership with Israel, ensure Jewish continuity, and realize their potential as a dynamic force in American society.

Founded in 1912, Hadassah retains the passion and timeless values of its founder, Henrietta Szold, Jewish scholar and activist, who was dedicated to Judaism, Zionism, and the American ideal.

In the United States, Hadassah enhances the quality of American and Jewish life through its education and Zionist youth programs, promotes health awareness, and provides personal enrichment and growth for its members.

Eh artık, şapkayı önümüze koyup düşünelim artık. Yurtdışındaki Türkler, bu dönmelerin icraatlarını görüp; ‘Devlet buysa, ben böyle devlete…’ deyip, hem devletten hem de devlet adamından soğuyor.. Böylece, kucaktan kucağa düşüyorlar.. Düşene değil, düşürene bak.. Bu Dışişleri böyle Dönmeleri Yurtdışına Büyükelçi diye gönderirse, 4 milyonu bulan Yurtdışındaki vatandaşlarımızı tamamıyle kaybedeceğiz. Çünkü, çoğu Anadolu’nun bağrından kopmuş gelmiş, dinine diline sadık vatandaşlarımız, böyle siyonist hizmetçilerinin sayesinde, kendi başlarına dini organizasyonlarını kurmaya çalışıyorlar, ve bu organizasyonlarda da bazan Suudi Arabistan parasal olarak finans sağladığından, Vahabilik hızla yayılıyor..

Özellikle Balkan Müslümanları, mülteci olarak bulundukları ülkelerde, genellikle Vahabilerden organizasyon için yardım aldıklarından, onlar daha çok etkileniyorlar.. Türkiye Cumhuriyeti’nin yurtdışında bulunan 4 milyon insanına yönelik, doğru dürüst eğitim ve dini proğramı yok.. Ayrıca, sizlere Gregoris’un Vasiyeti’ni yerine getirenlere karşı dikkatli olmanızı da tavsiye ediyorum.

Nedir Fener Patriği Gregorius’un Vasiyeti? 1821 yılı Nisan ayında Padişah II.Mahmut tarafından, Yunan azınlığı ayaklandırmaya yönelik yazdığı mektup ele geçirildiği için, ‘üzerindeki dini elbiseleriyle’, Fener Patrikhanesi önünde astırılan, Fener Patriği Gregorius, Rus Çari Alexander’e göndermiş olduğu ve ‘Gregorius Vasiyeti’ olarak bilinen mektubunda ne diyor?

“Türkler’i maddeten ezmek ve yıkmak imkansızdır. Çünkü Türkler, Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetlidirler.
Bu hasletleri dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, devlet büyüklerine itaat duygusundan gelmektedir. Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak, manevi bağlarını parçalamak, dini duygularını zayıflatmak icabeder. Bunun da en kısa yolu, milli geleneklerine ve manevıyatlarına uymayan yabancı fikirlere ve hareketlere onları alıştırmaktır. Yapılacak şey, Türklere birşey HİSSETTİRMEDEN bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.”

Ne dersiniz Gregorius’un Vasiyeti hemen hemen yerine getirildi mi? Benim fikrime göre, Gregorius’un gözleri arkada kalmamıştır artık.. Vasiyet hemen hemen yerine getirildi ve bizler, etek kısaltma, sakal traşı olma ve Avrupa’nın en lüks diskolarına sahip olmakla ‘Çağlar Atlıyoruz’!

1948′de İsrail’in ilk Başbakanı olan BEN GURION : “Türkler bize her zaman metresleri gibi davranmışlardır, bir izdivacın ortağı gibi değil.”
Aman dikkat edelim de aramıza, Müslüman -Türk vs. maskeler altında giren, Ben Gurion’un dindaşları ve ırkdaşları tarafından metres yapılmayalım. Kalın sağlıcakla, ‘Dönme Mikrobuna’ karşı dikkatli olun!

YAKUP YILMAZ , (Sabetaycılık üzerine deneyimli Bir Müslüman -Türk)

Siyonistlerle Sabataistler el ele

Yahudi sorunu, yeni bir sorun değildir. Bu sorunun geçmişi 3000 yıllıktır. Bu sorunun, neden “dünyanın en uzun süren müzmin sorunu” olduğunu anlamak için, sadece Yahudi inanç sistemini ve tarihini bilmek yetmez. Aynı zamanda Yahudi felsefesini de çok iyi bilmek gerekir.

Hayatının yarısını Yahudi felsefesini kavramaya ayıran ve bu konuda yüzyılın en çaplı ansiklopedisini yayımlayan Prof. Dr. Abdulvahhab el-Mesiri, Yahudi felsefesinin arkasında yatan nihai amacın “küresel değersizleştirme” (tahyidi’l-’âlem/neutralization of the world) olduğunu söyler.

El-Mesiri’nin bu yargısı, çala kalem varılmış bir yargı değildir. Geçmişi binlerce yıla uzanan yahudi dini metinlerinin tamamını, bu metinlerden doğan Talmud, Mişna, Gemara ve Kabbala’yı, Kabbala’dan doğan Zohar Ekolü’nü ve bu ekolün efsanevi ismi İzak Luria’yı ve onun simgesel eserini iyiden iyiye incelemiştir.

Bütün bu inceleme sonucunda dönmelerin ünlü ‘mehdi’si Sabatay Zvi’nin tüm haramları helal kılan laik-mistik ‘her şey mübah’ anlayışıyla, çağdaşı Yahudi filozof Spinoza’nın laik-felsefi ‘naturalits panteizmi’ arasındaki ilişkiyi, hepsi de Yahudi olan Freud’un psikolojik, Marx’ın siyasal ve ekonomik, bizdeki ‘milliyetçilerin’ fikir babası Durkheim’in sosyolojik tezlerinin arkasındaki temel mantığı anlamakta zorlanmıyorsunuz.

Tabiî anlamakta zorlanmadığınız bir başka konu da Yahudiler’in tarihte neden bu kadar kanlı olayların muhatabı oldukları; toplu kıyımlara, sürgünlere, jenositlere ve baskılara maruz kaldıkları. Sadece ‘maruz kalmalarını’ mı?

Aynı zamanda zulümlerini, değer yıkıcılıklarını, insanlığın başına bela oluşlarını, birlikte ya da komşu olarak yaşadıkları hemen tüm ülkelerin halkları tarafından nefretle hatırlanıp ilk fırsatta üzerlerine çektikleri bu nefretin gazabına uğramalarını, başka insanlara ve uluslara karşı acımasızlıklarını da…

Ve bir de Filistin’de Filistinliler’e karşı yaptıkları katliamları… Deyr Yasin, Hayfa, Sabra ve Şatila, Beyrut, Gazze, Eriha ve Ramallah… Siyonizm’in ve Sabataizm’in (Dönmelik) ikisinin de kendisinde birleştiği ana halka, Luria’nın Zoharcı yorumudur. İsrail’in kuruluş felsefesi olan Siyonizm ve tarihleri bilinmeden Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazılamayacak olan Sabataizm, “tikun (=onarım) felsefesi” adını verdikleri bir felsefeye dayanırlar.

Bir tür Yahudi metafiziği olan bu felsefe, bizce Eski Mısır Hermetizmine aittir ve putperest bir kökene dayanır. Aslen Mısır Yahudisi olan Haham Luria da zaten bu felsefenin en ünlü yorumcusu sayılmaktadır.

Tikun felsefesine göre, âlemin yaratılışında bir miktar tanrısal ışık (=nur) kaynağına geri dönememiştir. Hatta, fizik dünyanın varlık sebebi de budur. Bu hapis kalan tanrısal ışıkların kaynağına dönmesi için sıkışıp kaldığı ‘vazonun’ kırılması gerekmektedir.

Sanırım bu felsefenin sahipleri, bu ışığın kurtarılması görevinin Yahudiler’e verildiğini düşünmektedirler. Onun için de ışığın serbest kalması için her türlü kırıp-dökme, yakıp yıkma, asıp-kesme mübahtır. O halde yakın-yıkın, dünyaya yalan söyleyin, günah işleyin, kan dökün, dünyayı zulme bulayın!.. Yani, amacınıza ulaşmak için her şey mübah, her şey helaldir.

Mesih’lik iddiasıyla çıkan Dönmeler’in lideri Haham Sabatay Zvi’nin “her şey mübah” yaklaşımı Tikun Felsefesi’ne dayanır. Konunun uzmanları onun fuhuş yaptığı bilinen bir kadınla beraberliğini de bu felsefesine bağlarlar. Sabetaycı yazar Ilgaz Zorlu da eserinde “serbest seks” dediği “mum söndü” geleneğini bu felsefeyle ilişkilendirir.

Bugün Filistin’de olanlar, “Tikun felsefesinden” bağımsız anlaşılamaz. İsrail nasıl olur da 21. yüzyılın Naziliğine soyunur? İsrail’i yönetenler nasıl binlerce insanı bir arada katlettikleri kanlı katliamlara imza atarlar?

Dün mesaj kutuma dört kare fotoğraf düştü, ABD’nin günahlarının tamamını yüklendiği korsan İsrail devletinin askerlerinin işlediği korkunç bir cinayete ilişkin…

Birinci karede bir Filistinli delikanlı görülüyor. Askerler üzerini arıyorlar, silahı yok.
İkinci karede elbiselerini soyuyorlar. Neredeyse çırıl çıplak…
Üçüncü karede, çıplak haliyle yere yatırılıp kafasına silahlar dayanmış.
Ve dördüncü kare: Otomatik silahla beyni parçalanmış, kanlar içinde bir ceset.

BEYRUT KASABI ARIEL SHARON

Bütün bu cinayetleri işleyen Siyonist İsrail’le, Türkiye’yi korsan bir biçimde halkından çalıp yöneten Sabataistler şimdi el ele. İsrail’e bir milyar dolarlık bir ihale vererek korsan devletin terörünü finanse ediyorlar. Ve biz ABD’deki Yahudi örgütü Jinsa’nın bir generalimize verdiği “LİDERLİK” ödülünün neyin liderliği olduğunu ve ne karşılığı verildiğini yeni yeni anlıyoruz. Alan Makovski’nin Washington Enstitüsü’nde hitabetme şerefinin kendisine niçin bahşedilip Yahudi İnsan Hakları örgütü “ADL”i neden ziyaret ettiğini de…

Osmanlı sonrası “uzun fetret dönemi”nde olan bitenlerin hiçbirinin hesabı görülmedi. Hafızasıyla dalga geçilen bu millet, bunu da hafızasının bir tarafına kaydediyor.

MASONLUK NEDİR?

Haziran 19, 2006

İnsanlar arasında din, dil ve ırk farkı gözetmeden kardeşlik, hürriyet, eşitlik ve adalet ilkelerini savunduğunu iddia eder, Yahudi milli ve dini felsefesine bir yan felsefe olarak oluşmuştur ve Avrupa’ya taşınmasıyla Hıristiyan felsefesinden de büyük ölçüde etkilenmiştir fakat temel gayesinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Temel gayesi dünyayı gelecek zaman da var olacağına inandıkları bazı olaylar için ,kontrol altına almak, bir nevi ele geçirmektir. Bunun içinde insanları insan yapan ,onların benliğinin ve direncinin asıl kaynağı olan milli ve manevi değerleri bozmayı gaye edinmiştir.

Bunun yanında çağlar boyu insan hayatının büyük ölçüde kontrol edicisi halini almış Ekonomik, Siyasi ve Toplumsal olayların kontrolünü de ele geçirmek amaçları arasındadır. Bunun için Masonluğun hedef kitlesi üst düzey kesimdir.

Bu üst düzey kesimin önemli bir dilimi Mason dayanışması ve maddi menfaatler uğruna , bu gurubun üyesi olmuş iş çevreleridir. Bu çevreler tepeden gelen emirlere uyarak dünya ekonomisinin tek elden yönetilmesine araç olurlar.

Diğer bir dilim ise Siyasilerin dilimidir, ki ekonomik ve toplumsal olayların en etkili kontrolü yönetici kadronun elindedir. Bir başka dilim ise MEDYA dilimidir, bu bana göre en önemli dilimdir.

Toplumsal, siyasi ve ekonomik olaylar birbiriyle daima etkileşim içindedir. Bu etkileşimi topluma yansıtan araç ise medyadır. Medyayı kontrol altına almakla toplumu yönlendirmek ,yerine göre uyutmak ve düşünemez hale getirmek, yerine göre de ayaklandırmak kaosa sürüklemek mümkündür. Çünkü insanlar gerçeği görüp duyduklarından ibaret sanma gibi bir yanılgıya sıkça düşerler. Gelecek bölümlerde masonlukla ilgili iddialarımızı tek tek ele alacağız…

Masonlukla ilgi diğer bir nokta ise ciddi bir gizlilik anlayışıdır. Bu gizlilik anlayışı Masonik sırların ve öğretilirin gizli kalmasını sağlamak. Bu yolla temel amaçlarının deşifre edilmesini engellemek istenmiştir. Masonluğun gizlilikle ilgili genel prensibini şu şekilde ifade etmek mümkündür : “Masonluk kendini her yerde hissettirmeli fakat hiçbir yerde görülmemelidir .” Ve görüyoruz ki masonluğun bu gizlilikle hedeflediği bir başka şeyde toplum üzerinde psikolojik bir etki oluşturmaktır. Çünkü İnsan Psikolojinde var olduğu bilinen ,hissedilen fakat görülemeyen, gizlenen şeylerin etkisi büyüktür. Masonik sırları saklı tutmayarak masonluğa ihanet eden kişlerin başlarının kesilip, diğer masonlara ibret olması açısından çubuklarara saplanıp sergilenişi tasvir eden bir çok resim mevcuttur. Bu tip örnekler çağımızda olmamakla birlikte, ortaçağ da sık sık yaşanmaktaydı.

Masonlara göre ise kendilerini çok daha farklı ifade ederler. Örneğin ” Masonluğa saldıranların ve masonları kötüleyenlerin en büyük korkusu, Masonluğun ne olduğunun ve ne olmadığının toplumda iyice ve açıkça anlaşılmasıdır.” sözleriyle masonluğun aslında “açıkça ve iyice anlaşılmak ” istediğini, fakat art niyetli kişilerin bunu engellediklerini ifade etmeye çalışmışlardır .

Bu söze cevabımız şu olacak. Eğer masonluk “açıkça ve iyice anlaşılmak “isteseydi, elinde ki imkanlarla bunu pek ala yapabilirdi. Fakat günümüze kadar süslü cümlelerle dolu EDEBİ(!) açıklamalarla masonluk olduğundan farklı gösterilerek hep gizlenmeye çalışılmış. Burada söz oyunlarının aslı muhatabı masonlardır, asıl onlar “açıkça ve iyice”tanınmaktan korkarlar. Bu nedenle hep gizli örgütlenirler, çoğu insan Masonluk diye bir kurumun varlığından bile habersizdir. Toplantılarını kapalı kapılar ardında yapıp gizlilikten taviz vermezler,birbirleriyle “LEMS” denilen özel işaretlerle anlaşırlar. Tüm bunlar masonluğun ne derece tanınmaktan korkan bir kurum olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle masonluk üzerlerindeki meraklı gözlerin baskısını az da olsa azaltmak için Türkiye masonları son zamanlarda göstermelik etkinlikler, sergiler düzenlemişlerdir.

Masonlar Masonluğu şöyle de tarif ederler ; “Masonluk, tüm insanların ve tüm toplumların barış ve mutluluğunu amaçlayan, bireylerin bu yolda ilerlemelerini sağlayan bir sistemdir.” Yukarıda insanlık,dünya vatandaşlığı ve enternasyonalizm gibi ülküleri benimsediği, Masonların barış ve mutluluk için çalıştıkları öne sürülüyor.

Uygulamada ise masonlar sadece aynı teşkilat mensuplarını kardeş görür ve ancak aynı teşkilata bağlananlara yardımcı olurlar,burada hedeflenen insanlığın değil masonluğun mutluluğu ve barışıdır. Masonlara göre masonluğun birbaşka amacı ise; ” Özgür düşünceli, iyi ahlâklı, bilgili, erdemli, kendi toplumlarını ve insanları seven, onların evrimsel doğrultuda gelişmeleri ve mutlulukları için özveriyle çaba gösteren, adaleti öncelikli tutarak savunan, kendi sahip oldukları değerleri başkalarına da kazandırmaya çalışan insanların giderek daha çok sayıda yetişmelerinin sağlanması.”olarak ifade edilir.

Yukarıdaki sözlerle şunu da anlıyoruz ki masonluk çok sayıda edebiyatçıya sahip .Tüm toplumca taktir edilen bir çok değer burada süslü cümlelerle masonluğun amacına dönüşmüş. Gerçek ise bundan çok farklıdır.

Cümle cümle ele alalım. Özgür düşünceden bahsediliyor, yıllarca masonluk tabiri ile “tıpkı bir küp taş gibi yontulmuş”, kontrol altına alınmış,şekillendirilmiş, masonluğa uygun olmayan düşünceler(!)den arındırılmış beyinlerin özgür düşünceli olduğundan bahsedilmesi mantık dışıdır. Masonlukta özgürlük insanın manevi ve milli kimliğinden “bağımsız kalarak” kendini masonik değerlere bırakması, her zaman önceliği masonik değerlere tanımasından ibarettir.

İyi ahlak, bilgi ve erdemden bahsedilir, bunlar tüm insanlarca takdir edilen değerler olduğu için, burada cümleyi süslemek için kullanılmıştır. Günümüzde masonluk maddi menfaatleri amaç edinmiş, politik,ekonomik ve kişisel hırslarına kapılmış, insanların topluluğudur. Zaten masonluk kurumu da “Maşa olarak ” kullanabileceği kişileri kabul eder. Hiç bir zaman bir kasap, manav, ilkokul öğretmeni mason olamaz, ne derece ahlaklı, bilgili, erdemli olursa olsun. Fakat bunun yanında bir holding patronu yada politikacı, ne kadar pis meziyeti olursa olsun mason olabilir. Buradan da şu sonucu çıkarabiliriz ki Masonluk menfaatlerine uygun kişiler seçer, kişiler menfaatleri için mason olur.

“Kendi toplumlarını ve insanları seven, onların evrimsel doğrultuda gelişmeleri ve mutlulukları için özveriyle çaba gösteren” ifadesi ise başlı başına çelişkidir, çünkü mason kardeşliği, masonik amaçlar her zaman milli, manevi toplumsal anlayışın her zaman önünde tutulur . Dil ve ırk ayrımı yoktur sözlerine karşılık mason localarında bilhassa Yahudilerin ve dönmelerin en önemli mevkilerde bulunduğu görülmektedir. Türkiye masonluğunun temellerini Selanikli sabetaycılar(gizli yahudiler) atmışlardır. Bu günde sabetaycılar ve masonlar arasındaki dayanışma devam etmektedir, bu hal yahudilik ve masonluk ilişkisini gözler önüne seren örneklerden biridir.

Hazırlayan: Abdülhamit Ergüler

KAYNAKLAR:
YENİ REHBER ANSİKLOPEDİSİ 13. CİLT TÜRKİYE GAZETESİ İSTANBUL 1994 SF 279-280 – MEYDAN LAROUSSE 13. Cilt 214-15-16. Sayfa -T.BIRITANNICA 12.CİLT 1993 92-93 HÜRRİYET – YENİ MASONİK DÜZEN-HARUN YAHYA – YAHUDİLİK VE MASONLUK- HARUN YAHYA -DÜNYA VE TÜRKİYE’DE MASONLUK VE MASONLAR -İLHAMİ SOYSAL Yayınları İstanbul 1980 -İNTERNET ÜZERİNDEN GAZETE ARŞİVLERİ -YERLİ VE YABANCI BİR ÇOK MASONİK SİTE – ANTİ-MASONİK SİTELER

Ötüken.Net http://www.kocakurt.gq.nu llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

İttihat ve Terakki’nin Masonlukla Bağlantısı

Gizlilik Dönemi

BU SİTEYE

VERİNİZ

“Komplocular (Jön Türkler), kısa zamanda etkinlik merkezi Selânik’te kurulu diğer bir kuruluştan, Masonluk’dan, yararlanabileceklerini düşündüler…Mason locaları bu şehirde, açıktan açığa olmasa bile, kesintisiz çalışmaktaydılar ve aralarında Abdülhamit’in devrilmesini sevinçle karşılayacakların sayısı hayli kabarıktı.”

“Dolayısıyla, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyeleri, Selânik mason localarının davaları için biçilmiş kaftan olduğunu kısa zamanda farkettiler. Anlaşılan Cemiyet, mason localarının hemen hepsini toplantı yeri olarak kullanmış, masonlardan çoğuna kendi davalarını kabul ettirmiş ve masonların yeni adayları denemek için uyguladıkları yöntemlerin çoğunu benimsemişti. Öte yandan, Selânik masonlarıyla karşılaşmaları sonucu, Cemiyetin çalışmalarının hız kazandığı da anlaşılmaktadır.” (E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli)

“Önce, Ramsaur’un Masonluk’tan yararlanmanın Cemiyet’in kuruluşundan sonra düşünüldüğü fikrine katılmadığımıza işaret etmeliyiz.. ..Vardığımız kanı, daha Cemiyet kurulmadan, Masonluk içinde bunun fikriyatı yapılırken, localardan nasıl yararlanabileceği düşüncesinin belirmiş olduğu yolundadır. Cemiyete alınanla Masonluğa alınan arasındaki farklar, giriş farklılıkları, Cemiyet’in karma yapısı (mason olan ve olmayan), gizli evrakın büyük bir güvence altına alınması, özellikle Cemiyet’in bazı şubelerine hafiyelerin sızmasına karşılık bunların hiç tehlikeye düşmemesi, önceden tasarlanmış ve mükemmel bir örgütlenmenin gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. Bu da mason localarının görevlerinin önceden saptanmasıyla mümkündü.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“…Selânik’te oturanların Masonluğu çekici bulmalarına şaşmamak gerek. Çeşitli millet ve inançlara sahip liberal düşünceli, eğitim görmüş kişilerdi Selânik’liler, oysa Türkiye’deki mutlakiyetin dünyada bir eşi yoktu. Masonluk ya da benzeri bir örgüte yaklaşmaları çok normaldi. Selânik’te bir çok Musevi vardı ve bunların çoğu masondu. Bu da Masonluğu “Uluslararası Yahudilik” yoluyla dünyaya hakim olma çabası olarak yorumlayanlar için kuşkulu bir durum yaratıyordu.”

“Sonuç olarak, Jön Türk hareketini masonların ve Musevilerin hazırladıkları “dünya ihtilâli” nin bir parçası olarak niteleyen yayınların sayısı hayli kabarıktır.” (E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli)

“Kesin olarak söyleyebiliriz ki, Türk ihtilâli, hemen hemen tümüyle bir mason-Musevi komplosudur.”
(The Morning Post (London 1920), The Cause of World Unrest)

“Jön Türk hareketi, İtalyan Büyük Doğusu’nun yönetimi altındaki Selânik mason locaları tarafından başlatılmıştır ve aynı makam daha sonra Mustafa Kemal’in başarıya ulaşmasına da yardımcı olmuştur.”
(Nesta H. Webster, Secret Societies and Subversive Movements)

“1900 Yıllarında Fransız Büyük Doğusu, Abdülhamit’in devrilmesine karar verip, gelişmekte olan Jön Türk hareketini bu yöne çevirmiştir.” (Friedrich Witchl, Weltfreimaurei, Weltrevolution, Weltrepublik)

“Mustafa Kemal Vedata (?) locasına alınmıştı. Kendisini hoşlanmadığı bir hava içersinde buldu. Loca, uluslararası Nihilist bir örgüte bağlıydı. Yahudilere baskı yapan Rusya’nın kötülüğünden, Yahudilere zengin olma imkanlarını tanıyan Viyana’nın iyiliğinden söz eden hiç bir millete mensup olmayan adamlar vardı etrafta. Bunlar kaypak, güvenilmez, renkleri belli olmayan kişilerdi. Mustafa Kemal,…yıkıcı yeraltı faaliyetlerinde bulunan uluslararası bir takım örgütlerin ağına düştüğünün farkındaydı, ama bunların mahiyetini tam olarak bilmiyordu. Mason törenlerine de aldırdığı yoktu, bunlardan alayla sözediyordu.”
(Harold Armstrong, Grey Wolf: Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator)

“Hareketin asıl beyinleri Yahudi ya da Dönmelerdi. Selânik’in zengin Dönmelerinden ve Yahudilerinden, Viyana, Budapeşte, Berlin’deki uluslararası kapitalistlerden mali yardım görmekteydiler.”
(R. W. Seton-Watson, The Rise of Nationality in The Balkans)

“1908 İhtilâlinin hazırlanışında masonlara daha fazla pay tanımak, eldeki belgelere aykırı düşer, çünkü ihtilâlin gerçek hazırlayıcıları olan Üçüncü Ordu subaylarının hepsinin mason olmadığı muhakkaktı; Selânik’teki bütün Jön Türklerin Masonlukla ilgisi olduğu iddia edilemez. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1908′de gücünü, Selânik çevresindeki kırsal kesimden almaktaydı ki, Masonluk buralarda hiç de etkili değildi.” (E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli)

İttihat ve Terakki’yi kontrol eden kişiler, kendilerini mason localarının karmaşık ritüellerinin perdesi ardına gizlemekteydiler.” (Harold Armstrong, Grey Wolf: Mustafa Kemal, An Intimate Study of a Dictator)

“Topluluk, yüzyılın başlarında kurulmuş olan İtalyan Carbonari cemiyetini örnek alarak örgütlenmiştir….Napoli’de geçirdiği günlerde, İbrahim Temo, bir arkadaşı eşliğinde bir mason locasını ziyaret etmiş ve Carbonari’nin İtalya tarihindeki rolü ve örgütlenmesi üzerine bilgi edinmişti ki, daha sonra, Türkiye’de benzer bir gizli cemiyet kurmaya karar verdiğinde, bu ziyaretin etkisi görülecektir.”

“Daha sonra “İttihat ve Terakki” olarak anılacak olan, ancak o zamanlar “Terakki ve İttihat” adını taşıyan ilk Jön Türk örgütlenmesi üzerinde Carbonari etkisi, üyelerin birbirlerini ancak kesirli sayılar olarak tanımalarında en belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kesirler, örgütün her hücresine ve hücredeki her üyeye birer sayı vererek elde edilmekteydi…Örnek olarak, yedinci hücrenin beşinci üyesi “5/7″ olarak tanınmaktaydı. Hareketin kurucusu olan İbrahim Temo “1/1″ idi.” (E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli)

“Baskının arttığı yerde özgürlükler konusunda konuşabilmek için gerekli ortamı Masonluk sağlamaktadır. Örgütün şemsiyesinin altındaki gizlilik ve art düşüncelerden arınmış şekilde konuşup dinleme olanağı güven verir. Türkiye’de de böyle olmuştur. Ancak burada, ırkların ve siyasal hedeflerin çeşitliliğinin mason çalışmaları için aşılmaz bir engel olduğu sanılıyordu…Oysa Masonluk ırk ve din farkına rağmen insanları birleştirmeyi amaçlıyordu.”

“Bütün bunlara rağmen, 1903′te Makedonya’da Sultan’ın baskısına tepki gösteren Jön Türklerden bazı masonlar Selânik’te partilerinin merkezini kurmayı başardılar. Jön Türk komitesinin propogandası Selânik’ten ülkenin her köşesine, vatanseverlikle dolu beyannameler yağdırdı ve gerçek Osmanlıları ülkeyi meşruti bir rejime kavuşturmak için savaşmaya çağırdı….Ve sonunda 24 Temmuz 1908′de ihtilâl patlak verdi.”
(Albert Emanoel Karasso, Rivista Masonnica’da Aralık 1913′te yayınlanan makale)

“Baruh Kohen adındaki Volter’ci, özgür fikirli bir düşünür, 1880′den 1905′e kadar, Selânik’te bir havari gibi, fikir özgürlüğü vaaz etti. Havariliğini bazı arkadaşları ile kurduğu, İskoç Ritine bağlı bir İtalyan mason locasında sürdürdü. Bu loca bir kaç yıllık faaliyetten sonra kapandı. 1901 Kasım’ında “Macedonia Risorta” adıyla yeniden açıldı ve her inançtan insanları içinde topladı. İttihat ve Terakki’ye yataklık eden loca budur.”
(Joseph Nehema, Histoire des Israelites de Salonique)

“Selânik’te, 1903 Yılında tek olan “Macedonia Risorta” nın yanına, 17 Eylül 1904′te Fransız “Veritas”, 1906′da İtalyan “Labor et Lux”, 1907′de Yunan Büyük Doğusu’na bağlı “Philippos”, İspanyol Büyük Doğusu’na bağlı “Perseverencia” ve Romanya Milli Büyük Locasına bağlı “Steaoa Saloniculiu” locaları kuruldu.”
(Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Veritas’ın üyelerinin …..arasındaki en ilgi çekici kişi, Selânik’in en etkili Türkçe gazetesini kurmuş olan Fazlı Necip idi. İttihat ve Terakki’nin gizli faaliyetlerine aktif olarak katılıyordu. 1908 Temmuz’unda Cemiyet tarafından Selânik’teki eylemleri ve propogandayı düzenlemekle görevlendirilmişti.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Balkan’lardaki subaylardan en az ikibini İttihat ve Terakki’ye üyeydi.” (Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa)

“Osmanlı ordusundaki 7000 subaydan 5000′i İttihatçıdır.” (Eugene Lautrier, Figaro Gazetesi (11 Ağustos 1908)

“1909 Yılından itibaren, mason tartışması gündeme geldiğinde her İttihatçının mason olduğu şeklinde abartmalar bol keseden piyasaya sürülmüştür. Bunda bir gerçeklik payı olduğunu sanmak safdillik olur.”
(Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“İttihat ve Terakki üyelerinin pek azı masondu. Zaten, ihtilâl sadece masonlara dayansaydı asla başarılı olamazdı.” (Sir Edwin Pears, Forty Years in Constantinople 1873-1915)

“Devrim öncesinde İttihat ve Terakki’nin ünlü ve ünsüz isimlerinden hangileri aynı zamanda masondu? Çok belirli isimler dışında kesin bir liste vermek mümkün değil. Talât (Paşa), Cavid, Manyasizade Refik, Mithat Şükrü, Naki, Kazım Nami, Cemal (Paşa), Hüseyin Muhittin, Faik Süleyman (Paşa), İsmail Canbolat hemen söylenebilecek isimler.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Emmanul Karasso Efendi’nin hayatı güzel bir örnektir. Selânik’li bir Yahudi olan Karasso “Macedonia Risorta”nın Üstad-ı Azâm’ı idi ve Jön Türklere mason localarında toplanmayı önerenin o olduğu söylenir.”
(E. E. Ramsaur, Jön Türkler ve 1908 İhtilâli)

“İttihat ve Terakki ile Masonluğun bağını kuran ve bunda önemli rol oynayan üç kişinin yaşam öykülerini incelersek, belki bu bağın niteliğine bir ışık tutabiliriz. Bu üç kişi, sonradan sadrAzâm olan Talât Paşa, Emanoel Karasso ve Manyasizade Refik Bey’lerdir.”

“…Üç mason-İttihatçı öncü arasında,…Masonluğa en ilkesel yaklaşıma sahip olanın Manyasizade olduğu söylenebilir. Ancak devrimciliğinin eylemci niteliği, masonluğunu çok ikinci planda bırakmıştır. Talât, kuşkusuz herşeyden önce devrimciydi, onda Masonluk Manyasizade’den de geri kalır. Karasso ise öncelikle masondu, ama kendi locasını İttihatçılara yataklık için açmakla o da ilk ikisinin çizgisine gelmiş oldu.”
(Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Cemiyetin gizli toplantılarından bir çoğu “Macedonia Risorta” locasında yapılmıştır. Fransa Büyük Doğusu’ndaki bir belgeye göre E. Karasso ihtilâlden önceki iki yıl boyunca cemiyetin gizli arşivlerini locada saklamayı kabul etmiştir.” (Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk)

“Jön Türkler Makedonya garnizonlarındaki subaylar arasında yandaşlar bulmaya ve bir örgüt kurmaya başlayınca, …ünlü Emanoel Karasso efendinin tavsiyesiyle Yahudi locaları onlara kapılarını açtılar. Talât, Cavit, Dr. Nâzım, Bahattin Manastırlı ve daha bir sürü önemli Jön Türk böylece farmason oldular ve güven içinde, ismen İtalyan ya da İspanyol olan evlerde suikastlarını hazırladılar.”
(İngiliz Arap Bürosu Raporu, Arap Bulletin No.23 (26 Eylül 1916), Notes on Freemasonry)

“Cemiyet’in üyeler arası işaret ve parola sistemi ile üye giriş töreninin mason örneğini andırdığı ileri sürülmüştür. Gözü bağlı götürülüş, simgesel davranışlar, karanlıkta mesaj veren sesler, maskeli insanlar mason tekris töreninden esin almış olabilir. Ya da birbirini tanımak için sağ eli göğse koyup hilâl işareti yapmak da …Masonlukla bağlantılı görülebilir. Ancak iki kurumun hedefleri arasındaki büyük farkı göz ardı etmek olası değildir. Birinin teorik olarak evrensellik iddiasına karşılık, Cemiyet vatanseverliği ön planda tutmuştur. Giriş yemini, bayrak üstündeki Kur’an ve tabancaya el koyup “vatanı kurtarmak ve yükseltmek için icabında hayatını feda etme” sözünü içerir. Ayrıca, yine Masonlukla bağdaşmayacak, “yeminden dönmenin cezasını kabul” şartı vardır. Üyeler, hainler hakkında Cemiyet’in vereceği kararları infazı ve kendi haklarında verilebilecek karara da kanını helâl etmeyi bu yeminle peşinen kabul ederler. Bunlar kanıtlıyor ki, Cemiyet localardan tamamen farklıdır ve onları belirli bir amaç için kullanmaktadır.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

Açığa ve İhtilâli
“Padişah 23 Temmuz akşamı, …anayasanın yeniden yürürlüğe konması ve meclisin toplanması için gereğinin vilâyetlere bildirilmesi yolunda Dahiliye Nezaretini görevlendiren iradeyi çıkardı. Ve bu telgraflarla her tarafa bildirildi.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“…24 ve 25 Temmuz’da Selânik’te yapılan büyük gösteriler sırasında bütün obediyanslara bağlı masonlar yanyana bayrakları ile sokaklarda yürümüşler ve herkesce vatanın kurtarıcıları arasında alkışlanmışlardır. Aralarında en fazla alkış alanlar, başta Emanoel Karasso olmak üzere, Macedonia Risorta locasının üyeleriydi. Programda Karasso’nun bir nutku da vardı” (Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk)

“Jön Türklerin anayasaya doğru ilerlemesinde, Doğu’nun kapılarında yeşeren mason localarının tahrikleri az rol oynamadı.” (Giornale d’Italia (31 Temmuz 1908)

“…Jön Türklere destek veren Masonluk oldu. Selânik’teki mason locası Jön Türklerin genel merkezi oldu. Ordunun davaya kazanılması, para toplanması, Paris, Londra, İsviçre, İtalya ve dünyaya yayılmış sayısız sürgünün liderliğe gelmesi hep orada hazırlandı…Yazışmalar, mücadele kasası, üyeler ve komitelerle ilişkiler hep Selânik locasının kontrolundaydı. İttihat ve Terakki’nin liderlerinden biri olan Enver Bey haber ve mektuplarını localardan alıyordu…Selânik locası, bu tarihi anın temelini ve kıymetli belgesini oluşturan İttihat ve Terakki arşivini güvenli bir yere yerleştirmekle görevini tamamlamış oldu.” (Giornale d’Italia (12 ağustos 1908)

“Artık İttihatçı-mason bağlantısı sır olmaktan çıkmıştı. Le Temps gazetesi yazarı Jean Rodes’in Manyasizade Refik Bey’le yaptığı bir söyleşi (20 Ağustos 1908) konuya tam açıklık kazandırdı.”
(Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Masonların, özellikle İtalyan masonlarının bizi mânen destekledikleri bir gerçektir. İki İtalyan locasının, “Macedonia Risorta” ve “Labor et Lux”, büyük yardımları dokundu, bize toplantı yeri sağladılar. Bize sığınak teşkil ettiler. Localarda mason olarak toplandık; zaten aramızda hayli mason vardı, ama asıl örgütlenmek için toplanıyorduk. Beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın çoğunu da bu localardan seçtik, çünkü adaylarla ilgili soruşturmalarda masonlar çok titiz davranıyorlardı, eleme işlemini hemen hemen tümüyle üzerlerine almışlardı.”
(Le Temps Gazetesi (20.08.1908), Manyasizade Refik Bey ile röportaj)

“Abdülhamit’in karşısındakilerin farmasonlar olduğu gürültüsünün kopması pek çok Türkte mason olma arzusunu yarattı ve ülkede Farmasonluk hiç bir zaman rastlanmadığı bir gelişme gösterdi.”
(Sir Edwin Pears, Forty Years in Constantinople 1873-1915)

“Mevcut Alman ve İngiliz locaları Jön Türklere el koymazdan önce, onları Fransa bayrağı altında toplamamız gerekiyor. Bu bakımdan acilen Istanbul’da bir loca kurulmalıdır. Alman politikasının kötü etkilerini bildikleri için bize canı gönülden iltihak edeceklerdir.”
(Grand Orient de France arşivleri, Prrodos locası üyesi Marakyan’ın 27 Temmuz 1908 tarihli mektubu)

“Kuşkusuz o andaki rağbet doğrudan Masonluğa değil, İttihatçıların bulunduğu mason localarınaydı. Nitekim Dumont herkesin Macedonia Risorta locasına girmeye çalıştığını belirtiyor.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Jön Türklerin uyguladıkları fikirlerini aldıkları kaynak Kilise değildir. Dinci ve Kral’cı Fransa’nın değil, demokratik ve masonik Fransa’nın fikirleridir. Jön Türklerin çoğu masondur ve siyasal ilkelerini çıkardıkları kaynak da localardır.”
(Acacia (Fransız Mason Dergisi) Kasım 1908 sayısı)

“İttihatçıların Selânik düzeyini bırakıp bütün ülke boyutunda bağımsız Masonluk düşünmelerinde mutlaka Devrimle birlikte karşılaştıkları şu veya bu ülkenin obediyansına katılma önerileri etken olmuştur…Bağımsızlıklarına aşırı bir tutkuları vardı. Kuşkusuz bu Masonluk konusunda da geçerliydi. Fra nsızın, İngilizin ya da İtalyanın etkisi altında görünmek istemiyorlardı.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

Yüksek Şûra ve Büyük Loca Kuruluşu
“Türkiye’de Türk Masonluğunun milli teşkilatını kurmak için ilk hazırlık toplantısı 1908 Ağustos ayında, yani Meşrutiyetin ilanından hemen bir ay sonra Beyoğlu’nda Splandit kahvehanesi üstündeki Tokatlıyan otelinin salonunda…yapılmıştır.”

“…İttihatçıların çabaları, Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti üzerine çalışan bir Yüksek Şûra kurulması amacına yönelikti.”

“Bu çabalar sonucunda 3 Mart 1909 tarihinde yapılan toplantıyla “Şûra-ı Ali-i Osmani” kuruldu. Bunun için Talât , Mithat Şükrü , Cavit, Rıza Tevfik, Mehmet Arif, Nesim Masliyah, Mehmet Galip, Mişel Noradunkyan, David J. Kohen, Osman Adil, Fuat Hulusi ve Asım’a, Yüksek Şûranın kurulması için gereken çoğunluğu sağlamak amacıyla 33. derece verildi. Böylece…Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti’nin Osmanlı ülkesinde en büyük yüksek ve hakim kudreti olan Yüksek Şûra Kurulmuş oldu…Şûranın kuruluşu ittihada dahil diğer Yüksek Şûralara derhal bildirildi.”
(Kemalettin Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi)

“Osmanlı Yüksek Şûrası ve daha sonra Osmanlı Büyük Doğusu’nun kuruluşunda amaç, yabancı locaların çoğalması ile, kısa bir süre sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun yabancı Masonlukların bir sömürgesi haline gelmesini önlemekti.”
(Paul Dumont, 20. Yüzyıl Başlarında Selânik’teki Fransız Obediyanslarına Bağlı Masonluk)

“9 Mart’ta Yüksek Şûra’dan patent alarak, Istanbul’da ilk Türk locası “Vatan” kuruldu. Üstadı Aziz Hasan Paşa idi ve üyelerinin çoğunluğu da milletvekilleri ve ayanlardı.” (Kemalettin Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi)

“Kendi milli ve öz obediyanslarını kurmak isteği, Yüksek Şûra’nın kuruluşu ile canlanmış, çeşitli girişimler başlamıştır. Tarihe geçen girişim ve Yüksek Şûra’nın kendi ikmal kaynağını düşünmesiyle dört ay sonra Türkiye’deki tüm localara ve masonlara hitaben yayınladığı fransızca sirkülerle, onları Osmanlı Büyük Maşrıkı’nın kurulmasına davet etmiştir.”
(Abdurrahman Erginsoy, Türkiye’de Masonluğun Doğuşu)

“Osmanlı İmparatorluğu Yüksek Şûrası,…Rit’in yegane nâzım kuvveti olmak selâhiyeti ile bütün biraderleri 13 Temmuz 1909 Salı günü sabah saat onda Galata’da Noradunkyan hanında Viktorya dö Berlin Sigorta Şirketi’nin mümessili David J. Kohen’in yazıhanesinde hazır bulunmaya davetle…Istanbul’da nizami bir Maşrık’ın (Doğu, Büyük Loca) kurulması ile Rit’in icabat ve kanunlarının uygulanmasının gerekli olması sebebiyle, aynı hissiyat ile mütehassis ve masonik kuvvet için çok hayırlı bir vazife ifasına hakişkâr olan kardeşlerin iştirak edecekleri bu içtimada Osmanlı Büyük Maşrıkı’nın tesisi ve vazifedarların seçimi hususları görüşülecek olup…..locaların ikişer temsilci göndermeleri icap etmektedir.”

“13 Temmuz’da yapılan toplantıda,….Büyük Doğu’nun hemen kurulması onaylanmakla birlikte, ileride itirazlara sebep olmamak için daha geniş bir katılımla seçim yapılması için 1 Ağustos’ta tekrar toplanılması kararlaştırıldı. Bir yandan da Büyük Doğu’nun kurulması için usulen varlığı gereken yedi locanın kuruluş ve katılma işlemlerinin tamamlanmasına girişildi.”

“…Yüksek Şûra’ya bağlı dört loca kurulmuş bulunuyordu ki, bunlar “Vatan, Muhibban-ı Hürriyet, Vefa ve Şafak” mahfilleri idi. Biraz sonra Mısır obediyansına bağlı “Resne” locasının iltihakıyla bu sayı beşe çıktı. Arkasından Fransız Maşrıkı’na bağlı Rönesans locasından ayrılan bazı biraderler “İttihat ve Terakki’nin Hakiki Muhipleri” namı altında bir Türk locası kurdular…Mısır obediyansına bağlı “Uhuvvet-i Osmaniye” locasının iltihakı da temin edildiğinden, yedi remzi loca tamamlanmış oluyordu. 1 Ağustos günü yapılan toplantıda, ilk üç remzi derecenin yegane nazım kudreti olarak Maşrık-ı Azâm-ı Osmani unvanıyla bir Büyük Loca’nın tesisine karar verildi.”
(Kemalettin Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi)

“Formaliteleri tamamlamak için gereken, Yüksek Şûra ile Büyük Doğu arasındaki ilişkileri ve karşılıklı yetkileri düzenleyen konkordato da 1 kasım 1909 günü Amir-i Hakim-i Azâm (Prens Aziz Hasan Paşa) ve Üstad-ı Azâm (Talât Paşa) arasında imzalanmıştır.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“31 Mart olayında Masonluğun etkisi pek zayıftır. Çok başka sebeplere dayanan “din elden gidiyor” feryadına pek sınırlı bir gerekçe oluşturur. Ciddi olarak Masonluğa tepki, 1909′un ikinci yarısından sonra – Osmanlı Yüksek Şûrası ve Büyük Doğusu’nun kuruluşlarının ardından – kısmen iç iktidardan pay alamayanların kızgınlığı ve kısmen de dış çıkarcı çevrelerin (Mısır’ın elden çıkacağı korkusu içindeki İngilizler) kışkırtmaları ile belirgin hale gelir. Bu iki çevre,

Masonluğu Siyonizm ile özdeşleştirerek İttihatçıları yıpratmanın ve devirmenin yollarını ararlar.”
(Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

Sonuç
“…Dünyadaki sayılarla karşılaştırıldığında, bunun (mason sayısının) son derece sınırlı bir yapı oluşturduğu görülür. Buna karşılık, masonlar işgal ettikleri mevkilerle çok etkili bir kadro oluşturmaktadırlar.”

Orhan Kologlu

Orhan Koloğlu

“Yine de, ülke yönetiminin salt bir mason ağının elinde bulunduğunu iddia abartma olur…(1908-1913 arasındaki beş yıllık sürede) İttihat ve Terakki Cemiyeti ne ülke yönetiminde, hatta ne de kendi örgütü üzerinde tam bir kontrola sahip değildir….İttihat ve Terakki’nin tam iktidarı …1913′ten sonra başlar ve 1918′in üçüncü çeyreğine kadar beş yıl sürer.”

“…1908-1913 arasında, Cemiyetin yönetimi sivil kanadın elindedir. Masonluğun ulusal düzeyde örgütlenme çabaları da bu döneme rastlar, ama bu dönem tamamlanmadan 1912′de durgunluğa girer….1912′de Balkan savaşı çıkıncaya kadar, İmparatorluğu, çeşitli unsurların (ulusların) işbirliğiyle (İttihad-ı Anasır ile) ayakta tutmanın mümkün olacağına inanılıyordu…1913-1918 arasındaki tam iktidar döneminde yönetimde ağırlık askeri kanattadır. İşin ilginci, İttihatçıların iki mason sadrazamının (Sait Halim Paşa ve Talât Paşa) aralıksız beş yılı doldurmalarına ve yine Cemal Paşa ve Cavid Bey gibi mason nazırların çok etken olmasına karşılık, bu ikinci dönemde Masonluk çok durgundur. Üstelik, Dünya Savaşı sırasında, Masonlukla hiç bağdaşmayan bir eylemin, “Cihad-ı Ekber” ilanı ile Panislâmcılığın doruğa varması, ayrıca kademe kademe Panturancılığa varacak olan Türkçülük akımının doruğuna bu yıllarda erişilmesi, İttihatçıların…hiç de Masonlukla damgalı olmadıklarını gösterir.” (Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

“Farmasonluğun, Jön Türk İhtilâlinin hazırlanması ve uygulanmasında bir rol oynadığına dair inandırıcı bir kanıt yoktur. Masonluk, dolaylı olarak da ihtilâli etkilememiş, asıl İttihatçılar Masonluktan yararlanmışlardır.”
(Jacop Landau, The Politics of Pan-Islam Ideology and Organization)

“Masonluğun, İttihat ve Terakki üzerinde bazı etkileri olmuşsa da, İttihat ve Terakki-Masonluk ilişkisinde başlıca güdü, Masonluğun istibdat ortamında özgürlükçülere güvenli bir çalışma ve örgütlenme ortamı sağlaması olmuştur. Yani, daha çok İttihatçıların Masonluğu araç olarak kullanmış olmaları söz konusudur.”
(Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki)

“Jön Türkler, Avrupa’da tartışılmakta olan fikirlerin popülarize edilmiş şekillerinin etkisi altında kalmışlar ve büyük teorisyenlerle halk arasında mutavassıt rolünü oynayan ikinci derecede düşünürlerin görüşlerini kendi fikirlerine intikal ettirmişlerdir…Uzun zaman fikirsizlikten kendileri de şikayet ettikten sonra, …ihtilâlci muhitlerin dışında geliştirilmiş bazı siyasi ve sosyal dünya görüşlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır.”
(Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1908)

“…İtalyan filozofu Croce’nin 1910′larda İtalyan Masonluğunu değerlendirişi….:
“Masonluğun doktriner içeriğine ve idealinin zaafına bakınca, herşeyi soyutladığını ve basitleştirdiğini farkederiz. Tarih karmaşık, felsefe zor, bilim kesin sonuçlara olanak vermez, ahlak ise çelişki ve kuşku ile doludur. Masonluk bütün bunları akıl, özgürlük, insanlık, kardeşlik, hoşgörü adına zaferle aşıyor. Ve bu soyutlamayla, bir bakışta iyiyi kötüden ayırabileceğini iddia ediyor, olayları ve insanları dış görünümleri ve formüllerle sınıflandırıyor. Tüccarlar, küçük meslek erbabı, ilkokul hocaları, avukatlar için en mükemmel kültürdür, zira ucuz kültürdür. Ama ruhun, toplumun, gerçeğin sorunlarını derinleştirmek isteyenler için pek kötü bir kültürdür Masonluk. Sadece fikren değil, moral açıdan da kötü.” (A. A. Mela, Storia della Masonneria dall’Unita alla Republica)

“Croce’nin fazla basitleştirici ve kolaycı bulduğu Masonluğun, fikirlerin popülarize edilmiş şeklinden ileri gidememiş olan İttihatçıların doktrin ihtiyacını ilk adımda karşılaması doğaldı. Gerçekten akılcılık, özgürlük, insanlık, kardeşlik ve hoşgörü İttihatçıların da işini görecek, Osmanlı’yı parçalamadan vatan ve devleti kurtarmanın formülü olabilecekti. Özellikle Masonluğun savaş ve şiddete karşıtlığı, İttihatçıların da işine uygundu. Böylece, “Anasır” arasında birleştiricilik, bütünleştiricilik rolünü üstlenebilirdi…Masonluğun temsil ettiği beynelmilelciliğin (Balkan Savaşı sayesinde) iflâsıyla “İttihad-ı Anasır” suya düşünce, İttihatçılara ulusçuluğa yönelmekten başka seçenek kalmadı.”
(Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar)

Derleyen: Thamos (GEOMETRI)

SABETAYCILIK VE MASONLUK

Haziran 19, 2006

Masonluğun ikrara dayalı gizli örgütler içinde,tarih boyunca kendisinden ençok söz edileni olduğunu belirtmek herhalde onun değer ve önemini abartmak olarak görülemez.O kadar ki belkide hiç bir örgüte nasip olamıyacak bir kaderi vardır,hem doğuda ve hemde batıda etkili olmuş,pek çok ülkede siyasi,toplumsal ve ekonomik olaylardan sorumlu tutulmuştur(1)
Bilindiği gibi masonluk kökenini eski medeniyetlerden ve özellikle de ortadoğunun kadim kültürlerinden almış felsefi bir harekettir.Ana prensibi hiç bir ayrım gözetmeksizin üyeleri arasında dünya kardeşliğini sağlamaktır.Fakat her inanca açık olması,serbest düşünceleri desteklemesi(2) ve hiçbir etnik ayrım gözetmemesi nedenleriylede özellikle tek sesli kültürler tarafından dışlanmış ve adeta afaroz edilmiştir.Nitekim Türk milliyetçiliğinin de çok uzun bir süre masonluk ile uğraşması ve bunu bir tehlike olarak algılanmasınında temel nedeni bundan kaynaklanmaktadır.
Ondokuzuncuyüzyılda Osmanlı ülkesini etkisi altına alan milliyetçi ve özgürlükçü akımlarla beraber batılı kavramların imparatorluk içinde yaygınlaşmış olduğunu görmekteyiz.Fakat bu kavramların tartışılabilmesi herşeyden evvel bunları kavrayabilecek bilgi seviyesindeki insanların varlığı ile mümkün olacaktı.Bu da her açıdan devletin farklı kültürleri bünyesinde toplayan ve etnik olanın dışlanmayacağı kent merkezlerinde yenilikçi fikirlerin yeşermesine yol açacaktı.Üstelik böylesine bir siyasi merkezin baskıcı bir devlet yönetiminin otoritesinin giderek azaldığı bir noktada olmasıda çok daha özgürlükçü bir yapının varlığını da beraberinde getirecekti.İşte o yıllarda İmparatorluğun batıya açılan penceresi durumunda gözüken Selanik şehrinin hem başkentten uzak olması,hem bünyesinde çok sayıda etnik unsuru barındırıyor olması sonucunda çok önemli bir siyasi rolü üslenmesi belkide kaçınılmaz bir zorunluk olarak onu ortaya çıkarmıştır.
Osmanlı siyasasında bu yıllarda ortaya çıkan ve gelecekte imparatorluğun kaderini etkileyecek olan üç önemli örgütün -ki bunlar masonluk,ittihat ve terakki ile tarikatlerdir- de merkez üslerinin Selanik olması doğal bir sonuç olarak karşılanmalıdır.
Selanik’in bu farklı konumuna bir de merkezin kent üzerinde yeterince denetim kuramaması eklenince yaşanılan olayların boyutu bizleri şaşırtmamaktadır.Kent halkını oluşturan bulgarlar,yahudiler,müslümanlar ve bugüne kadar her zaman resmen varlıkları gizlenen sabetaycılar kendi aralarında birtakım birliktelikler oluşturmuşlardı.Milliyetçi akımların giderek yayıldığı dönemlerde yahudiler ve sabetaycılar adeta sudan çıkmış balığa dönmüşlerdir. Çünkü genel olarak Osmanlı Siyasal hayatında bu unsurlar diğer etnik gruplardan farklı olarak her zaman burjuvazinin temsilcisi olarak ticari egemenlik peşinde olmuşlar ve daima iç siyasi çekiş melerden uzak kalmışlardır.Fakat II.Abdülhamid yönetimine karşı giderek güçlenen ve milliyetçi karaktere sahip akımların bu topluluklar üzerinde de etkili olması kaçınılmazdı.Bu dönemde Sela- nik’te kurulan siyasi organizasyonlarda masonluğun özel bir ehemmiyeti vardır.Ordu ve tarikatlerin aksine müslüman olmayanların- da rahatlıkla kabul edildiği mason localar belki de Osmanlı toplumlarının demokratik ve özgür bir atmosferi yaşayabilecekleri tek kurum olarak karşımıza çıkmaktaydı.
Sabetaycılar Yahudilik ve Müslümanlık içinde tamamen kendine özgü dinsel karakterli bir hareket olduğundan her zaman ve her şekilde her iki topluluk tarafından da dışlanmıştı.19.yy a gelindiğinde sabetaycı teoriye bağlı üç cemaatin varlığı bilinmektedir. Karakaşlar, Kapan cılar ve Yakubiler( 2 ).Her üç cemaatte de Sabetay Sevi’nin radikal fikirleri etkin olmakta ise de bu yıllarda artık gençler arasında dinsel baskıların etkisiz kaldığı görülmektedir.O kadar ki İbranice hemen hemen kaybolmuş, İspanyolca ise giderek yerini Türkçeye bırakmaya başlamıştı (3). Bununla beraber yinede dış evlilikler yapılamadığı için cemaat üyeleri kan bağı olarak her zaman yahudi karakterlerini muhafaza etmekteydiler.
V.Murat’ın mason olması nedeniyle daha başlangıçta Abdülhamid bu teşkilata karşı soğuk yaklaşmaktaydı.1908 İhtilaline dek geçen dönmede belirli tarikatler(4),İttihat ve Terakki ile masonların eylemleri oldukça etkiliydi.Sabetaycıların da masonluğa intisap etmeleri Selanik’te kurulan localarda olmuştur.
Selanik kenti 20.yyın başlarına gelindiğinde fevkalade yüklü bir mason faaliyetine konu olmuştur( 5 ).Konsolosluklar tarafından korunmaları sayesinde de Osmanlı aydınlarının özgürlükçü hareketleri için korunma yeri durumundaydılar,kent sosyal yapısı itibariyle masonluğun yerleşmesi için her olanağa sahipti( 6 ).
Yüzyılın başında Selanik’te sadece İtalyan Grand Orienti’ne bağl Makedonya Risorta Locası mevcutken 1904 te Veritas,1906 da Labor et Lux,1907 de Philippos ve Persevencia localarının kurulduğunu görmekteyiz(7)Veritas Locası’nın 1904 teki tüm üyeleride museviydi(8) Bu durum aslında bize şunu göstermektedir,Osmanlı siyasi hayatında meydana gelen tüm çalkantılarda museviler tarafsız kalarak,devlet için bir sorun yaratmamışlardır.Fakat özellikle 1908 Meşrutiyeti öncesindeki otoriter idarenin varlığı ve meşrutiyet sonrasında ki İttihat ve Terakki Yönetimi’nin yol açtığı bunalımlar gerek musevileri ve gerekse aynı sosyo-kültürel özelliklere sahip olan sabetaycıları bir takım tenakuzlarla karşı karşıya bırakmaktaydı.Bu cemaatlerin üyeleri özellikle birkaç yabancı lisan konuşabilmelerinin de etkisiyle ticari ilişkiler kurdukları Avrupa ülkelerindeki gelişmişlik ve toplumsal farklılaşmayı görmekteydiler ve her yönüyle doğunun yüzlerce yıllık sefalet ve tembellik dolu yaşantısınında sonuçta bir çöküntüye yol açacağınında bilincindeydiler.Bu nedenlerden dolayıdır ki sabetaycı ve yahudi aydınlarının localarda yer alması bir kurtuluş ümidi aramak olarak telakki edilebilir.
Bu çalışma hazırlanırken ağırlıklı olarak Paul Dumont’un Fransızca olarak kaleme aldığı bir çalışmasından faydalanılmıştır (9),orada genel olarak mason localarının Türk üyeleri konusunda ki baz bilgilerin belki bilerek ve belki de bilmeyerek (10)çarpıtıldığı kanaatindeyim.Örneğin Veritas locasına ilişkin yer alan bir ifadede yazar “…Veritas Locası’nın müslüman üyelerinden en dikkat çekicisi,Selanik’in ileri gelen politika yazarlarından Fazlı Necip,kentin en iyi Türkçe gazetesi olan Yeni Asır’ın kurucusuydu(.11)1908 ihtilali sırasında İttihat ve Terakki komitesi tarafından Selanik’teki eylemleri ve propagandayı yönetmekle görevlendirilecekti”(11) şeklindeki bilgileri okura sunmaktadır. Burada hemen belirtmekte fayda var,Fazlı Necip aslında Sabetaycıların Yakubiler koluna mensup bir aileden gelmekteydi.Hatta bu konuyla ilgili olarak iddialarımızı destekleyecek bir kitapta daha sonra gelen kuşaklarca kaleme alınmıştır( 12),zaten dikkatle incelendiğinde de görülecektir ki Selanik’te o dönemde mason lo- caları ve tarikatlerde etkili olan Türk ve müslüman kimlikli aydınların pekçoğu sabetaycıdır(13) ,aslında bunu da normal karşılamak gerekiyor,çünkü sabetaycılar 20.yy ın başlarına gelindiğinde dini kurumlarını giderek ortadan kaldırmışlardı ve o dönemlerde de yahudilik dinine geri dönme arzularının da kabul edilmemesi neticesinde neredeyse ateist bir hayat yaşamaktaydı- lar.Hiçbir manevi dayanakları kalmayan bu insanların bu yıllarda ve köken olarakta onların soylarından gelen diğer kuşakların üye lerinin de sabetayc kökenli olmaları bir raslantı değildir.Nite kim bugün bile Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locası’nın Grand Comandör(ya da Türkçe karşılığı ile Hakim Büyük Amir)leri’nin de yine Kapancılar koluna mensup bir aileden gelmesi de şaşırtıcı olmamalıdır.
Dumont’un Veritas’a ilişkin sunduğu diğer bilgiler arasında 1908 başında Loca’nın onbeş müslüman üyesi bulunuyordu(13 ) savıda biraz geçersiz kalmaktadır.Çünkü burada ismi verilen Osman Adil,Faik Nüzhet(daha sonra bakanlıkta yapacaktır),Talat İsmail, Fazlı Necip ve Mehmet Servet Bey’ler bizim tespit edebildiğimiz sabetaycı kökenli üyelerin sadece en tanınanlarıdır.
Yalnız burada dikkat edilecek bir nokta daha var;sabetaycılar genel olarak kendi aralarında üç farklı alt gruba bölünmüşlerdi ve grup üyeleri kesinlikle birbirleriyle irtibatta bulunmamaya çalışırlardı.Fakat araştırmalarımız bize gösteriyor ki masonluk hangi gruba dahil olurlarsa olsunlar,örgütün temel hedefi olan kardeşliği(biraderlik) her konuda istisnasız olarak yaşamaktaydılar.
Sonuç olarak şunu belileyebiliriz,imparatorluğun artık herkesin kendi başının çaresine bakması yoluna girdiği bir döneminde o zamana kadar hemen hemen hiç bir ciddi politik harekette bulunmamış sabetaycı aydınlar için masonluk sosyalleştikleri bir örgüttü.Üstelik giderek tümüyle etkisini yitiren dinsel kurumlarına bir alternetif olarak bu cemiyet onların manevi boşluklarının giderilmesinde de önemli bir role sahipti.

DİPNOTLAR
1-Bugün hala Türkiye’de radikal grupların hedefi durumundadırlar.Bu konudaki yaklaşımlar için C.Rifat Atilhan,Yesevizade,Sadık Albayrak gibi yazarların yapıtları örnek olarak gösterilebilir.
2-Bu konudaki ayrıntılı bilgi için Ilgaz Zorlu,500.Yılında Unutulan Bir Cemaat:Dönmeler ,Tarih ver Toplum,Eylül 1992 Sayı:105 adlı makaleye başvurulabilinir.
3-“Sabetaycılara Ait Bir Dua ve Dinsel Anlamları”, Toplumsal Tarih Haziran 1994 Sayı:6
4-“Sabetaycılık ve Osmanlı Mistisizmi” Toplumsal Tarih. Ekim 1994 , Sayı:10
5-Paul Dumont, Grand Orient de France Arşivlerinde Osmanlı İmparatorluğu XIX Yüzyıl Ortası ile 1.Dünya Savaşına Yakın Dönemde İstanbul’da Fransız Obedyansına Bağlı Mason Locaları,Çev:Dr.Rifat İnsel ,Mimar Sinan Yay. No:7, İstanbul 1984 s:70-71
6-Dumont a.g.e. s:70-71
7- Dumont a.g.e. s:72-73
8- Dumont a.g.e. s:74
9-Dumont a.g.e. s:74
10-Bu eserin çevirmeni kendisi de yüksek dereceli bir mason olan Dr.Rifat İnsel ölümünden bir süre evvel yaptığımız karşılıklı görüşmede yazarın sabetaycıların masonlukla ilgisini belirten görüşlerini -ki sanıyorum bunlar birkaç cümleden ibarettir- çevirmediğini söylemiştir.Sabetaycı üyelerinin çokluğundan olsa gerek hem Fransız ve hem de İskoç Obedyansı’na bağlı localarda konuyla ilgili konuşma talepleri hep engellen miştir.
11-a.g.e s:78
12-Yeni Asrın Selanik Yılları (Türkmen Parlak,İzmir) adlı eserde Bilgin ailesinin soyağacı yine maalesef kasıtlı olarak çarpıtılmış bu ailenin kökeni konusunda garip iddialar ortaya atılmıştır.Bu konudaki ayrıntılı bilgi için Toplumsal Tarih’te Haziran 1994 te yayımlanan “Sabetaycı Kültüre Ait Üç Soyağacı Belgesi” adlı makaleden yararlanılabilinir.
13-Dumont age s:78
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

31 MART TÜRK DEĞİL, YAHUDİ İHTLİÂLİ

Salı, 20. Haziran 106

Carasso mühim rol oynuyordu. Balkan cemiyetini de avucuna aldi ve gerek yerli ve gerekse yabanci Yahudiler yeni hükûmetin hevesli destekleyicileri hâline geldiler. Öyle ki, bir Türk’ün ifade ettigi gibi; herkesin Ibrânî-Yahudi cemiyetinin casuslugunu yapmaya koyuldugu ve ihtilalin (yani 31 Mart’in) Türk’ten ziyade Yahudi ihtilaline benzedigini söylüyorlardi.
Müslümanlarin masonluga karsi büyük nefreti vardir. Onu dinsizlikten beter sayarlar. 13 Nisan 1909’da bu unsurun önemini inkâr etmek mümkün degildir. Fakat dikkati çeken nokta, Selanik’ten Istanbul’a yollanan dört taburu Kâmil Pasa geri göndermek istemis, ayaklanmayi, sözüm ona gerici hareketi yapan taburlarin basinda Selanikli farmason Kripto-Yahudi Resmi Bey ve emrindeki askerlerin davranislarindan dolayi askerî mahkemeye sevkedilmeleri gerekirken, Sultan Mehmed Resad’a yâver tayin edilerek taltif olundu.

”İSRAİL’İ EZEN”İ DEVİRMENİN SEVİNCİ
Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Selanik’teki Yahudi gazeteler, ”Israil’i ezen” sultandan kurtulduklari için sevinçli yazilar yazdilar. Zira, Abdülhamid, siyonist lider Theodor Herzl’in Musevilere kirmizi pasaport istegini iki defa reddederek, siyonistlerin Filistin’deki emellerine mani olmustu. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Hamburg’daki 9. siyonist kongresinde ”Türk Ihtilalinin Mucizesi” Yahudi basarisinin dogurdugu sevinçle kutlanmisti.
Ayni zamanda, kabiliyetli farmason Kripto-Yahudi ve Selanik Milletvekili Cavit bey, Maliye Bakani oldu. Farmason olan Talat Bey, Içisleri Bakani yapildi. Basvekil Hilmi Pasa da mason olmak için müracaatta bulunmus.

ASKERÎ MAHKEME SUBAYLARININ ÇOĞU FARMASON
31 Mart üzerine iki sene örfî idare (sikiyönetim) ilan edildi. Askerî mahkemelerdeki subaylarin çogu farmasondu. Meclis’e verilen emirle çok siki bir basin kanunu çikti ve Selanikli bir Yahudi Basin Bürosu Müdürü yapildi. Bu çok kudretli bir mevki idi. Zira, böyle bir mevkiye sahip kisi, istedigi gazeteyi ”yeni rejimi tenkit -ki buna gericilik deniliyordu-” suçuyla kapatabiliyor, sahibini veya yazi isleri müdürünü askerî mahkemeye sevkedebiliyordu.

DEVLET TAMAMEN YAHUDİ VE MASONLARIN ELİNE GEÇTİ
Osmanli telgraf ajansi Bagdatli bir Yahudi emrinde baslatildi. Selanikli bir Yahudi de Adalet Bakanligi’na da danisman getirilme tesebbüsü yapildi.
Istanbul’daki Ittihat ve Terakki Baskani Selanikli bir Yahudi ve masondur. Baska bir Selanikli Yahudi mason, belediye baskani oldu. Misirli mason, Prens Halim Pasa, belediye baskan yardimcisi oldu. Ayni zamanda eski polis teskilatinin yerine polis ve jandarmayi kontrol eden bu teskilatin basina da Selanikli bir mason Yahudi getirildi.
Ayni zamanda farkedildi ki Makedonya ve diger memleketlerin köylerinden sehir merkezlerine kadar her yerinde muhtarliklar gibi farmason localari açilmaya baslandi. Sadece Istanbul’a 12 mason locasi bir seneden az bir zamanda açildi.
Localarin gizliligi aslinda ”açik” oldugunu iddia eden Ittihatçilar’in gizli faaliyetlerini sürdürme ve mevkilerini muhafaza edebilmelerine yardimci idi.
Masonlugu kabul etmeleriyle memleketin diger büyük milli meselelerinin Türkiye lehine halledilebilecegi söyleniyordu. Böylelikle uluslararasi politikanin parçasi sayilacaklari, Ingiltere kralinin kardesi olup, Istanbul’a geldiginde onunla özel isaretlerle el sikisabilecekleri anlatiliyordu.

MASON OLMA YARIŞI
Yeni yeni kisiler eski Ingiliz locasi La Turquie’ye gelmeye basladi. Bu yolla bir Ingiliz teskilatina girdikleri telkin ediliyor, Ingiltere kralinin bu locayi destekledigi belirtiliyordu. Ittihatçilarin ordu üzerindeki nüfuzunu muhafaza edebilmesi için, subaylar, bilhassa genç subaylar mason yapiliyordu.
Bu subaylar Makedonyali Niyazi’nin dogum yeri olan Resne’den alinan isimle Resna locasina katiliyordu.
Cemiyetin (Ittihatçilarin) milletvekili ve senatörlerinin çogu ise Içisleri Bakani Talat Bey ve Maliye Bakani Cavit Bey’in mensup olduklari La Constitution locasina katiliyorlardi. Bazi muhalif milletvekilleri, bilhassa Araplar, kenara itildiklerini politik entrikalardan uzakta kaldiklarini farkedince Uhuvvet-i Osmaniye, Muhibban-i Hürriyet gibi localara girdiler. Ayrica Arnavtuluk’taki bir milyona yakin Bektâsî zaten masonluga yakin teskilat ve düsünce sahibi idi ve mason olma istegini gerçeklestirdiler.
Istanbul’daki ve diger yerlerdeki bütün mason localari, Selanik ve Makedonya’daki farmason agi gibi temel olarak Yahudiler tarafindan yönetilmektedir. Diger unsurlar yoktur.”

Muhammed Arvasi Akit Gazetesi, 25 Nisan 2000
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

ROTARY VE LIONS ÜYELERİ VE ÇALIŞMA TARZI

Sayfa içinde kelime ara

1. Bu kadar güçlü isim niçin bir araya gelmiş. Amaçları Nedir ?
2. Böylesine güçlü bir üye topluluğuna sahip Rotary ve Lions (göstermelik bir kaç iş dışında) Ülkemiz ve Milletimiz hayrına ne yapmıştır ?
3. Ülkemizin iş, siyaset, eğitim ve basın sektörünü elinde tutan bu güç birliği, Rotary ve Lionsun iddia ettiği güzel amaçlar için bir araya gelmiş olsalardı sonuç olarak mükemmel eserler ortaya konmuş olmazmıydı. ?
4. Bırakın ülke için çalışmayı aşağıda adı geçen kişilerin genelinin kendi menfaatleri için ülkemizi bile pazarlık konusu yapması (Rahmi Koç’un Kıbrısa dil uzatması, Sabancı’nın Üniversitesinde Ermeni soykırımını savunan proflar barındırması….) örgüt ve üylerinin gerçek misyonlarını gözler önü sermeye yeterli değilmidir. ?
5. Üyelerinin önemli bir kısmının özelllikle yahudi ve yahudi dönmesi (Sabetaycı) olması dikkat çekici değilmidir ?
6. Sizce Aşağıdaki kişilerin Lions ve Rotary’e katılırken düşüncesi “Körlere yardım, toplum ve insanların gelişimi” midir ? Yoksakişisel bir takım menfaatlermidir.?
7. Lions ve Rotary kulüplerinin 28 Şubat sürecinin koşullarınıda istismar ederek, manevi değerlerimize saldırmışlar ve böyle eğilimleri olan kişileri desteklemiş, kurunun yanında yaşında yakılması için çalışmışlardır. Ve sürecin sonunda Çevik Bir ve Vural Savaş’a plaket vermişlerdir. Bu tip gurupların saman altında yaptıkları bu tip işler Milli değerlerimize olduğu kadar Manevi değerlerimize de , kısacası ortak paydalarımıza karşı olan tutumlarını yeterince gözler önüne sermemektemidir ?
8. Şark meselesiyle Müslüman-Türk’e karşı olan tavrı yüzyıllardır belli olan hristiyan batı, niçin Lions ve Rotary gibi masonik örgütlere üye olanları bağrına basmaktadır ?

Aşağıda Türkiye’de faaliyet gösteren Rotary ve Lions üyelerinin çok az bir kısmının isimleri bulunmaktadır. Listeye göz atınız ve yukarıdaki soruları kendinize sorunuz.

EKONOMİ
SAKIP SABANCI (ILK KURUCULARDAN, SANAYICI)
EROL SABANCI (SANAYICI )
RAHMİ KOÇ (HOLDING PATRONU)
NEJAT ECZACIBAŞI (HOLDING PATRONU,
BILDENBERG ÜYESI)
BERNARD NAHUM (VEHBI KOÇ’UN YAHUDI ORTAGI.
BE-KO BERNARD-KOÇ DEMEKTIR.)
VITALİ HAKKO (VAKKO’NUN SAHIBI)
JAK KAMHİ (HOLDING PATRONU, )
ARMAN KARABET (TÜRKIYE ERMENI
CEMAATI SÖZCÜSÜ)
IZAK HALAVA (YAHUDI, HAHAM)
İSMAİL İŞMEN (MÜHENDIS, YAHUDI DÖNMESI)
TUNCER BEZMEN (GAZETECI, YAHUDI DÖNMESI)
FUAT BEZMEN (SANTRAL MENSUCAT SAHIBI,
YAHUDI DÖNMESI, DÖVIZ KAÇAKÇISI OLDUGU
ORTAYA ÇIKINCA ABD’YE KAÇMISTI)
ALİ KOÇMAN (ARMATÖR, TÜSIAD BASKANI IDI)
NEŞET SIRMAN (ITHALATÇI, LIONS KLÜPLERI GENEL DIREKTÖRÜ IDI)
DAVID KOHEN (SIGORTACI,AYNI ZAMANDA
BÜTÜN AILE LION’DUR)
LYONEL MAKZUME (VAPUR ACENTASI VAR,
YAHUDI, AILECE ROTARYEN,
KAÇAKCILIKTAN YARGILANDI, MAHKUM OLDU)
JACQUES JEULIN (BANKACI,OSMANLI BANKASI,YABANCI)
H. VON TIELMAN (TÜRK HOECHST GENEL MÜDÜRÜ)
FERİT VOLKAN (SHERTON GENEL MÜDÜR MUAVINI)
EDWARD KEISER (ISVIÇRE HAVA YOLLARI
TEMSILCISI, YABANCI)
BAHİR UYSALER (OTO-KOÇ GENEL MÜDÜR YARDIMCISI)
SEFER ULUSOY (OTOBÜS SIRKETI VAR )
SELÇUK YAŞAR (HOLDING PATRONU )
MEHMET YAZAR (ODALAR BIRLIGI BASKANI,BAKAN)
NİYAZİ YILMAZER (YAKAMOZ’UN SAHIBI)
ARSLAN SANIR (HEMA ESKI GENEL MÜDÜRÜ)
DÜNDAR SOYER (IZMIR SANAYI ODASI BASKANI IDI)
UĞUR PAKSOY (PAKSOY FABRIKASI MÜDÜRÜ)
CENGİZ OKAYGÜN (THY VE YEM SANAYII YÖNETIM KURULU ÜYESI IDI)
ŞAHABETTİN BİLGİSU (IZMIR TICARET VE
SANAYI ODALARI BASKANI)
METE TANRIKUT (BANKA MÜDÜRÜ )
TEOMAN TERİM (TUSAS GENEL MÜDÜRÜ)
ALİ TUZCUOĞLU (NAKLIYE SIRKETI SAHIBI)
TUNCAY SARIZI (NÜKLEER TIP UZMANI)
SEYFETTİN TOKBEY (NOTER)
BASIN YAYIN ALANINDAN
DİNÇ BİLGİN (GAZETECI,MEDYA PATRONU
HOLDING SAHİBİ )
EROL SİMAVİ (GAZETE SAHIBI)
ORHAN TOKATLI (GAZETECI)
GÜNERİ CİVAOĞLU (GAZETECI)
AKKAN SUVER (YENI DÜSÜNCE GAZETESI SAHIBI, MILLIYETÇI BILINIR)
ZİYA TANSU (IKA HABER AJANSI)
ÜMİT ATAY (BASIN YAYIN PROGRAMCISI)
AYBER SARUHAN (GAZETECI )
SARUHAN AYBER (GAZETECI)
HAGOP AYVAS (GAZETECI)
GÜNAY ŞİMŞEK (GAZETECI)
NECMETTİN TANYOLAÇ (SPOR YAZARI)
KEMAL AZİZ (GAZETECI)
HALUK SAN (GAZETECI)
ERDOĞAN SUNGUR (GAZETECI)
MEHMET SADUN ALTUNA (ESKI BASIN YAYIN
GENEL MÜDÜRÜ)
ERDOĞAN ARIPINAR (GAZETECI)
TURHAN TAYAN (GAZETECI)
METE ATABEK (GAZETECI)
SELAHATTİN ATASOY (EMEKLI ALBAY)
BAHAETTİN TATIŞ (EGITIMCI)
AKİF TATLICIOĞLU (NOTER)
YILMAZ TUNÇHAL (GAZETECI)
VEDAT NEDİM TÖR (YAZAR)
SUPHİ TÜREL (GAZETECI)
YAVUZ DOLUN (HABER AJANSI)
NEHAR TÜBLEK (KARIKATÜRIST)
FUAT UYGAN (YAYINCI)
TURHAN DİLLİGİL (GAZETE PATRONU)
HALUK CANSIN (GAZETECI)
BEKİR ÇİFTÇİ (GAZETECI)
EROL DALLI (GAZETECI)
KENAN DEĞER (TRT’CI, ANTALYA)
NURETTİN DEMİRKOL (GAZETECI)
EMİN EDİS (GAZETECI)
TEOMAN ERTAN (TRT’CI)
MÜMİN ÇEVİK (EDITÖR)
GÜNGÖR MENGİ (GAZETECI, TRT’DE
HÜKUMET TEMSILCISI)
YEKTA OKUR (GAZETECI)
ÜSTÜN ÜNÜGÜR (GAZETECI)
BAHADIR YANIKÖMEROĞLU (GAZETECI)
ARSLAN T. YAZMAN (GAZETECI)
ERTUĞRUL ZORLUTUNA (GAZETECI)
KAHRAMAN BAPÇUM (GAZETECI)
TUĞRUL ILICAK (KEMAL ILICAK’IN AKRABASI, GAZETECI)
AYKUT SÖZERİ (AKTÖR)

EĞİTİM
CEZMİ BİREN (EMEKLI AMIRAL, M.EGITIM
MÜSTESARI IDI)
İLHAMİ NASUHİOĞLU (CERRAHPASA TIP FAKÜLTESI DEKANI, DIYARBAKIR ÜNIVERSITESI REKTÖRÜ IDI) NİHAT BALKIR (BURSA ÜNIVESITESI REKTÖRÜ)
AYHAN SONGAR (PROFESÖR, MILLIYETCI TANINIR)
NECDET UĞUR (ESKI MILLI EGITIM BAKANI)
ADNAN SÜVARİ (FUTBOL ANTRENÖRÜ )
SUAT VURAL (PROFESÖR, DEKAN)
GÜRBÜZ TÜFEKÇİ (SOSYAL ANTROPOLOG )
NİHAT TÜNAYDIN (KABATAS LISESI, EGITIMCI)
MAHMUT YILMAZ (ÖGRETMEN)
ANTONIO TRUPIA (ITÜ ÖGRETIM ÜYESI)
N.A.JACQUES BATZLI (GALATASARAY LISESINDE ÖGRETMEN, YABANCI)
FREDERIC SHEPHERD (BIOLOJI ÖGRETMENI)
BÜROKRASİ
CUMHUR AKKENT (EMEKLI KORGENERAL)
ERTUĞRUL ÜNLÜER (ESKI KOCAELI VALI VE BELEDIYE BASKANI)
NUMAN URS (EMEKLI ALBAY)
ENGİN URAL (ÇEVRE SORUNLARI VAKFI BASKANI)
BÜLENT ULUSU (ESKI BASBAKAN)
HAMİT YENER (EMNIYET 1. SUBE MÜDÜRÜ IDI)
NÜVİT YETKİN (CHP MILLETVEKILI IDI)
HALİT TOKULLUGİL (BURSA ESKI VALISI)
ZEKİ YÜCETÜRK (BALIKESIR ESKI MILLETVEKILI)
ALİ BERKOL (NATO’DA GÖREVLI)
SUPHİ BAYKAM (CHP MILLETVEKILI IDI)
FAHİR İLKEL (ESKI ENERJI VE TABII KAYNAKLAR BAKANI)
SEZAİ ORKUNT (EMEKLI AMIRAL )
SEZAİ OYMAKLI (EMEKLI SUBAY)
HÜSEYİN ÖĞÜTCEN (IZMIR VALISI IDI)
TAHSİN ÖNALP (ESKI BAYINDIRLIK BAKANI)
ENVER SAATÇİGİL (ESKI VALI )
AHMET GÜNDÜZ AKTUĞ (POLIS BASMÜFETTISI)
BEDRETTİN DALAN (ISTANBUL BELEDIYE BASKANI)
ŞAHAP KOCATOPÇU (27 MAYIS VE 12 EYLÜL BAKANLARINDAN)
HAKKI KÜTÜK (EMNIYET MÜDÜR MUAVINI)
ŞERİF TÜTEN (ESKI ANKARA VALISI,ROTARY SEREF ÜYESI)
ÜLKÜ SÖYLEMEZOĞLU (IMAR ISKAN BAKANLIGI MÜSTESAR YARDIMCISI)
ÇETİN ANUNCAN (DENIZ SUBAYI)
MUZAFFER ERCİŞ (EMEKLI TUGGENERAL)
YELMAN GAZİMİHAL (SEKA GENEL MÜDÜRÜ IDI)
FEYYAZ GÖLCÜKLÜ (MDP MILLETVEKILI)
RÜŞTÜ GÜNER (DSI BÖLGE MÜDÜRÜ)
SAFFET GÜRTAV (IETT GENEL MÜDÜRÜ)
MUAMMER DURAK (VALI MUAVINI)
A.A.I.HILBRAND (YABANCI, ASKERI ATESE)
WILLIAM HUDSON (ISTANBUL INGILIZ KONSOLOSU)
HERMAN BÜNEMAN (IZMIR ALMAN BASKONSOLOSU)
AKGÜN KICIMAN (DISISLERI BAKANLIGI PROTOKOL MÜDÜRÜ)
EKKES LANGER (ANKARA AVUSTURYA TICARET ATESESI)
GERARD SAMBRANA (FRANSIZ, IDARI ATESE)
ERKKI TAMMIWORI (FINLANDIYALI, BASKONSOLOS)
GEOFFREY OGDEN (ISTANBUL ABD BASKONSOLOS VEKILI)
HANS PETER SCHONI (ISVEÇLI, IDARI MÜSTESAR)
FRITZ LANGER ( ” ” ” ” )
MARSHALL BERG (ABD IDARI ATESE)
WOLFGANG ZIEBEL (ALMAN, BASKONSOLOS)
NICHOLAS BASKEY (ABD, IDARI ATESE)
DİĞER
SUAT BALLAR (AVUKAT, ESKI LIONS GENEL YÖNETMENI)
MÜNİP TARHAN (NOTER,TÜRKIYE VE DÜNYA LIONS KLÜPLERI BASKANI)
MUKBİL ÖZYÜRÜK (ILK KURUCULARDAN, YAZAR)
FAHRETTİN KERİM GÖKAY (ORD. PROF. LIONS KURUCUSU, ISTANBUL VALI VE BELEDIYE BASKANI IDI)
KEMAL ZORLU (ALTAY KLÜBÜ BASKANI IDI)
MAZHAR ÇELEBİ (ILIM YAYMA CEMIYETI BASKANI)
SERMET HÜSEYİN (ANKARA ROTARY BASKANI IDI)
KEMAL KÖKSALAN (LIONS GÜVERNÖRLERINDEN)
O. CUMHUR AKKENT (EMEKLI DR. ALBAY, ÇOCUK SATMAK VE ÖLDÜRMEKTEN YARGILANDI, CEZAEVINDE)
ÇETİN YILDIRIMAKIN (AVUKAT, TÜRKIYE LION KLÜPLERI GENEL YÖNETMENI IDI, CUMHUR AKKENT’IN DAVASINI ÜSTLENDI AMA HAPISTEN KURTARAMADI)

Sizce M. Kemal
Sabataycı mı?

Current Results

ANKETE KATILINIZ
Size göre sabataycılar…
View Stats

Powered by BravenetBravenet

BU KİŞİLER ARASINDAKİ YABANCI MİSYON MENSUPLARI DA GÖZÜNÜZDEN KAÇMAMIŞTIR!. O KİŞİLER BU KLÜPLERE CAN SIKINTISINDAN VEYA GİDECEK YERLERİ OLMADIĞI İÇİN GİRMEMEKTEDİR!.. HEPSİ SİNSİ BİRİ AMACIN PEŞİNDEDİR!. BU KLÜPLERE, YANI LIONS VE ROTARYEN’E ALINACAK ÜYELER IÇIN SU KURALLAR UYGULANIR:

1. SELECTION
2. ELECTION
3. INDUCTION
4. EDUCATION
5. ASSIMILIATION

BU KELIMELER ELEME, SEÇME, TANITMA, EGITME VE KENDINE BENZETME DEMEKTIR. BUNLARIN HEPSININ AMACI ÖZEL BIR KLÜBE KABUL EDILMENIN SARHOSLUGU IÇINDE HER SÖYLENENE HEVESLE SARILAN KISILERI, DEJENERE BATI KÜLTÜRÜ ILE YOGURMAK VE ONU KÖRÜKÖRÜNE BATI’YA HIZMET EDECEK BIRI HALINE GETIRMEKTIR!..
1984′DE ROTARY INTERNATIONAL BASKANI SEÇILEN ESKI TÜRKIYE LION KLÜPLERI BASKANI MÜNIP TARHAN:
“LIONLARIN BIRBIRLERINE KAN BAGINDAN DAHA KUVVETLI BAGLARLA BAGLI OLDUGUNU” SÖYLÜYOR!.. DAHA AÇIK BIR IFADE ILE, TÜRKIYE’DEKI ROTARY VE LIONS KLÜPLERI TÜRK YASALARINA DEGIL, ULUSLARARASI ROTARY VE LIONS YASALARINA BAGLIDIRLAR!..
TÜRKLERE DEGIL, YABANCI LIONS VE ROTARYENLERE DAHA YAKINDIRLAR!.. TÜRKLER IÇIN DEGIL, YABANCILAR IÇIN ÇALISIRLAR!.. TÜRKIYE’DEKI YARDIM FAALIYETLERI ISE GÖSTERMELIK OLMAKTAN ÖTEYE GEÇMEZ!..
YABANCILAR TÜRKLER’E DÜSMANDIRLAR, KIZARLAR… AMA TÜRK LIONS VE ROTARYENLERE, NE HIKMETSE BÜYÜK ILGI GÖSTERIRLER!.. MESELA TEKIN AKMANSOY, ALMANYA’DA “TÜRK” OLARAK KARSILASTIGI ZORLUKLARI, “ROTARY ROZETIYLE ASTIGINI” ÖVÜNEREK ANLATMAKTADIR!.. YANI ITIBAR GÖRMEK IÇIN TÜRKLÜGÜNDEN FEDAKARLIGA HAZIRDIR!..
ISIN EN KOMIK YANI NEDIR, BILIYOR MUSUNUZ?
KONU MENFAAT OLUNCA, SAGCILIK, SOLCULUK, ATATÜRKÇÜLÜK, MILLIYETÇILIK, HATTA SERIATÇILIK ÖNEMINI KAYBEDER… NICE HIZLI SOLCUNUN, ÇOCUGUNU AMERIKA’YA GÖNDEREN BURSU GÖRÜNCE, CIVATALARI GEVSER… BIR BAKARSINIZ, AGIZ DEGISTIRMIS, AMERIKA’YI ÖVÜYOR, SERBEST PIYASAYI SAVUNUYOR, HATTA MEHMET BARLAS GIBI “BAGIMSIZLIK TA NEYMIS? ARTIK HERKES KARSILIKLI BAGIMLI!” DIYE KONUSUR OLMUS!..
AMERIKALILAR BOSUNA DOLARIN ÜZERINE “WE BELIEVE IN GOD- BIZ (PARANIN) TANRI OLDUGUNA INANIRIZ” YAZMAMISLAR!… ISTE LION VE ROTARYENLER BU TIYNETTE KISILERE ROZET TAKARLAR!.. BU ONLARIN USAKLIGA MÜSAIT OLDUGUNUN DELILIDIR… SONRA NE OLUR?.. NE OLACAK??? USAKLIKTA SIVRILENLERI DE MASON LOCALARINA ALIRLAR!

YAZAN MUSA HİRAM – DERLEYEN: Eğitimci-Araştırmacı ALİ METE MERT ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Dünyayı yöneten güçlerin en altında masonlar bulunuyor, masonlar, masonluk biliniyor; onun üstündeki grupları hiyerarşik sırasıyla yazalım :
Bilderberg Group (B.B.) : Kurulusu 1954, sadece ABD, Avrupa ve Türkiye vatandaslari içinden seçilmisler üye olabilir. Trilateral Commission ( T.C) : Kurulusu 1971, sadece ABD, Avrupa ve Japonya vatandaslari içinden seçilmisler üye olabilir. Commission of Foreign Relation (C.F.R) : Kurulusu 1921, sadece ABD vatandaslari üye olabilir. Bilderberg’in kurucu eski bir Nazi olan Hollanda Prensi Bernhard. Bilderberg ismi, Mayis 1954 tarihinde ilk toplantinin yapildigi bu kisiye ait olan Arnhem yakinlarindaki otelin isminden geliyor. Bu Nazi eskisi Lockheed Rüsvet Skandali’nda* bas aktörlerden birisi olarak gruptan ayrildigi 1976 tarihine kadar da her toplantida var zaten. Toplantilarda, siyasetçi ve önemli kapitalistler, kapitalist kurulus baskanlari, finans dünyasinin önemli isimleri, diplomatlar ilk göze çarpanlar. Toplantilarda, emperyalizmin siyaset ve ekonomi sorunlari, dünyadaki siyaset ve ekonomik durum, gelismeler irdeleniyor ve bunlara emperyalizmin çikarlari dogrultusunda kararlar aliniyor.

Toplantilara bir de gelecek için “umut” veren isimler çagiriliyor, bunlar emperyalizmin görücülügünde kendilerini tanitiyorlar. Bilderberg’e bu açidan katilanlarin kismeti açiliyor ve birden yükseliyorlar. Örnegin, Tony Blair 1993’te Yunanistan’daki toplantiya katiliyor, ardindan 1994’te parti lideri, 1997’de de basbakan oluyor. Bill Clinton, 1991-Almanya toplantisinin ardindan 1992’de baskan oluyor. Böyle örnek çok : Romano Prodi, Jack Santer, George Robertson vs

Normalde bir gündem var, ama son gelismelere göre gündem degisebiliyor. Bir otel tamamen kapatiliyor, özel hizmetliler var, silahli koruyucular kimseyi otele sokmuyorlar. Gizlilik en büyük ilke, kim ne konustu, bunu yazmak, açiklamak yasak. Her melanetin altindan çikan Rockefeller burada da çok önemli bir isim. Uluslarüstü Sirketler zaten basindan beri isin içinde elbette. NATO ile dogrudan baglantili.

Galatasaray’in eski Baskani Selahattin Beyazit bu grubun Türkiye ayagi. Toplantilarin çogunda var. Beyazit’i hatirlamayan olabilir, ünlü bir Kürt agasidir. Üst düzey mason.
Bu toplanti bir kere de (benim bildigim) Çesme Altinyunus ‘da 1975’te yapilmis. Talat Turhan bunu yazmisti. Yine yanlis hatirlamiyorsam o toplantida Ecevit var. Demirel de ya orada ya da baska yerde mutlaka var ve o da bir Bilderberg üyesi. Mesut Yilmaz da öyle.
Internet’te 2000’den 1991’e kadar toplantilara Türkiye’den katilanlari buldum liste söyle :
2000 :
TR, Çolakoğlu, Nuri; Chairman and CEO, NTV
Aydinlikçi Nuri Çolakoglu. Dogus Holding memuru ve TÜSIAD üyesi muhterem bir zattir.
TR, Kayhan, Muharrem; Vice-Chairman of the Board, Söktas, Former President, Tusiad
1999
TR – Erçel, Gazi – Governor, Central Bank of Turkey.
(Geçenlerde istifa eden Gazi Erçel, daha önce Çesme Altinyunus’un da sahibi Yasar Holding’in hortumladigi kendi bankasi Yasarbank’in da Genel Müdürlügü’nü yapmisti)
TR – Ergin, Sedat – Ankara Bureau Chief, Hürriyet.
( Cumhuriyet ve Hürriyet’in Washington eski temsilcisi. Hüsamettin Özkan’a kefil oluyorum demisti.)
TR – Kıraç, Suna – Vice Chairman of the Board, Koc Holding A.S.( Vehbi Koç’un kizi)

TR – Yücaoğlu, Erkut – Chairman, Tusiad.
1998
TR – Bayar, Uğur – Chairman, Privitization Administration
TR – Cem, İsmail – Minister of Foreign Affairs

Hitmaster.de – Kostenlose Counter und Statistik

TR – Gezgin Eriş, Meral – President IKV (Economic Development Foundation) (Iktisadi Kalkinma Vakfi Baskani)
TR – Kıraç, Suna – Vice Chairman of the Board, Koc Holding A.S.
1997

TR. Beyazit, Selahattin. Director of Companies.
TR. Bilgin, Dinç. Chairman of the Board, Sabah Yayincilik A.S (Mason)
TR. Erçel, Gazi. Governor, Central Bank of Turkey.
TR. Ergüder, Üstün. Rector, Bosporus University. (mason)
1996
Beyazit, Selahattin. Director of Companies
Erçel, Gazi. Governor, Central Bank of Turkey.
Gönensay, Emre (Turkey) Minister for Foreign Affairs
1995
Beyazit, Selahattin. Director of Companies
Hikmet Çetin Dep Pr Min Turkey
1994
Beyazit, Selahattin. Director of Companies

TR) Ali Hikmet Alp, ambassador, permanent representative of Turkey to the CSCE.
(TR) Rahmi M. Koç, chairman of the board of directors, Koc Holding A.S.
1993
Beyazit, Selahattin. Director of Companies
TR, Talat S Halman; Proffessor of Near Eastern Languages and Literature, New York University
(12 Mart’in Kültür Bakani, Büyük Masonlardan, Ismail Cem’in yeni yagcisi)
1992 listesi yok.
1991 Turkey
Selattin Beyazit
Vahit Halefoğlu (Minister of Foriegn Affairs) (Ünlü Mason)
Tugay Özçeri (Minister of Foregn Affairs) Mason, Bektaşi ve Melâmi Jöntürkler

’İN KARANLIK TABLOSU ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Cumhuriyet ISKI skandalini gündeme getirmiyordu, çünkü kendisi de bogazina kadar olayin içindeydi. Zaman, iliskinin bir yönünü söyle açikliyordu: “ISKI’nin reklam islerini yürüten ve bir musevinin sahibi oldugu Ajans Makro’nun, Göknel’in emriyle, tirajina bakilmaksizin o zaman maddi sikinti içinde bulunan y gazetesine güçlü ilanlar verdigi ortaya çikti.”
Bedrettin Dalan ise Cumhuriyet gazetesi-Göknel baglantisini söyle açiklamisti: “Cumhuriyet’in Göknel’e diyet borcu vardir. Bunu da Alev Coskun’un yönetim kurulu baskanligini yaptigi kadroyla gündemdeki ISKI olayina kulak tikayarak ödüyor.”
Cumhuriyet’in Milli Sef dönemindeki yükselisi ise, iki yahudi sirketinden aldigi destek sayesinde oldu. O dönemde Türkiye’deki gazetelerin ilan isleri, “yahudi sirketi” olan bilinen Hoffer’in, kagit isleri de yine “yahudi” olarak bilinen Burla Biraderler’in elindeydi. Onlarin tutmayacagi bir gazetenin yükselmesi, hatta yasamasi zordu. Cumhuriyet iste bu nedenle yükseldi.
Cumhuriyet’in masonik yapisi bugün de sürüyor. Örnegin Göknel’in masonlarla baglantisini saglayan Mesale locasi Üstad-i Muhteremi Prof. Selçuk Erez, Cumhuriyet gazetesi yazarlarindan. Cumhuriyet gazetesinin danismanligini da Ugur Mumcu’nun ‘holding profesörü’ olarak adlandirdigi tescilli mason Çetin Özek üstlenmis durumda. Panorama dergisinde de “Cumhuriyet Olayinin Içyüzü” kapagiyla bildirilen haberde Cumhuriyet gazetesi Yönetim Kurulu Baskani Çetin Özek’in avukatligini yaptigi bir özel televizyon kanaliyla Cumhuriyet arasinda arabuluculuk faaliyetlerinden bahsedildi. Sözen’in kurmaylarindan yahudi dönmesi Hilmi Yavuz’la Cumhuriyet gazetesi arasindaki iliskiler ise baglantinin bir baska yönüydü.
Zaman, Cumhuriyet’e ‘Hodri Meydan’ kösesinden su sorulari yöneltmisti:
Mumcu’nun bilgisayarindaki bilgilerin yayinlanacaginin duyurulmasindan bir gün sonra Musevi isadamlarindan Ishak Alaton ve Gabriel Usta Cumhuriyet gazetesini ziyaret edip, Ilhan Selçuk ve Alev Coskun’la görüstüler mi? Jak Kamhi’ye düzenlenen ‘bir tertip suikastten’ 20 gün sonra, Kamhi Cumhuriyet’i ziyarete geldi mi?

Murat mahfilinde matrikül no. 42′yle tekris olan Yunus Nadi’den, Nadir Nadi’ye , Zühal locasinda tekris edilen Mekki Sait Esen’den, Faik Fenik Mümtaz’a, Selamet mahfilinde tekris olan Ömer Rıza Doğrul’dan, Adnan Dinçer’e, Erdem locasinin matrikül no. 25 olan kurucusu Mehmet Özdemir’den, Orhan Koloğlu’na ve Hüseyin Gürel’e kadar birçok mason Cumhuriyet camiasi içinde yerini aldi. Günümüzdeki liste ise geçmistekileri aratmayacak nitelikte. Cumhuriyet’in bu masonik mirasinin bugünkü temsilcileri İlhan Selçuk’dan Hikmet Çetinkaya’ya kadar uzaniyor.
Zeki Saral’in Cumhuriyet’i konu edinen Biz Bir Aileyiz adli kitabi, “Cumhuriyet gerçegini” bütün çarpiciligiyla ortaya koyuyor. Cumhuriyet gazetesi ve perde arkasi destekçileri, Fehmi Koru tarafindan da ayrintilariyla açiklanmisti. Yalçin Küçük Cumhuriyet için ‘TÜSIAD Gazetesi’ deyimini kullaniyor. Cumhuriyet’in eski patronu Emine Usakligil’in kocasi David Tonge’un Ingiliz istihbaratinda görev yapmasi ve Cumhuriyet’in ilginç misyonu ise 2000′e Dogru dergisinde konu edilmisti. “Tonge’ler, Fuller’ler, Henze’ler ne kadar insan haklari savunucusuysa Cumhuriyet gazetesi de o kadar” diyordu 2000′e Dogru.
Zeki Saral’in Biz Bir Aileyiz kitabinin 44-50 sayfalarinda o dönemde Cumhuriyet Izmir temsilcisi olan Hikmet Çetinkaya’nin 1984 yilinda ise baslattigi ekonomi muhabiri Kenan Mortan’dan (sagda) bahsedilmekte. Kenan Mortan gazeteye büyük ölçekli holding reklamlari buluyor ve ilginç baglantilarinin da yardimiyla gazete içinde hizla yükseliyor. Kenan Mortan ‘in önlenemez yükselisinde Cumhuriyet gazetesinin bazi üst düzey kadrosunun Mortan’in baglantilarini bilmesine ragmen katkilari olmasi, Cumhuriyet gazetesinin alt kadrodan dürüst basin mensuplarini kuskulandiriyor. Saral’in yazdigina göre bu siralar Manajans araciligiyla Selim Egeli (yahudi dönmesi) bir siyasi parti adina Kenan Mortan’a ödeme yaparak Cumhuriyet gazetesinin yayin politikasini yönlendiriyor.
Peki kimdir bu Kenan Mortan?
Kenan Mortan localarda verdigi konferanslardan da tanidigimiz üst dereceli bir mason. 27 Mart 1985 tarihinde “Ephessus” locasinda, 25 Kasim 1985 tarihinde “Inanis” locasinda, 27 Ocak 1986 tarihinde yine “Inanis”locasinda Kenan Mortan’in konferanslarini görüyoruz…

Ergun Göknel ‘in masonlarla olan yakin iliskisi, ilk olarak, skandalin ortaya çikmasinda birinci dereden rol oynayan eski esi Nurdan Erbug’un gazetecilerle yaptigi bir röportaj sirasinda Göknel’in masonlarla olan baglantilarindan söz etmesiyle duyuldu. Erbug, “Ergun siyasette basari için önemli odaklari kontrol etmesi gerektigine inaniyordu. Masonlar ile iliskilerini Profesör Selçuk Erez ve Üstad Pinar Aran yürütürdü” demisti.
Bu iki isme baktigimizda gerçekten de mason, hem de oldukça kidemli birer mason olduklarini görüyoruz.
Selçuk Erez 1986 yilinda kurulan Mesale locasinin kurucu ve 1. Naziri’ydi. 1987-1988 yillarinda Mesale locasi Üstad-i Muhteremi oldu. Locaya matrikül no. 5′le kayitliydi. Mesale locasindan önceki locasi Ideal locasiydi.
Ayrica Selçuk Erez’in localarda degisik tarihlerde konferanslari var. 14 Ekim 1987 tarihinde Mesale locasinda “Kamuoyu Arastirma Metotlari” konulu bir konferans verdi. 20 Ocak 1988 yilinda yine Mesale locasinda “Kimligimiz” konulu bir konferans verdi. 25 Nisan 1989 yilinda bu kez Nilüfer locasinda “Masonlugun Kurulusu” konulu bir konferansi yer aldi.
Mesale locasi ilginç bir loca. 1987-1988 yilinda bu locanin Üstad-i muhteremi olan Selçuk Erez, locada SHP’li Kadiköy Belediye Baskani Cengiz Özyalçin’la beraberdi. Daha önce Sevgi locasi biraderlerinden olan Cengiz Özyalçın, Selçuk Erez’le beraber Mesale locasinin kuruculari arasinda yer aldi.
Bu arada, Selçuk Erez’in, Göknel’le birlikte seçim sirasinda Nurettin Sözen için çalistigini da unutmayalim. Sözen’in seçim karargahinin aslari Ergun Göknel ve Selçuk Erez’den baska Alev Coşkun, Metin Kavuk, Muhittin Tığlı, Biltin Toker, Hilmi Yavuz, Osman Ataman gibi isimler de yer aliyordu.
Selçuk Erez, Sözen’le Göknel’in tanismasina da araci olmustu. Yerli Bilderberg görünümündeki Taksim toplantilari, biraderlerin dostlugunu daha da pekistirmisti.
Ergun Göknel’in baglantilarini genisleten bir baska mason dostu ise azönce ismini saydigimiz Pinar Aran’di. Masonlar için yayinlanan Mimar Sinan dergisinde, 21 Mayis 1984 tarihinde Özlem locasinda Pınar Aran’in “Washington-Arlington Mabetlerinin Ziyaret Intibalari” konulu bir konferans verdigini görüyoruz. Bu belge Washington’daki localarla baglantiyi Pinar Aran’in sagladigini gösteren önemli bir delil.
Ergun Göknel’in yanindaki masonlar bununla sinirli degildi. Ergun Göknel’in bosanma avukati Üstad Mason Çetin Yildirimakin’di. Çetin Yıldırımakın 1531 matrikül no.’suyla Gün mason locasina kayitli. Daha önce Türkiye Lions klüpleri baskanligini da yürüten Yildirimakin masonik camianin kilit isimlerinden. Çetin Yildirimakin Türkiye Fikir ve Kültür Dernegi adi altinda faaliyet gösteren masonik kurulusun Defne grubunda skandalin bir diger kilit ismi olan Bensiyon Pinto ile beraber faaliyetlerini sürdürmekte. Sakül Gibi adli mason dergisi, Yildirimakin’dan söyle söz ediyor: “1982-1983 Lions Genel baskani olan Çetin Yildirimakin Gün Locasinin Üstad-i azami ve kurucusudur. 33. dereceden bir mason olan Yildirimakin ayni zamanda Türkiye Yüksek Mason Surasi üyesidir.”
Ilginç olan, Yildirimakin’in Göknel’den para almadan avukatligini yapmasiydi
(…)
Loca tarafindan Ergun Göknel’in rüsvet ve yolsuzluk konulari için görevlendirilen avukat ise yine bir Üstad-i Muhterem: Önder Öztürel. Önder Öztürel Türkiye Fikir ve Kültür derneginin 2 Haziran 1992 tarihli toplantisina katildi. 26 Haziran 1992′de 29. dereceden 30. dereceye yükseldi. Yine ayni yil içinde Üstad-i Muhterem oldu. 21 Mart 1986 yilinda Kültür Locasinda “Düsünüyorum O Halde Varim” konulu konferans verdi. 12 Haziran 1987 yilinda yine Kültür Locasinda “Kuvvetin Felsefesi” baslikli bir konferansi yer aldi. Öztürel ayrica 27 Ekim 1989 ve 9 ekim 1990 tarihlerinde yine Kültür locasinda iki konferans verdi. (H. Yahya, Yeni Masonik Düzen)
GÖKYÜZÜ

Sabatay Sevi, Mesihliğini ilan ettikten sonra dünyadaki tüm Yahudiler arasında büyük bir yankı uyandırmış ve Yahudi din adamları yoğun tepki göstermişlerdi. Osmanlı yönetimi baş gösteren kargaşayı gidermek için Sabatay Sevi’nin önüne iki tercih koydu; ya hayatı ya da Müslüman olup kurtulması.
Sevi, Müslüman olmayı kabul ettiğini açıkladı ve Mehmet Efendi ismini alarak Sarayda bir süre maaşlı memur olarak çalışmaya başladı. Bu dönem ve daha sonra taraftarları ile birlikte Selanik ve diğer birtakım şehirlerdeki ikameti boyunca zahiren Müslüman görünmekle birlikte, gizlice kendi yorumuyla Yahudilikten evirme yeni bir inanç sistemini dar bir taraftar topluluğu arasında yaydı.

Sabataycılar ya da dönmeler olarak bilinen ve bu Yahudi mesihine inananlar tarafından günümüze kadar sürdürülen inançlar manzumesi; adet, gelenek ve göreneklerinin neler olduğunu bu bölümde ele alacağız. Ancak, Sabataycılar tamamen kapalı ve gizli bir topluluk olduğundan tüm yönleriyle ortaya koymak epey zor. Birçok konu ve özellik gizli kalmaya, esrarını sürdürmeye devam edecektir.

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SABATAYCILAR
Yahudi haham Sabatay Sevi’nin 1648 yılında Mesihligini ilan ettikten sonra Yahudiler arasında büyük çalkantılar meydana geldi. Çünkü, İspanya’dan sürülme ve doğu Avrupa’da yaşadıkları sıkıntılar üzerine baş gösteren bunalımlar bu dini topluluk arasında bir Mesih beklentisi yaygın bir hal almıştı. Fakat Sevi’nin 1666′da Müslüman olması üzerine, Yahudilerde bir rahatlama görülmesiyle birlikte, Sevi’nin bu yeni durumunu tevil ederek bağlılıklarını sürdürenler de oldu. Bunların başında Gazze’li meşhur haham Nathan gelmektedir. Nathan, yeni din yorumu ve Sabatay’ın fikirlerinin kabul görmesinde etkin bir rol oynamıştır.

Sabatay Sevi’nin Müslüman olmasından sonra eski inançlarını ve Mesihlik iddialarını bırakmadığı, gizlice kendisine bağlı dini bir cemaat oluşturma yoluna gittiği birçok kaynakta belirtiliyor. Ancak Osmanlı yönetimi onları “ ihtida etmiş, hidayete ulaşmış” yani Müslüman kabul ettiği için tarih belgelerinde haklarında pek bilgi yer almıyor. Sabatay Sevi’nin görünürde Müslüman olduktan sonra, Yahudi mistizminin kaynağı Kabbala’yı kendi yorumladığı biçimiyle bir nevi yeni bir mezhebi inşa ettiği günümüzde yaşayan Sabataylılar tarafından da belirtilmektedir. Ibrahim Alaettin Gövsa, Sabatay Sevi isimli eserinin 68. sayfasında bir olayı anlatıyor:
Sabatay Sevi’nin (Mehmet Efendi adi ve Müslüman kıyafeti ile) İstanbul’da yine eski müritlerinden bir kısmini toplayarak ayinler yaptığını, Girit seferinden dönen Sadrazam Fazıl Ahmet Paşaya haber verdiler. Sadrazam kendini çağırtarak
- Bu ne iştir? Sen hala uslanmadın mı? diye tembih ettiği zaman Sabatay ağız kalabalığına başladı ve meşhur olan kurnazlığı ile
- Aman Sultanım, ben birtakım akrabamı, dostlarımı Müslüman yaptığım gibi bunları da dini celil İslam’a celp ve davet etmeğe uğraşıyorum, yolunda cevaplar verdi ve bu sözlerle bir müddet takipten kurtuldu.
Sadrazamın adamları onu bir gün Boğaziçi’nde Kuruçeşme’de müritleriyle birlikte İbrani bir dua okurken buldular. Bu hadise üzerine İzmirli Mesih kendisini unutturmak ve izini kaybettirmek için Kuruçeşme’yi bırakarak Kağıthane civarında ıssız bir köşeye çekildi. Fakat müritlerinin bir müddet sonra orada da etrafına toplanıp ayinler yapmağa devam ettikleri görüldü. İş tekrar Sadrazama haber verilince Fazıl Ahmet Paşa kızdı ve onun adamları ile birlikte Arnavutluk’taki Berat kasabasına sürülmesini emretti. Sabatay Sevi, orada asıl adı Yoheved olan Selanikli bir Musevi kadın ile evlenmiştir ki Sabataylığı kabul eden bu kadına da Ayşe Hanım adı verilmiştir. Kayınbiraderi Josef Kerido da Abdullah Yakup ismini almıştır.

Prof. İlber Ortaylı, Selanik şehrinin, cemaatin baslıca yerleşme yeri olduğunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde özellikle eğitime önem verdiklerini belirtiyor. Osmanlı arşivlerinde ve tarih kaynaklarında pek bir bilgiye rastlanmadığını belirten Ortaylı, Osmanlı’nın son döneminde modernleşmenin önemli taşıyıcılarının Sabataycıların arasında çıktığını belirtiyor. 19.yüzyılda Selanik’te bu cemaatin iktisadi ve kültürel bakımdan bütün diğer topluluklardan üstün oldukları anlaşılıyor. Nitekim Mayıs 1901′de Selanik’e vali olan Mehmet Tevfik Bey, hatıralarında, Fevziye Mekteplerinin (mektepleri bu cemaatin kurduğunu zikretmiyor ve belki bilmiyor) diğer mekteplerin fevkinde olduğunu ve iyi memur yetiştirdiğini belirtmektedir. Bu okullar hakkında önemli bir noktayı belirtelim; Selanik sosyal hayati içinde, bu okullar geniş kabul gördüler.

Sabataycı gençleri eğitmeyi amaçlayan bu okullar, nihayet kurucularının da ideoloji ve dünya görüsü değişikliği geçirmesine sebep oldu. Artık bütün Osmanlıları, bilhassa Müslüman Türk çocukları eğitmekten memnun oluyorlardı. Nitekim çocuk Mustafa Kemal (Atatürk) modern eğitim veren böyle bir ilkokula giden Müslüman Türklerdendir. Kendisinin anlattığına göre annesi geleneksel bir Kur’an okuluna, babası ise Şemsi Efendi’nin kurduğu bir okula gitmesini istemişti. Şemsi Efendi Sabatay’cıdır. Kapanî grubundan olduğu söyleniyor. Fakat Karakaş grubu ile işbirliği yapıyor ve eğitimle bu rakip iki dönme grubunun birliğini sağlamak istiyormuş. ( İlber Ortaylı, Alevi Kimliği, S.120)

Sabataycıların özellikle Mevlevi tarikatı çatısı altında örgütlenmeleri de dikkat çekici. Esin Eden ve Nicholas Stavroulakis tarafından yazılan ve su anda Türkiye’de de piyasada satılmakta olan Salonika, A Family Cookbook Selanikli Bir Ailenin Yemek Kitabı’ isimli eserde Sabataycı ailelerin Mevlevi tarikatını benimsedikleri belirtiliyor ve kendi aile fertleri hakkında da bilgi veriliyor. (Sayfa 15-49)
Selanikli Sabataycıların bilinen tek yayını olan Gonca-i Edep’te Mevlevilikten övgüyle bahsedildiğini belirten Ortaylı, dergide eğitim konusuna özel bir ilgi gösterildiğini vurguluyor:

SABATAYCILAR VE LAİKLİK
Sabataycıların, batılılaşma ve eğitim yoluyla, durumlarını düzeltme ve özgürleşme konusunda Musevilerin önüne geçtiği açıkça görülüyor; bir anlamda Batı Avrupa’da Musevilerin kendi cemiyetlerine yaptıkları kültürel katkıyı, Türk cemiyetinde Sabataycılar yaptılar. Nitekim bir müddet sonra kurularak Fevziye ve Terakki gibi gerçek anlamdaki gymnasium’lar laik eğitime önem vermiştir. Onların bugünkü devamı olan Işık Lisesi de (İstanbul) kanuni zorunluluk olan din derslerini laik bir retorik ile sürdürmektedir. (…)

Selanik Sabataycıları İstanbul’a göç ettiklerinde benzer mektepler kurdular ve laik-ulusalcı bir Türk eğitim sisteminde öncü oldular. Kendisi de Sabataycı bir aileye mensup Ilgaz Zorlu da, Evet, Ben Selanikliyim isimli kitabında bu okulların İttihat ve Terakki Hareketi’nin ortaya çıkmasında önemli rol aldığını ve İttihatçıların bir çoğunun bu okullarda yetiştiğini belirtiyor. (S.115)

Osmanlının son döneminde Sabataycıların devlet bürokrasisinde etkin konuma geldiklerini görüyoruz. Yabancı dil bilmelerinden de kaynaklanan artı yeteneklerle diş ticaret ve hariciyede kilit noktalara kadar yükselen Sabataycıların bu alanlardaki etkinliği günümüzde de sürmektedir. Bu arada dönme denen Sabataycılar laik bir ulusalcılığı benimseyen grup olarak Jön Türk hareketi ve İttihat Terakki içinde de yer almışlardır. Nitekim imparatorluğun ünlü Maliye Nazırı Mehmet Cavit Bey -ki aynı zamanda kuvvetli bir iktisatçı idi- Sabataycıdır. Diğer bir maliye nazırı olan Nüzhet Faik, dahiliye nazırlarından Mustafa Arif, maarif müsteşarı ve hukuk profesörü Muslihiddin Adil, Sabataycı kökenliydiler. Türk matbuatının önemli siması, Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin (Yalman) da Sabataycı idi ve bu konuda ilk tefrika 1924 Ocak ayında onun gazetesinde yayımlandı. Orduda, matbuatta ve İttihat ve Terakki çevrelerinde Sabataycılar vardı. (İlber Ortaylı, Alevi Kimliği, S.123) Gelecek bölümde varlıkları günümüze kadar uzanan Sabataycı fırkalar ve Cumhuriyet döneminde etkin olan Sabataycıları ele alacağız.

Dönmelerin inanç ve ritüelleri Sabataycılığın temel dini inanç kaideleri, Yahudiliğin mistik ekollerinden Kabbalistik metodun Levi yorumundan oluşmaktadır. Gerek ayinler ve gerekse ritüeller tamamen gizli tutulduğundan bilimsel araştırmalara kaynaklık edebilecek bilgileri elde etmek imkansız gibi. Sabataycı din adamlarının açıklamaları bu konuda yapacakları açıklamalar toplumun aydınlanmasına yardımcı olabilir ancak. Ilgaz Zorlu, Kabbala’nın esaslarını anlattığı kitabında, Yahudiliğin mistik yorumlarını özetledikten sonra şunları belirtiyor: Genellikle iddia edildiği üzere Sabataycı hareket Yahudiliğe karsı ve ondan kopuk bir yapıda da değildir, sadece mistik Yahudiliğin vazgeçilmez yapısı onu ister istemez farklı kılmıştır. Günlük dua ve ritüellerde Yahudiliğin temel prensipleri korunmakla birlikte, özellikle gece yarısı sonraki zaman aralığında bunlar daha da arttırılmıştır. (Zorlu, Ben Selanikliyim, S.112)

SABATAY SEVİ’NİN ON SEKİZ EMRİ
Sabatay Sevi’nin taraftarlarına inanç esasları olarak 18 maddelik bir nizamname bıraktığı çeşitli kitaplarda yer almaktadır. İbrahim Alaettin Gövsa’nin Sabatay Sevi isimli eserinde Avram Galante’nin İbranice’den Fransızca’ya tercüme ettiğini belirttiği bu ilkelerden bazılarını özetleyerek buraya alıyoruz:
İste Efendimiz, kralımız ve Mesihimiz Sabatay Sevi’nin on sekiz emri bunlardır.
Şerefi müzdad olsun!
Halikın birliğine dair iman muhafaza olunsun.
Mesih’in hakiki Mesih olduğuna, ondan başka halaskar (kurtarıcı) bulunmadığına, efendimiz, kralımız, Sabatay Sevi’nin Davut neslinden geldiğine iman edilsin.
Ne Tanrının, ne de Mesih’inin adına yalan yere yemin edilmesin. Çünkü Tanrının adı da onda mündemiçtir.
Mesih’in sırrını anlatmak için içtimadan içtimaya gidilsin.
Davut’un Mezamiri her gün gizli olarak okunsun.
Türklerin adetlerine, onların gözlerini örtmek maksadı ile, dikkat edilsin. Ramazan orucunu tatbik için sıkıntı gösterilmesin.
Onlarla (yani Müslümanlarla) nikah akdedilmemesi lazımdır. (Alaettin Gövsa, Sabatay Sevi, S.59-61)

SABATAYCILARIN BAYRAMLARI
Gövsa bunun dışında Sabataycıların bayramları da olduğunu belirtiyor. Bunlar yılın çeşitli günlerinde ve her biri ayrı bir anlam taşıyan 16 tanedir.

Bunların içinde en ilginci ise Mart 22′de yani baharın birinci gününde kutlanan Kuzu Bayramı, Dört Gönül Bayramı veya diğer bir deyişle Mum Söndü diye bilinen gizli bayram. Bu kuzu bayramı hakkında Sabatay zümresi mensuplarından Karakaşzade Rüştü, 1924 tarihinde Vakit gazetesi muharririne şu izahatı vermişti: Kuzu bayramı 22 Adar’da (Mart) yapılır. Bu bayram geceye mahsustur. Ve her sene kuzu eti ilk defa bu bayram münasebeti ile ve hususi merasimle yenir. Bu merasimde en aşağısı ikisi erkek ikisi kadın olmak sartıyla evli dört kişinin bulunması lazımdır. Bu çiftlerin sayısı artırılabilir. Kadınlar iyi giyinmiş ve elmaslar ile süslenmiş oldukları halde sofra hizmetinde bulunurlar. Yemekten sonra biraz eğlenilir ve muayyen zamanda ışıklar söndürülerek karanlıkta kalınır… Bu bayram vesilesi ile doğacak çocuklar bir nevi kutsiyeti haiz tanınırlar. Ona (Dört Gönül Bayramı) adı verilir. (Gövsa, Sabatay Sevi, S. 64)

Sabataycıların kendilerine has 16 bayram ve ritüelden ayrı olarak diğer Musevi’lerle müşterek birtakım bayram ve yortular da söz konusu. Bunlar, Yusuf Bayramı, Meyve bayramı, Fecir bayramı gibi isimlerle anılır. Ayrıca Sabataycı her grubun da kendi içinde geliştirmiş olduğu bayramlar da var. Bunlardan Osman Ağa bayramı en önemlilerindendir. Karakaşlar grubunun kurucusu Osman Ağa, (daha sonra soyadı kanunu çıkınca bu aile fertleri Ogan soyadını almışlardır) için bu ritüel düzenlenir.

Shema İsrael, Adonai Elohenou, Adonai Ehad Duy ey İsrail! Adona tanrımızdır ve tanrı birdir (Yahudi-Sabataycı şahadet kelimesi.) İzmir’li Yahudi hahamı Sabatay Sevi’nin görünürde din değiştirerek Müslüman olduğunu ilan etmesinden sonra kendi öğretileri doğrultusunda bir cemaat oluşturması görünürde Müslüman ama inanç ve yaşam boyutlarında Yahudi olan yeni bir topluluk ortaya çıkarmış oldu.

Yazımızın geçen bölümlerinde Sevi’nin hayatı, inanç temelleri ve ölümünden sonra cemaatinin geçirmiş olduğu evreleri özetlemiştik. Benzet-benzeme ilkesi gereği kendilerini hep gizlemiş olan bu dini cemaat mensuplarının, Osmanlı dönemindeki etkinlikleri diğer bir husus. Özellikle Osmanlı’nın son dönemindeki olaylarda çok etkin rol oynamış olmaları da dikkat çekici. Jön Türkler, İttihat Terakki, Meşrutiyet gibi bugünümüzü de etkileyen olaylar zincirinde Selanik hep merkez olmuş ve Selanik’in bu etkinliği de Sabataycıların siyasi, askeri, fikri alanlarda hep başı çekmelerinden kaynaklanmıştır.

Konuyu araştırmaya başladığımızda böylesine derin bir toplumsal ve siyasal tablo ile karşılaşacağımızı doğrusu biz de tahmin etmiyorduk. Ancak uzun bir araştırmadan sonra karsılaştıklarımız bizi şaşırttığı gibi bir çok gerçeğin bu gizlilikten dolayı bilinmezliğini sürdürdüğünün de farkına vardık. Elbette şimdilik kamuoyuna yansıtılmasında mahsur gördüğümüz noktalar da söz konusu. Amacımız dini bir topluluğu kötülemek, sansasyon yaratmak değil. Toplumumuzu derinden etkileyen bu cemaat mensuplarının kimler olduğu, neler yaptıkları, bugüne kadar nasıl bir seyir izlediklerinin bilinmesi gerekmektedir. Bunları bilmek halkımızın hakkı. Gizem her zaman merak uyandırmıştır. Fakat doğruların ve gerçeklerin kapalı kalmasının da bir anlamı yok. İleride daha kapsamlı araştırmaların yapılacağını ümit ediyoruz.

Gizlilik, başkalarının merakını daha da kamçılayacağından, bu alandaki gerçeklerin olduğu gibi halkımıza yansıtılması alanında görev, en çok, bu cemaate mensup kişilere düşmektedir. DERGAH + LOCA + SINAGOG = İKTİDAR
Ulaşabildiğimiz kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler, Sabataycı veya dönme denilen bu topluluğun hala Yahudi mistisizminin öğretileri doğrultusunda dini ritüellerini gizlice sürdürdükleri, adet, gelenek ve göreneklerini korudukları, bir nevi masonik yapılarını devam ettirdiklerini gösteriyor.

Araştırmada ilgimizi çeken diğer bir husus ise gizli Yahudi tarikatı mensuplarının ekonomiden, politikaya ve eğitime kadar birçok alanda etkin olmalarının yanı sıra İslam’ın mistik yorumu kabul edilebilecek Sünni ve Alevi tarikatlarının içine sızmış olmaları. Özellikle Mevlevi, Melami ve Bektaşi tekkelerinde 19. yy’dan itibaren şeyh, mürşit, dede, dede baba gibi en üst makamlara kadar ulaştıklarını görüyoruz. Sabataycı şeyh ve müritler Sevi Müslüman olduktan sonra bağlılarına Müslümanların görünürdeki adet ve geleneklerine riayet etmelerini öğütlemiştir. Bu da onların kendilerini en rahat ifade edebilecekleri çeşitli tarikatların dergah, hanekah, tekke ve zaviye gibi mekanlara rağbet etmelerine yol açmış. Merkezi Selanik olan bu cemaatin Selanik’teki özellikle Mevlevi ve Bektaşi dergahlarında yoğunlaştıklarını görüyoruz.

Ilgaz Zorlu, Sabataycı cemaatlerin İslam mutasavvıflarıyla ilişkilerinin özellikle İstanbul, İzmir ve Selanik’te yoğunlaştığını belirtiyor. (Bkz. Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim, S.40-41) İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi, Kasımpaşa Mevlevihanesi, Aziz Mahmut Hüdai’nin Üsküdar’daki dergahı Sabataycıların etkin olduğu dergahlar olarak dikkat çekmektedir. Yahudi mistisizmi olarak tanımlanan Kabbala öğretisine dayanan Sabataycı yorum, İslam’ın gevşek mistik yorumu olarak Mevlevilik, Bektaşilik ve Melamilik ile paralellikler arz eder ve ortak buluşma noktaları bulur. Yunan asıllı Sabataycı yazar Starolakis, Salonika, jews and dervishes isimli kitabında Yahudi-Sabataycı kökenden olup Selanik’teki dergahlarda etkili olan ve hatta bir kısmının uzantıları İstanbul’a kadar gelen dönme şeyhlerden bahsediyor. Bunlardan biri de su anda Amerika’da yasayan müflis işadamı Halil Bezmen’in dedesi Esad Efendi’dir. Esad Efendi 1920′lerde Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin şeyhidir. Ankara Bektaşi Dergahı’nın su andaki dede babası yani şeyhi de Sabataycı. Yine Dede babalardan Bedri Noyan da Yahudi dönmesi. Kardeşi Engin Noyan da bir TV’de program yapımcı ve sunucusu.

Sabataycılar ve Masonlar Osmanlı döneminde etkin konumdaki masonların arasında Sabataycıların önemli bir yekün tutması da dikkat çekmektedir. Osmanlı toprakları içindeki ilk mason locasının Selanik’te kurulması tesadüf olmasa gerek. Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip etme imkanına sahip Sabataycılar bu alandaki gelişmelere de öncülük etmişler. Hem mason hem de Sabataycı olan ünlülerden sadece birkaç ismi burada zikrediyoruz. Bunlar, son Maliye Nazırı Cavit Bey, Yeni Asır gazetesinin kurucusu Fazlı Necip Bey, bir dönem bakanlık yapmış olan Faik Nüzhet…
Zorlu, Türkiye’deki Hür ve Kabul Edilmiş Mason Locası’nın üstadı azamı ya da büyük amirinin hep Kapancılar cemaatine mensup bir aileden geldiğini belirtiyor. Mason Locası’na üye diğer ünlüler ise şunlar: Osman Adil, Faik Nüzhet, Talat İsmail ve Mehmet Servet. (age.S.58)

Günümüz mason localarında da Sabataycı çok ünlü kişilerin varlığı devam etmektedir. Su anda Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locasının Büyük Üstadı Sahir Talat Akev de Sabataycı. Mimar Sinan Locası’nın eski üstadı muhteremi Reşat Atabek, yine üstadı azamlardan Cumhur Ferman da Sabataycılardan. Reşat Atabek’in Masonluk Üzerine adlı kapsamlı eseri Masonluk hakkında önemli bilgiler ihtiva ediyor. Sabataycı ünlü gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın ve Cavit Bey’in aynı zamanda Mason da olduklarını Loca’nın dışa açılırken açıkladığı isimlerden öğreniyoruz.

SELANİK + İSTANBUL + İSRAİL = ANKARA – WASHİNGTON
İsrail’in kuruluş döneminde ve su anda ülkemizin İsrail ile tarihte görülmemiş sıcak ilişkiler içine girmesinde Sabataycıların önemli rol aldıklarını görüyoruz. Sabatay Sevi birçok Yahudi tarafından siyonizmin kurucusu olarak bilinir. Çünkü Sevi, Mesihliğini ilan ederken bütün Yahudileri Kudüs’te toplayıp Büyük İsrail’i kuracağını vadetmisti.
İttihat Terakki ve mason localarında etkin olan Sabataycılar’ın İsrail’in kuruluşunu da desteklediklerini belirten Zorlu, 1924 mübadelesi sonuu Türkiye’ye getirilen alilerden bir kısmının 1948′de kurulusundan itibaren İsrail’e gittiklerini söylüyor. Bunların en meşhuru ise İsrail’in ikinci Cumhurbaşkanı İzak Ben Zwi’dir.

Prof. Yalçın Küçük, Aydınlık gazetesinde yayınladığı makalelerinde, Türkiye’nin tamamen İsrail ve Amerika rotasına girdiği bu dönemde Sabataycı İsmail Cem’in Dışişleri Bakanı olmasına dikkat çekiyor. Küçük, ayrıca İsrail’in Hospro firması vasıtasıyla Türkiye’ye hibe ettiği silahlarla ilgili bir ayrıntıya daha dikkat çekiyor. Bilindiği gibi Susurluk skandalı ile ortaya çıkan ilişkilerde bu silahların kayıp olduğu iddia edildi. Kayıp silahlar Susurluk Çetesi olarak nitelenen ekip tarafından kullanılmıştı. Bu silahları teslim alan kişi ise Ertaç Tınar. Yalçın Küçük, Tınar’ın Sabataycı olduğunu belirtiyor ve MOSSAD’ın dönmelerle iş tutmasının tehlikesine dikkat çekiyor. Dönmeler Dönmezler aksiyonu geçerli ise bu bulgu ürperticidir diyor, Küçük. (Y. Küçük, Nasıl Görüyorum-3, Aydınlık, 14 Mart 1999)

GİZLİ AMA İÇİMİZDE, DÖNMELER
Benzet-benzeme prensibi gereği görünürde Müslüman ama aslında Yahudi olan Sabataycı cemaat mensupları, bu kamuflaj sayesinde ülkenin kaderinde belirleyici olmayı özellikle son yüzyılda becerebilmiş bir topluluk olarak yer almaktadırlar. Kendilerine has yemekleri, kendilerine ait eğitim kurumları, gizli tapınakları, kendilerine özgü ibadet, inanç ve adetleri olan bu cemaatin bazı mensupları, resmi ideolojinin oluşumu ve bugünkü jakoben-din düşmanlığı üzerine kurulu yapısını sürdürmesinde etkin olmuşlardır. Bu dini akımın merkez üssünün Selanik olması da enteresan. Meşrutiyetten günümüze, tüm siyasi oluşumlarda adına sıkça rastladığımız Selanik’in bu etkinliği bir tesadüf mü? Elbette hayır. 19. yy biterken batılılaşmanın rüzgarının bu şehirden esmesinin temel etnik bir etkeni vardı: Sabataycılar.

Türkiye’de ilk mason locası Selanik’te kurulmuş, Abdülhamit yönetimine karşı başlayan başkaldırı burada tasarlanmış, Sultan iktidardan indirildikten sonra buraya gönderilmiş, ilk özel Türk okulları burada kurulmuş (unutulmamalıdır ki, Galatasaray Lisesi Sultan’ın himayelerinde kurulmuştur ancak Fevziye ve Terakki mektepleri Sabataycı cemaat okulları olarak burada kurulmuşlardır), ilk kadın hareketleri burada şekillenmiş, Hareket Ordusu’nun merkezi (padişahı tahttan indirip, İttihat ve Terakki fırkasını iktidara taşıyan ordu. S.K.) Selanik olmuş ve en önemlisi Türkiye’nin önde gelen kurucuları hep Selanik kökenli olmuşlardır. Bunları birer rastlantı olarak görme eğilimi ne yazık ki çok baskındır. Halbuki bu kente bu önemi yükleyen Sabataycı kökenli kişilerdir. (Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim, S.166)

SABATAYCI MEZARLIKLARI
Sabataycılar gerek ilk dönemde yoğun olarak yasadıkları Selanik’te, gerek daha sonraları Türkiye’nin başta İstanbul olmak üzere İzmir ve Bursa gibi şehirlerine yerleştikten sonra ölülerini ayrı mezarlıklara defnetmeyi tercih etmişlerdir. Selanik’te mahalle olarak da diğer dinlere mensup insanlardan ayrı bir yerleşim düzeni kurmuşlar. 1924 ahali mübadelesi gereği geldikleri Türkiye’de de belli merkezlere yoğun olarak ilgi göstermiş ve içe kapanık bütünlüklerini böylece korumaya çalışmışlardır. Ancak zamanla farklı mahalle ve şehirlere yerleşerek bir nevi fiziki asimilasyona uğramakla birlikte cemaat yapılarını korudukları görülmektedir.

İstanbul’da, Karakaşlar cemaatinin mezarlığı, Üsküdar Bülbülderesi’nde yer alıyor. Sabataycılığı sürdürme konusunda diğer cemaatlerden daha aktif olduğu belirtilen bu cemaatin mezarlık konusunda da hassas davrandığı görülmektedir. Bülbülderesi mezarlığında az sayıda da olsa bazı Kapancıların yer aldığı belirtiliyor. Yakubiler ise Maçka’daki mezarlığa ölülerini defnetmektedirler. Yakubilerin yoğun olarak İzmir’de yasadıkları belirtiliyor. Medya patronlarından Bilgin ailesi bu gruba mensuptur. Kapancılar cemaatinin ise Feriköy mezarlığında satın almış oldukları ayrı bir bölüme ölülerini defnettikleri biliniyor. Sabataycıların mezar şekli ve taşların işlemesi tamamen farklı. Genellikle seramik üzerine çıkartma resim bu mezar taşlaıinda yer alır. Yazıların üslubu da farklılık arz ediyor. Dikkat çeken nokta ise Ey zair diye başlaması. Şekil olarak da dönem dönem farklılık arz etse de kendilerine özgü çiçek islemeler ve Müslüman mezarlarından farklı geometrik sekil vermeler dikkat çekmektedir.

İbadethanelerinin ayrı, mezarlıklarının ayrı olmasının yanı sıra bu cemaat mensubu ailelerin zengin ve farklı bir mutfak kültürleri söz konusu. Esin Eden, Yunanistan’da İngilizce olarak yayınlanan “Bir ailenin yemek kitabı” isimli eserinde, kendilerine özgü yemeklerden bahsediyor ve ailesi Türkiye’ye geldikten sonra da bir araya gelerek adet ve geleneklerini yaşatmaya çalıştıklarını belirtiyor. (a.g.e. S.42) Ilgaz Zorlu da bu yemeklerin salt Akdeniz veya Yahudi mutfağından oldukça farklılıklar arzettigini belirtiyor.

SABATAYCILIKTA CİNSİ SAPIKLIKLAR
Sabataycıların sıkça gündeme getirilen bir bayramı var: Kuzu Bayramı. Mesih Sevi’nin doğum günü olduğuna inanılan, Mart’ın 21. gününü 22′ye bağlayan gecesi mum söndü olarak nitelenen kutlama, bir yönüyle toplu seks olarak değerlendirilmektedir. Bu Kuzu Bayramının artık kutlanmadığına dair iddialar varsa da Alaettin Gövsa kendi şahit olduğu bir örneği Sabatay Sevi isimli kitabının 97. sayfasında anlatmaktadır. Ilgaz Zorlu ise bu konunun üzerine, çok fazla ele alındığını belirttiği kitabında, toplu seks ve mum söndü olayının Tanah’taki birtakım dualardan kaynaklandığını da vurgulamaktadır: Ancak şurası bir gerçektir ki Sabataycı dua kitaplarının özellikle bugün İsrail’de bulunan nüshalarında serbest seksin Tanah’a dayandırılan ayetlerle desteklendiği bilinmektedir. (Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim, S.51)

Sabataycılarla ilgili eserlerin, özellikle dua ve Kabbala yorumlarının İsrail’e götürülüp özel bir mekanda gizlendiğini belirten Zorlu, bu kaynakların araştırmacıların incelenmesine açık olmadığını da vurgulamaktadır. Türkiye’de yasayan bir cemaate ait dini kaynakların İsrail tarafından kaçırılması konuyla ilgili esrar perdesini daha da dikkat çekici kılmaktadır. İsrail devletinin bunları gizlemekte ne gibi çıkarları olduğunun araştırılması gerekmektedir. Toplu seks ve hatta ensest ilişkiler dini kaynaklarda meşrulaştırıcı yorumlarla ele alınmaktadır:
… bazı Sabataycı din adamlarının Lut örneğinden hareketle ensest ilişkiyi meşru kabul eden kararlar verdiklerini bilmekteyiz… (Zorlu, a.g.e.S.62)

Günümüzde de mum söndü ritüelinin uygulandığına dair bir cemaat üyesi tarafından açıklama yapıldığını da Zorlu belirtiyor. Zorlu, bütün cemaatlerde aynı uygulamanın var olup olmadığının belgelenemediğini ve bu konunun istismar edildiğinden de yakınmaktadır. Dini yorumlar tarafından meşru gösterilen bir uygulamanın o dini benimseyen kişilerce sürdürülmesi kadar doğal bir sonuç olamaz. Ne derece yaygın olduğunun da elbette araştırılması gerekiyor.

İNTERNETTE SABATAYCILIK
Sabataycılık-dönmelik ve Türkiye’deki Sabataycılar üzerine, çoğu Amerika ve İsrail menşeli onlarca makale ve araştırmanın İnternet sitelerinde yer almaktadır. Internet sitelerinde konuyla ilgili yazıların yer aldığı bazı yayın organları: Jarusalem Post, Forward, Jewish Exponend, The New Republic, The Journal of the American Oriental Society, Canadian Geographic, Baltimore Jewish Times…

Genellikle Yahudi Kabbalizmi -mistisizm- üzerine yazılmış bu makaleleri görünce, varlıkları Türkiye’de olan ama Türkiye’de tartışılıp konuşulmayan Sabataycıların, dünyada a’dan z’ye her boyutuyla araştırılmasındaki gariplik net olarak önümüze çıktı. Ilgaz Zorlu’nun kitabında birkaç yerde vurguladığı korku tek sebep olabilir mi? Böyle bir bahanede haklılık payı olsa bile kesinlikle inandırıcı gelmiyor.

Bu gizli Yahudi cemaatinin veremeyeceği hesap mı söz konusu? İnternet sitelerinde yer alan yazı ve araştırmalar incelendiğinde ortaya birkaç önemli nokta çıkmaktadır: Birincisi, Türkiye dışında bu konu, gerek üniversitelerde ve gerekse medyada etraflıca araştırılıyor ve araştırmalar kamuoyuna sunuluyor. Sadece son bir yıl içerisinde İnternet sayfalarında yer verilen araştırma ve belge sayısı yüzün üzerinde. Bu alanda yazılmış ellinin üzerinde kitabin ismi geçiyor bu yazılarda.

Buna karşılık Türkiye’de bir iki kitap ve üç dört makale dışında kaynak bulmak imkansız. İkincisi, Sabataycıların Yahudiliğin özellikle mistik yorumu olarak görülen Kabbala anlayışından kopuk olarak anlaşılmasının mümkün olmadığı. Bütün ritüeller, bayramlar, ilahiyat anlamındaki anlayışları Yahudiliğin bir parçası. Üçüncüsü ise özellikle İsrail menseli yazılarda Sabataycıların Yahudiliği tahrif ettiği iddiaları öne çıkmaktadır. Netice olarak Sabataycılık Müslüman kisvesi altında, Yahudiliğin kabbalistik yorumunun hayata geçirilişi olarak karsımıza çıkmaktadır. Yazı dizimizde de bunun kaynaklara dayalı örneklerinden böyle bir sonuç çıkmaktadır.

FORWARD’IN İLGİNÇ İDDİASI
Amerika’da Yahudilerin 1897′den beri yayınladığı Forward dergisinin Şubat 99 sayısında Mustafa Kemal Atatürk hakkında ilginç bir makale yayımlandı. Aynı zamanda derginin İnternet sitesinde yer alan makalede, Sabataycılıkta cinsellik konusuna da kısaca değiniliyor.

Makalenin yazarı, derginin bir dönem İsrail temsilciliğini de yapmış olan Amerika’nın Yahudi kökenli ünlü araştırmacı yazarlarından Hillel Halkin. Halkin, makalesinde M. Kemal’in Yahudi kökenli olduğunu ve hatta Sabatay Sevi’nin neslinden geldiğini iddia ediyor ve Mum söndü olarak bilinen Kuzu Bayramı’nı söyle anlatıyor:

Senede bir kez (Dönmelerin yıllık kuzu bayramı esnasında) Sabatay Sevi’nin doğum günü gecesi, çılgın danslar eşliğindeki akşam yemeği sırasında, mumlar söndürülür, hanımların değiştirilmesi seansıyla (orgies, toplu sex) ayinler gerçekleştirilir… Bu tür birleşmelerden doğan çocukların kutsal sayılacağına inanılır. (Hillel Halkin, When Kemal Ataturk Resited Shema Yisrael: It’s My Secret Prayer, Forward Subat 1999, New York)

İLK TEPKİLER
Bu araştırmayı yayımlamaya başladığımızda menfi-müspet birtakım tepkilerin olabileceğini düşünmüştük. Toplumumuzun, siyasi, ekonomik ve diğer bir çok hassas alanlarında özellikle son yüz elli yıllık dönemde etkinlik sağlamış bu gizemli dini cemaat hakkında yayımlanan bir araştırmanın yankı bulması da normal karşılanmalıdır. Okurlarımızdan gelen olumlu tepkiler ve böyle bir konuyu açtığımız için gelen teşekkür mesajları bizleri elbette memnun etti. Çoğu insan, hayretini de ifade etmekten geri kalmadı.

Anlaşıldığı kadarıyla çoğu insan birçok meseleden haberdar değil. Böylece önemli bir boşluğu doldurucu hayırlı bir hizmeti de başlatmış olmanın memnuniyetini paylaşıyoruz. Öte yandan kökeni itibarıyla Sabataycı ailelere mensup bir kaç kişi de özellikle böyle bir diziyi yayımlamamızın amacının ne olduğunu anlamaya çalışmak için aradı. Gazetemizde verilen bilgilere, hiç birinin bir iki ayrıntı dışında itirazları olmadı. Bizler de kendilerine toplumsal bir gerçek olarak konunun bir gazetecilik olayı olduğunu anlatmaya çalıştık.

İleride daha detaylı ve ayrıntılı yazıların da yayınlanacağını belirttik. İsmini burada açıklamayı uygun görmediğimiz ama siyaset alanında etkin bir kişinin söylediklerinden, bu cemaat mensubu olanların geçmişten gelen derin bir korku psikolojisi içinde oldukları anlaşılıyor. Fakat, Türkiye’de yakın tarihte yasadıklarımız ülkeyi derinden etkileyen Selanik ve dönmeler faktörünün bilimsel olarak net bir şekilde ortaya konmasını gerektirmektedir.

Bu alanda en çok da sorumluluğun Sabataycılara ait olduğunu ilk bölümde belirttiğimiz gibi yine tekrarlıyoruz. Araştırmalarımız devam etmektedir. Bu dizi ile tarihsel süreci ve günümüze dair bir iki noktayı okuyucularımıza duyurmayı amaçlamıştık ve bunun da hasıl olduğunu görüyoruz. İleride Sabataycılarla ilgili daha ilginç yazılarımız gazetenizde yer alacaktır.

Sinem Karaağaç ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

KABALACILAR Online: 2 Hits insg.: 237553 Hits heute: 14

Önceki birkaç bölümde Rönesans (1350 ile 1650 yılları arasında) olarak bilinen dönemde Yahudi tarihindeki olayları ele almıştık .

Bu zaman döneminde gördüklerimiz: klasik bilginin yeniden doğuşu ve Kilise’nin gücünün azalması; İspanyol Engizisyonu ve Yahudilerin çeşitli ülkelerden kovulması; Protestanlığın Hıristiyanlığın yeni bir dalı olarak büyümesi; Polonya Yahudilerinin Altın Çağı ve Bogdan Chmielnicki’nin Ukrayna katliamları (Bkz 48, 49 ve 50. bölümler).

Rönesans sona ererken Yahudi alemi ne durumdaydı peki?
Coğrafik olarak Yahudi nüfusunun yarısı kadarı, Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu topraklarında büyük bir yoğunluk göstererek, Ortadoğu’da yaşıyordu. Yaklaşık diğer yarısı ise Doğu Avrupa’da (Polonya, Ukrayna, Litvanya) büyük bir yoğunluk göstererek, Avrupa’da yaşıyordu.

Bu, tüm Yahudilerin orada yaşadığı anlamına gelmez. Aslında Hindistan ve Çin dahil, dünyanın dört bir yanında yaşayan Yahudiler vardı. Ancak Yahudi Tarihi açısından Yahudilerin toplu olarak yaşadığı geniş merkezlere odaklanıyoruz.

OSMANLI İMPARATORLUĞU
Halife Ömer’in Yeruşalayim’in işgal ettiği 638 yılından itibaren (Hz. Muhammed’in ölümünden altı yıl sonra) Yisrael toprağı -Haçlı Seferleri sırasında kısa bir istisna dışında (1099’dan 1187’ye)- Müslümanların elinde kaldı ve bu, I. Dünya Savaşı’nın 1917’de sona ermesine kadar böyle sürdü.

Rönesans yılları sırasında (1516’dan itibaren) bu Müslüman gücü İstanbul’u merkez alan Osmanlı İmparatorluğu’na aitti. Müslüman oldukları halde Osmanlıların Arap olmadığını, Türk olduklarını belirtmek önem taşımaktadır.

Türkler Yahudilere karşı geleneksel olarak iyi davranmıştı. İspanya’dan kovulduklarında Yahudilerin Sultan II. Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına kabul edildiğini ve “Bana bu İspanyalı Ferdinand’ın akıllı olduğunu söylüyorlar ama aslında aptal biri. Hazinesini alıp bana gönderiyor” dediğini daha önceki bölümlerde aktarmıştık.

Osmanlı İmparatorluğu yayılırken Türkler Yisrael’e geldi ve “Muhteşem Süleyman” olarak bilinen Osmanlı sultanlarının en büyüğü, Yeruşalayim’in bugün bile ayakta duran şehir duvarlarını yeniden inşa etti.

Büyüleyici olan şudur ki Süleyman Şlomo’nun Türkçe’sidir ve günümüzde Eski Yeruşalayim Şehri’ni belirleyen, onun duvarlarıdır. Bu zaman döneminde çok sayıda Yahudi Yisrael toprağına, özellikle de Tsfat (Safed) şehrine geri dönmeye başladı. 100 yıldan kısa bir sürede Tsfat’ın nüfusu 300 aileden 10.000 kişiye çıktı. Ve bu dönem zarfında Tsfat, Yahudi bilginliğine şaşırtıcı katkılarda bulundu.

En başta Rabi Yaakov Berav’dan (1475-1546) söz etmeliyiz. Yahudi aleminde 1.000 yılı aşkın bir süredir yapılmayan bir şeyi yapmaya çalıştığı için çok önem taşımaktadır. Semiha’yı, yani “rabinik atama ve kutsamayı” yeniden oluşturmaya çalıştı. Semiha, Moşe’ye kadar geriye doğru izlenebilen, öğretmenden öğrenciye direkt bir hat halinde giden “doğru” bir rabinik atama ve kutsamadır. Semiha Roma zulümleri sırasında kesilmişti. Rabi’ler hâlâ atanıyor ve kutsanıyor ama bu, Yahudi kanununun gerektirdiği şekilde ne “doğru”, ne de “resmi” idi; yalnızca sembolikti. Rabi Berav bunun yeniden doğru bir şekilde yapılabileceğini düşündü ve kendini ve bir başka kişiyi atadı ve kutsadı ama girişimi başarılı olmadı. Yeruşalayim’in rabi’leri bunu tanımadı. Günümüzde bile rabinik atama ve kutsama yalnızca semboliktir.

Rabi Berav’ın atayıp kutsadığı diğer kişi, İspanya’dan kovulan Yahudilerin arasında bulunan ve Avrupa’dan Türkiye’ye oradan da Tsfat’a gelmiş olan Rabi Yosef Karo (1488-1575) idi. Orada Yahudiliğin en önemli kitaplarından birini yazdı: bugün bile uyulan Yahudi kanunnamesi Şulhan Aruh “Hazırlanmış Masa”.

Kendisinden önce başka bir İspanyol rabi, Rabi Yaakov ben Aşer, Yahudi kanununu Arba Turim (“Dört Bölüm”) adlı bir kitapta düzenlemeye yeltenmişti. Rabi Yosef Karo Arba Turim’i aldı, bir yorumlama yazmak için 32 yılını harcadı ve Bet Yosef (“Yosef’in Evi”) adını verdi, sonra da Şulhan Aruh’a indirgedi.

Rabi Karo Sefarad idi. Rabi Moşe Isserles (Ramah olarak bilinen) ise Krakowlu Polonyalı bir rabi idi, Şulhan Aruh’a bir Aşkenaz yorumlama yazdı (Bkz. 49. bölüm). Günümüzde Yosef Karo’nun Moşe Isserles tarafından düzeltilen Şulhan Aruh’u, Yahudi kanununu belirler.

Yosef Karo bugün daha çok kanun kitabı sayesinde tanınsa da, bir mistik idi. Tsfat’a yerleşmesi de rastlantı eseri değildi çünkü onun zamanında Tsfat Yahudi mistikliğinin merkezi oldu.

YAHUDİ MİSTİKLİĞİ
Yahudi mistikliği nedir? Yahudi mistikliği daha çok Kabala olarak bilinir.

Kabala (“alınmış olan”) Tora’nın sözcük ve harflerinin derin, gizli anlamına odaklanan bir yorumudur. Yahudi geleneğine göre Tora’yı anlamanın bu seviyesi Sinay Dağı’nda ortaya çıkarılmıştı ama karmaşıklığı yüzünden yalnızca birkaç “inisiye” (sırları bilen) ile sınırlı kalmıştı. Zamanla bu gizli yorumlama daha yaygın bir şekilde bilinmeye başladı ve sonunda yayımlanarak herkese açıklandı (ama sadece pek azı bunları anlayabiliyordu).

Kabala’nın anahtar eseri Zohar’dır “İhtişamın Kitabı”. Bu kitabın içeriği ilk olarak Rabi Şimon bar Yohay tarafından yaklaşık M.S. 100 yılında, bir mağarada Romalılardan saklanırken ortaya çıkarılmıştı. Birçok akademisyen bu kitabın Rabi Moşe de Leon (1240-1305) tarafından yazıldığını ileri sürer.

İspanyol bir rabi olan Rabi Moşe de Leon gerçekten de Zohar’ı yayımlayan ilk kişiydi ama hiçbir zaman yazarı olduğunu iddia etmedi. Dahası yayımlamış olduğu öğretiler tutarlı bir bütün şeklinde düzenlenmemişti ve önceden olduğu gibi az sayıda kişi içeriğini anlayabiliyordu.

Daha sonra Ramak olarak bilinen Tsfatlı Rabi Moşe (1522-1570) devreye girdi. Ramak o zamana kadarki tüm Kabalistik düşünceyi, özellikle de Zohar’ın öğretilerini akılcı bir şekilde sistematize etti. Ramak, eseri Pardes Rimonim’de (Nar Bahçesi) çeşitli, çoğu zaman görünürde çelişkili öğretileri tutarlı bir sisteme dönüştürerek Kabalacı geleneğin birliğini kanıtladı.

Ramak’ın sisteminin çekirdeği, Tanrı’nın gerçeği on sefirot-İlahi enerji kanalları- ile nasıl yarattığının ayrıntılı bir tanımından oluşuyordu. Bu on kuvveti anlamak günümüzde Kabala öğreniminin anahtarıdır.

Ancak bugün bildiğimiz şekliyle Kalaba’nın gelişimindeki en ünlü kişi belki de, Ari olarak çağırılan Rabi Yitshak Luria (1534-1572) oldu. Ari Yeruşalayim’de doğmuş, sonra Tsfat’a yerleşmiş, oraya Ramak’ın cenazesinin yapıldığı gün gelmişti. Tsfat’ta yalnızca iki yıl yaşadı, 38 yaşında öldü ama bu kısa zaman içinde Kabala öğreniminde devrim yaptı. Gerçekten de öğretileri -öğrencisi Rabi Hayim Vital tarafından toplanmış olan- Kabala öğrenimini güçlü bir şekilde yönlendirir.

Ari’nin sistemi Ramak’ınkini geliştirdi ve sefirot’u tek boyutlu noktalar olarak algılamak yerine, dinamik olarak etkileşen, her biri simgesel insancıl karaktere sahip partzufim “şahsiyetler” olarak gördü.

Onun anlayışına göre insan eylemleri İlahi enerjiyi dünyaya kanalize eden sefirot’u etkileyebilir, yaradılışın amaçlanan mükemmellik durumuna ilerleyişini kolaylaştırır, ya da engeller.
Ari, Sha’ar He Gilgulim “Reenkarnasyonun Kapısı” adlı eserinde açıkladığı reenkarnasyon etüdünü de geliştirdi.

Bu zaman döneminde çok sayıda kişi Tsfat’ta Kalaba öğrenmeye geldi. Efsaneye göre beyazlar giymiş olan Kalabacılar Şabat akşamları kırlarda dolaşır Şabat Kraliçesi’ni karşılayan şarkıyı söylermiş: Lecha Dodi Likrat Kallah “Gel Sevdiğim, Gelini Karşılayalım.” (Bu ünlü şarkı/şiir Rabi Şlomo HaLevi Alkanetz tarafından yazılmıştı.)

SABETAY SEVİ, SAHTE MESİH
Mistiklik her zaman Mesihsel beklenti ile birleştirilir. Ama Mesihsel beklenti -Maimonides tarafından belirlenmiş olan İnancın On Üç Prensibi’inden biri- bazen yanlış olabilir ve Yahudi halkı için büyük sorunlara yol açabilir.

Bu olay 1600lü yılların sonunda oldu ve önceki 150 yılın Yahudi tarihi -kovulmalar, engizisyon ve Chmielnicki katliamları- sahneyi hazırladı. Yahudilerin morali bozuktur. İşler ancak daha kötüye gidecek gibi görünmektedir. Kuşkusuz Mesih’in kurtarmaya gelme zamanı gelmiştir artık.

Bu anda Sabetay Sevi adında sözde bir mistik ün kazanmaya başladı. 1626 yılında İzmir’de doğmuş, duygusal olarak istikrarsız da olsa, kuşkusuz her bakımdan parlak, karizmatik bir kişiydi. 20 yaşında iken kendisine cemaatinin üyeleri tarafından haham “bilge kişi” unvanı verilmiş ancak kısa zaman sonra, davranışları tutarsız olmaya başlayınca insanlar akıllı olduğu halde zihinsel olarak istikrarsız olduğunu anlamış ve onu aralarından uzaklaştırmıştı.

Ortadoğu’da dolaşmaya başladı ve 1651’de Yisrael’e, tam olarak Gaza’ya gitti. Orada destekçisi olan Gazalı Natan adında başka bir sözde mistik ile tanıştı. Sabetay Sevi’yi Mesih olduğuna ikna eden ve tüm Yahudi cemaatlerine Mesih’in Yisrael’e geldiği konusunda mektuplar yollamaya koyulan odur.

Daha sonra olanların anlatısı ilk elden, Almanya’da yaşayan “Hamelinli Glukel” adlı ve anıları 17. yüzyıl Avrupa Yahudiliğinin yaşamı hakkında fikir veren Yahudi bir kadından gelmektedir. Şöyle yazar:

“İnsanlar Sabetay Sevi’den konuşmaya başladı ama vah bize, günah işledik ve duyduğumuzu ve inandığımı hiçbir zaman göremedik. Dünyanın her yerinde hizmetkarlar ve çocuklar pişmanlık, dua ve hayır işi ile uğraştı ve iki, hatta üç yıl boyunca sevgili Yisrael halkı bekledi ama hiçbir şey ortaya çıkmadı.

“İzmir’den mektuplar gelmeye başladığında sevincimiz anlatılamaz. Çoğu Sefaratlara hitaben yazılmıştı. Mektuplar gelir gelmez sinagoga götürdüler ve yüksek sesle okudular. Genç ve yaşlı Almanlar da Sefarad sinagoglarına koştu.

“Birçoğu kurtarılacakları günün umuduyla evlerini, topraklarını ve tüm sahip olduklarını sattı. Kayınpederim Hamelin’deki evini terk etti, evini, topraklarını ve güzel eşyalarını bıraktı. Çok iyi biliyoruz ki En Ulu bize söz verdi ve o kadar kötü değiliz, kalbimizin derinliklerinde gerçekten dindarız, eminim Tanrı bize merhamet edecektir. “Komşunu kendin gibi seveceksin” emrine uyabilirsek. Ama Tanrı bizi affetsin. Yaşamlarımıza hakim olan kıskançlık ve düşüncesiz nefretten iyilik gelemez…”

Bu anlatıdan Yahudilerin o kadar çok zulümden sonra Mesih’in gelişini ne kadar hevesle beklediğini ve Mesih coşkusuna ne kadar kolay kapıldıklarını görebiliyoruz.

Ancak, Sabetay Sevi’nin Yahudi aleminde muazzam sayıda takipçisi olduğu halde (İsa’nın sahip olduğundan çok daha fazlası) Avrupalı rabi’lerin kanmadığını ve halkı ona karşı uyardıklarını belirtmek gerekir.

Bu arada kendi hikayesine inanan Sabetay Sevi Osmanlı İmparatorluğu’nun Sultanı’nı ziyaret etti ve Mesih olarak tanınma talep etti. Sultan’ın Yisrael toprağını ona vermesini de istedi.
Etkilenmeyen Sultan onu hemen hapse attırdı ve İslam’ı kabul etmezse onu ölünceye kadar işkence ile tehdit etti.

Sabetay Sevi böylece din değiştirdi. İşbirliği nedeniyle ona bir kraliyet unvanı, Aziz Mehmet Efendi ve “Sultan’ın Kapısında Kapıcı” konumu verildi. Mesih olduğunu iddia etmeyi sürdürdü ve sonunda Sultan onu sürgün etti.

Tabii İslam’ı seçer seçmez Yahudi alemi Mesih olduğuna inanmayı bıraktı. Ancak birkaç Yahudi kandırıldıklarını kabul etmedi ve onunla birlikte din değiştirdi. Bu grup -Dönmeler- Türkiye’de özel bir Müslüman mezhebi olarak I. Dünya Savaşı’na ve Osmanlı İmparatorluğu’nun düşüşüne kadar ayakta kaldı.

KARŞI TEPKİ
Sabetay Sevi ile olanların sonucunda bir karşı tepki ortaya çıktı. Mesihsel coşku Yahudi alemini kasıp kavururken Sabetay Sevi’nin kimsenin dinlemediği karşıtları, özellikle Haham Tzvi olarak bilinen Amsterdamlı Rabi Tzvi Ashkenazi ve oğlu Rabi Yaakov Emden, bu fiyasko yüzünden Yahudi mistikliğini suçladı. Bu kez insanlar onları dinledi. Bu karşı tepkinin sonucunda bazı parlak Kabalacılar haksız yere suçlandı, şehirden kovuldu, kitapları yakıldı.

Bunlardan biri Ramhal olarak bilinen İtalyan rabi Moşe Hayim Luzetto (1707-1747) idi. Büyük bir Kabalacı, derin bir düşünür idi. Günümüzde de yoğun bir şekilde okunan Mesilat Yesharim “Doğrunun Yolu” adlı kitabın yazarıdır. Ama Kabalacı olduğundan İtalya’dan kovuldu, Yisrael’e gitti ve 40 yaşında öldü.

Yahudi öğrenimine katkıları ölümünden sonrasına kadar takdir görmedi. Rabi Elijah ben Shlomo Zalman, Vilna Gaon’u (Vilna Dahisi) daha sonra Ramhal’in eserleri hakkında, Yahudilik konusundaki anlayışının mükemmel olduğunu, Ramhal Vilna Gaon’un zamanında hayatta olsaydı, Vilna’dan İtalya’ya yürüyerek Ramhal’ın ayaklarına oturacağını ve öğreneceğini söylemiştir.

Ne var ki Vilna Gaon Ramhal’ı överken, öğretileri Kabala’ya dayanan başka bir parlak rabi’yi, Hasidik hareketin ünlü kurucusu Ba’al Shem Tov’u yermiştir.

Bu Yazı Sevivon Post Sitesinden Alınmıştır.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.