Sayın … Bey,
Son mesajınızda çok önemli konulara temas ettiniz. Bunları iki kategoriye ayırarak, yaptığım incelemelerin sonuçlarını
tarafınıza iletmeme müsaade ederseniz sevinirim.

1- Ilgaz Bey’in ısrarının nedeni / Yahudi dininde ırkın önemli olmayışı
2- Mumsöndü iddiaları gerçek mi?

 


”Ilgaz
Zorlu, Yahudi kökenli olanların ayrı bir kategoriye konulması
gerektiğini biliyor ve bu ayrıcalığı istiyor. Bali bunun sanki
Yahudiliğe kabul edilişte sözkonusu olduğunu söylüyor, fakat benim
edindiğim intiba bu değildir. Zorlu sadece geçiş süreci farklı olsa
neden bu kadar ısrarlı olsun?” diyorsunuz.

1- Yazar Rıfat Bali,
”Yahudi dinine kabul edilişte Yahudi kökenli olmanın ayrıcalıklı bir
durum yarattığını” iddia etmiyor, sadece Ilgaz Zorlu beyin böyle
algıladığını ifade ediyor. Ilgaz bey medeni cesareti nedeniyle çok
takdir ettiğim bir insandır. Fakat bazen duygusallığının gerçekleri
görmesine mani olduğunu düşünüyorum. Yahudi kökenli olmak tek başına
”Giyur li Humra” işlemiyle Yahudiliğe kabul edilmeyi sağlamıyor. Bu
işlem geçen mesajda da ifade ettiğim gibi sadece çok özel durumlarda
uygulanıyor. Yahudiliği tartışmalı olan gruplar ya da insanlar için
uygulanıyor. Fakat Yahudi şeriatına göre Sabetaycıların Yahudilikleri
tartışmalı bile değildir. Onlar KESİNLİKLE Yahudi değildir.

Sabetaycılar
geçmişte Yahudilikten kendi rızalarıyla ayrıldıkları için eğer tekrar
Yahudi olmak istiyorlarsa ANCAK 1 sene kadar süren bir dini eğitimden
geçip dinin icaplarını yerine getirirlerse Yahudi kabul edilebilirler.
Yani bir Hıristiyan ya da Budist nasıl Yahudi olabiliyorsa, onlar da
ancak öyle Yahudi olabilirler. DİNİ EĞİTİMLE. Yahudi kültüründen
gelmeleri, Yahudi soyundan gelmeleri kendilerine ayrıcalıklı bir statü
kazandırmıyor.

Ilgaz
bey şimdiye kadar bu gerçeği ısrarla gözardı etmişti. Fakat, mahkeme
kararı lehine sonuçlandıktan sonra, Yahudi DİNİ EĞİTİMİ aldığı için,
Hahambaşılıkça da Yahudi dinine kabul edilmiştir. 4 Şubat, 2001 tarihli
Hürriyet gazetesinin konuyla ilgili bir sorusunu Ilgaz bey şu şekilde
yanıtlamıştır.
http://www.hurriyet.com.tr/hur/turk/01/02/04/turkiye/14tur.htm

Zorlu,
‘‘Bu karar kendilerini Yahudi kabul eden diğer Sabetaycıların da önünü
açacak mı?’’ sorusuna ise ‘‘Hiç zannetmiyorum. Çünkü beni zorlukla
kabul ettiler. Kabul edilmemin nedeni İsrail’de DİNİ EĞİTİM almış olmam
ve bir Yahudi gibi yaşamamdı’’ yanıtını verdi.

Demek ki
Yahudi kültüründen ve soyundan gelmesinin Yahudiliğe kabul edilmesinde
hiçbir rolü olmadığını artık o da kabul etmiştir. Sadece İsrail’de DİNİ
EĞİTİM aldığı için Yahudi dinine girebilmiştir. ”Giyur li Humra”
işleminin Sabetaycı olup da kendini Yahudi hisseden insanlara
uygulanamayacağı bir kez daha kanıtlanmış bulunmaktadır.
http://www.matbuat.com/konular/soylesiler/ilgaz1.htm (Sayfa açılmıyor) Alternatif Link

”Benim istediğim tek şey Türkiye’li Sabetaycılara da bu giyurun (Giyur
li Humra) uygulanması. Bizim İspanyol konverzolarından bir farkımız yok
ki.”
http://www.sabetians.com/bali.html (Site kapandı) Alternatif Link

RİFAT
N. BALİ’YE VERİLEN YAYIMLANMAMIŞ BİR YANIT adlı makalesinde aynı
şekilde Ilgaz Zorlu bey; ”Sabetaycılar için SEMBOLİK BİR GİYUR (Giyur
li Humra) yapılması gerektiği konusunda ben kitabımın çeşitli
yerlerinde tartışmalar getirdim” demiştir.

Ilgaz
beyin bakış açısını anlamak gerekir. Tabii ki Yahudiliğe geçiş
sürecindeki farklar konusunda duyarlı ve ısrarlıdır. Bu çok doğaldır.
Çünkü, Yahudi dini eğitimi çok zahmetli bir işlemdir. Önce İbranice
öğrenmeyi, sonra da aylar boyunca Tevrat ve dini kaideler hakkında
bilgilenmeyi gerektiren, Yahudiliğin tüm şartlarına uymayı emreden,
adayın yaşantısını dinine göre düzenlemesini zorunlu kılan bir
süreçtir. Bu süreç bir seneye kadar uzayabilir. Bu yol kendisi gibi
Yahudiliğe geçmek isteyen diğer Sabetaycı kökenli insanlar için hiç de
cazip bir yol değildir. Fazlasıyla laik – seküler bir yaşam tarzı
benimsemiş olan Sabetaycıların böylesine zor ve çetrefil bir süreçten
geçmek isteyeceklerini düşünmek hayal olur. Bu nedenden dolayı Ilgaz
bey şimdiye kadar ”Giyur li Humra” gibi sembolik bir kararla Yahudiliğe
kolay yoldan geçilebilmesinin yolunu açmaya çalışmıştı. Ancak başarılı
olamadı.

Bundan
sonra Ilgaz Bey gibi Sabetaycı kökenden gelen biri Yahudi dinine kabul
edilmek isterse, önce dini eğitim almak zorunda kalacaktır. Onlara özel
bir muamele yapılmayacaktır. Yani Yahudi soyundan gelmeleri Yahudiliğe
kabul edilmelerinde hiçbir avantaj sağlamayacaktır. Bir Budist, bir
Hıristiyan nasıl Yahudiliğe kabul ediliyorsa, bir Sabetaycı da aynı
kategoride ele alınarak aynı prosedürden geçirilecektir.

Yahudi
dininde insanların geldikleri ırk kesinlikle önemli değildir. Örnek
olarak daha önce sözünü ettiğim Falaşaları verebilirim. Bu insanlar
yüzyıllar önce Yahudiliği benimsemiş fakat ırken Etyopyalı olan
zencilerdir. İsrail’e ilk geldiklerinde Yahudilikleri tartışmalı olduğu
için ”Giyur li Humra” işleminden geçerek Yahudi dinine kabul
edilmişlerdir. Bu sembolik bir işlemdi. Yüzyıllar boyunca Yahudilik
inancına bağlı oldukları anlaşılmasına rağmen, evlenme boşanma gibi
işlemlerde Yahudi şeriatını tam uygulamadıkları saptanmıştı. Bu da, bu
evliliklerden doğan insanların ”mamzerim – gayrimeşru” olabilecekleri
şüphesini doğurduğundan hahamlar, Falaşaların toplu bir ”Giyur li
Humra” işleminden geçirilmelerini uygun bulmuşlardı. Bu merasimde kısa
bir dua okunur, ruhun temizlenmesi için bir banyoya girer çıkarsınız
ondan sonra Yahudiliğe geri kabul edilirsiniz. Bu uygulanan bir dine
dönüş merasimidir.

Gördüğünüz
gibi Halakhah’ya (Yahudi şeriatı) göre ”ırken” Yahudi olanlarla
”sonradan” Yahudiliği benimseyenler arasında hiçbir fark yoktur.
İmtiyazlı Yahudi, imtiyazsız Yahudi kavramları bulunmamaktadır. Yahudi
soyundan gelen Sabetaycılara ”Giyur li Humra” işlemi uygulanmazken
(Yahudi inancıyla KESİNLİKLE bir ilgilerinin kalmadığı kabul edildiği
için) ; aynı işlem Yahudilikleri TARTIŞMALI olan Etyopyalı zencilere
uygulanabilmektedir. Ilgaz beyin yazılarında Yahudi hahambaşılıklarına
ve de İsrail’e neden bu kadar çattığını anlamak için kahin olmaya gerek
yok. Onun bakış açısına göre Yahudiler, Sabetaycılar aleyhinde bir
çifte standart içindedirler. Halbuki aslında Yahudiler, Halakhah’ya
(Yahudi şeriatına) göre doğru bir karar verdiklerine inanmaktadırlar. 

”Sabetaycıların
Yahudi kabul edilmeyişlerinin sebebi olarak bir kitapta çarpık cinsel
ilişkileri ve “dört gönül bayramı” dedikleri gelenekleri sebep
gösteriliyor. Yani ırken saf Yahudi kabul edilmedikleri ifade ediliyor.
Ben şahsen bu konunun Yahudilerce açıkça itiraf edilmesini
beklemiyorum. Çünkü bu durum onların Yahudi kökenli olmayan Yahudiler
ve diğer din mensupları önünde güvenilirliklerini sarsar. Bu yüzden
gizliyor olabilirler” diyorsunuz.

2-
100 yıl öncesine kadar, Kuzu Bayramı denilen 21 Mart’ı 22 Mart’a
bağlayan gecede (dört gönül bayramı ?) Sabetaycı evli çiftlerin
toplanarak eş değiştirdikleri ve mum söndü yaptıkları iddiaları vardır.
Bu iddialar yaşanmış olsaydı bile yine de ”ırkları” bozulmuyordu. Çünkü
iddialara göre Sabetaycı olmayan kişilerle cinsi münasebet
kurulmuyordu.

Şayet mumsöndü iddiaları doğru idiyse
burada ırkın bozulması değil dinin bozulması olayı vardır. Yahudi
şeriatına göre gayrimeşru ilişkiden doğan çocukların soyundan gelenler
10. nesle kadar Yahudilerin dini cemaatlerinden dışlanıyorlardı. Zina
en büyük günahlardan sayıldığından, sadece zina yapanları cezalandırmak
yerine, o kişilerin soyundan gelenlere nesiller boyunca farklı muamele
yapılıyordu. Zaten Selanik’te 1915-1918 arasında Yahudiliğe geçmek
isteyen birkaç Sabetaycı, bu iddialar yüzünden oradaki
Hahambaşılıklarca iki kez reddedilmişlerdi.

”Türkiye’de
yaşayanlarla hiçbir bağı olmayan Yunan Selanik’inin dönmelerinden
birkaçı, geleneksel Yahudiliğe dönmeyi denediler. Şehrin hahamları
durumu öğrenince, bu durumun tarikatın bazı örf ve adetlerinin muhalif
olduğu olayını öne sürerek dini formaliteleri yapmayı reddettiler. Ret
etmelerinin sebebi, karıların değiştirildiği büyük mumların söndürülme
törenini ima etmeleri ve bu törenin bu birliklerden doğan çocukların
meşruiyetini müphem bırakması nedeniyle, ”gayrimeşruluk (mamzerim) asla
ebediyetteki birliğe katılamayacak, hatta onuncu nesli bile
ebediyetteki birliğe katılamayacak” diyen Tevrat ayetine (Tesniye 23:2)
ters düştüğünü öne sürmeleriydi.”
”Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri”

Zvi-Geyik Yayınları / Etnik Kültürlerin Dinsel Kaynakları Serisi
Ağustos 2000 – İlk Baskı 1935 İstanbul – Sayfa: 107

Kuzu
Bayramı’nın böyle bir içeriğe sahip olduğunu gösteren ya da kanıtlayan
hiçbir belge yoktur. Bu iddialar ilk kez, 8 Ocak ve 18 Ocak 1924
tarihli Vakit gazetesinde yayınlanan Karakaşzade Mehmet Rüştü Bey’in
ifadeleriyle ortaya atılmıştır. 15 Eylül ve 15 Ekim 1925 tarihli
Resimli Dünya Mecmuası’nda yine Karakaşlar kolundan geldiği söylenen
Meziyet Hanım adlı birinin anlattıkları bu iddiayı tekrarlamaktadır. 15
Kasım 1925 tarihli Resimli Dünya Mecmusı’nda ise Kapancılar zümresine
mensup bir genç olduğu söylenen biri ”mum söndürme merasiminin”
Karakaşlar zümresinde devam eden bir adet olduğunu sandığını fakat
Kapancılar zümresinde böyle bir adetin tatbik edilmediğini
belirtmiştir.

Demek ki o tarihte böyle
bir adet halen uygulanıyor idiyse bile bu durum sadece Karakaşlar
zümresi için geçerliydi. Yakubiler daha o yıllarda çoktan asimile olup
Türkleşmişlerdi. Kapancılar ise Kuzu Bayramı’nı kutluyor fakat eş
değiştirme merasimini tatbik etmiyorlardı. Gerschom Scholem adlı
İsrailli bir profesörün yazdığı ”The Crypto Jewish Sect of the Dönmeh”
adlı uzun araştırmasında, bu adetin 1900’lü yılların başında tüm
Sabetaycılar tarafından yürürlükten kaldırıldığını ifade etmektedir.
”The Messianic Idea in Judaism nd other Essays On Jewish Spiriuality”

Gerchom Scholem – Schocken Books, New York. 1995
The Crypto-Jewish Sect of the Dönmeh (Sabbatians) in Turkey, sayfa 142-166

Ilgaz
Zorlu bey, ”Evet, Ben Selanikliyim” adlı kitabında, Kuzu Bayramı’nda eş
değiştirme şeklinde dini bir merasim yapıldığına dair iddiaların yazılı
kaynaklara dayanmadığını belirterek yaşlı bir cemaat üyesinin kendisine
anlattığı bilgileri aktarmıştır.

”Buna göre, 21
Mart gecesi her ailenin erkek olan reisleri toplanmakta, khal adını
verdikleri dini bir merkezde bir kuzuyu okumaktadırlar. Hoca veya Ogan
adı verilen dini önderlerin merasim sonrasında bu kuzudan parçalar
kestiği ve bu parçaların her aileye dağıtıldığı ifade edilmektedir.
Ancak kadınlar bu merasimde yer almamaktadır ve cinsel bir ritüel
uygulanmamaktadır. Ancak diğer cemaat üyeleri gözleriyle görmedikleri
halde, aile büyüklerinden, bu şekildeki dini bir merasimin 20. yüzyılın
başlarına kadar yapıldığını duyduklarını, ancak daha sonra Kapancılar
grubunda bu hadisenin o zamanki cemaat ileri gelenlerinden olan tüccar
Ata Efendi ile Halil Ali Efendiler tarafından kaldırıldığını
belirtmektedirler. Tabii bu konu tamamen belgelenememiştir. Mum söndü
ritüelinin tüm Sabetaycı gruplarda uygulandığına dair elde hiçbir kanıt
yoktur ve bunun gerçekliği de tartışma konusudur. Ancak bu iddialar
tarihte cemaat üyelerinin daha da içe kapanmalarına yol açmıştır. Gönül
arzu ederdi ki, Sabetaycılığı ele alan araştırmacılar salt dindel
bağnazlıkla konuya yaklaşmasalardı ve spekülasyon konusu olacak
iddiaları da gerçek gibi göstermeselerdi” demektedir.
Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı

Ilgaz Zorlu – Belge Yayınları
Çok Merak Edilen Bir Sabetaycı Ritüeli:
”Mum Söndü”, Sayfa 60-64.

İsrail’in
ikinci Cumhurbaşkanı (1952-1963) olan tarihçi Itzhak Ben-Zvi
(1884-1963), ”The Exiled and the Redeemed” adlı kitabında ”The
Sabbateans of Salonica” başlıklı bir bölüme yer vermektedir. Bu eserde,
Sabetaycı kökenli olup, Selanik’ten mübadeleyle gelerek İzmir’e
yerleşen ve de gerçek anlamda ihtida eden Dr. Ismail Eden adındaki
şahıstan öğrendiklerini nakletmektedir. Bu kişiye göre Sabetaycılık
hareketi artık tamamen tarihe karışmıştır. Dr. Eden, ”eş değiştirme
merasiminin” 1800’lerde Kapancıların lideri olan Derviş Efendi’nin
Kabbalah ve Zohar’ı çarpıtarak yorumlamasıyla başladığını, 1870’lere
kadar da (Sultan Abdülaziz dönemine dek) uygulandığını duyduğunu
belirtmiştir. Fakat bu tarihten sonra Kapancılar zümresinde bu adete
son verilmiştir.
Kısacası
1683-1800 ile 1870/1900 sonrası bu adet hiçbir Sabetaycı grupta
(Yakubiler, Kapancılar, Karakaşlar) ya bilinmiyordu ya da
uygulanmıyordu.

F. W. Hasluck;
Kızılbaşların, namaz, oruç, kadınların örtünmesi ve sünnet vs. gibi
hususlarda Sünnilerden ayrıldıklarını; bunlara, domuz yemek, bir yerde
toplanıp mum söndürüp kadın değiştirmek gibi ahlak dışı isnadların
yapıldığını; bunun yersiz ve bir önyargının mahsulü olduğunu belirtiyor
ve bu tür isnadların, Araplar tarafından Zerdüştler; Türkler tarafından
Selanik Yahudileri
(DÖNMELER); Benjamin
Tudela tarafından Dürziler hakkında söylenildiğini de ilave ediyor.
Frederick William Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, I/153.

Oxford, Clarendon Press, 1929

Hatırlatmak
istediğim bir husus daha var. Bu tür iddialar Boşnakların ataları olan
Bogomiller (Hıristiyanların sapkın bir mezhebi) aleyhinde de o zamanki
Hıristiyan çoğunluk tarafından öne sürülmüştü. Tarih boyunca çoğunluğu
oluşturanlar azınlıklara karşı hep bu tarz ithamlar yöneltmişlerdir.
Sabetaycıların bir dezavantajı daha vardı. O da gizlilikleriydi. Gizli
bir grubun üyesi çıkıp da ”bu sizin söyledikleriniz doğru değil”
diyemezdi. Çünkü o zaman kendisini o grubun üyesi olarak tanıtmış
olurdu. Bu durum da başını derde sokardı. Bu yüzden azınlıklara karşı,
üstelik kapalı cemaatlere karşı bu tür iftiralar daha kolay
yakıştırılmaktadır. İddialar karşısındaki sessizlikleri de iddiaların
doğru olduğunun kanıtı olarak görülmek istenmektedir. Malum, “sükut
ikrardan gelir” düşüncesi. Bektaşiler de uzun zaman boyunca gizli
kalmayı tercih ettiklerinden onlar da bu tür suçlamara maruz
kalmışlardı.

Gördüğünüz
gibi, Yahudiler değil üzerini örtmek, bizzat kendileri Sabetaycılar
hakkındaki bu iddiaları gündeme getirmektedirler. Böyle bir merasim
100-130 yıl öncesine kadar uygulanmış olsaydı bile, ki bunun gerçekliği
bile tartışmalı, bizlerin bugünün Sabetaycı kökenlilerini 5 nesil
öncesinde son bulmuş bir adet yüzünden suçlamamızın doğru olmayacağı
kanaatindeyim. Saygılarımla,

Pavlus  
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Irken Yahudi Olmakla Dinen Yahudi Olmak Arasında Fark Yok

Sayın Ali Rıza Saklı Bey,
Mesajınız
için çok teşekkür ederim. İşte sadece fikirlerimizle, birbirimizi
kırmadan da diyalog halinde olabileceğimizi ispatladık. Bundan dolayı
çok sevindim.

Size bahsettiğiniz konuda bildiklerimi ve fikirlerimi ileteyim. Fakat önce Ilgaz Zorlu beyle yapılan
bir röportajdan alıntı yapmama izin verin.
http://www.matbuat.com/konular/soylesiler/ilgaz1.htm (Sayfa açılmıyor) Alternatif Link

”Endülüs’te
bundan 500 sene evvel Türkiye’ye gelmemiş, orada kalmış,
Hıristiyanlaşmış fakat Yahudi geleneklerini sürdürmüş insanlar var.
Bunlara Hıristiyan dönmeleri, yani konverzo denir. Sabetay Sevi ile de
bir ilgileri yoktur. Ancak onlar İsrail’de Yahudi kabul edilirler.

Yahudiliğe dönecekleri zaman Giyur li Humra denilen bir işleme tâbi
tutulurlar. Siz sinanoga gidersiniz orada basit bir dua okunur, ruhun
temizlenmesi için bir banyoya girer çıkarsınız ondan sonra Yahudiliğe
geri kabul edilirsiniz. Bu uygulanan bir dine dönüş merasimidir. Benim
istediğim tek şey Türkiye’li Sabetaycılara da bu giyurun uygulanması.
Bizim İspanyol konverzolarından bir farkımız yok ki.

Sabetaycıların
İspanyol konverzolarından çok farkı var. 1391-1492 yılları arasında
Katolik İspanya’sında zorla Hıristiyanlaştırılan yüzbinlerce Yahudi
vardı. Ölüm tehdidiyle dinlerini değiştirmek zorunda kalmışlardı. Ama
içlerinden pek azı – birkaç bin – bugüne kadar geleneklerini devam
ettirip, inançlarını korumuşlardır. Orada zorlama var. Burada ise
Sabetaycılar gönüllü bir şekilde Yahudiliği terkedip 1683 yılında
”Müslüman” olmuşlar, Sabetay Sevi gibi birini Mesih kabul etmişler,
Yahudiliğe uymayan ritüeller geliştirmişler, mistisizmle harmanlanmış,
gnostik özelliklere sahip yepyeni bir din vücuda getirmişlerdir. Belki
de İslamiyete geçmelerinin teolojik bazı nedenleri vardı. Ama bu durum
sonucu değiştirmez. Ataları zorla Yahudilikten çıkmış olanların torunu
ile ataları gönüllü bir şekilde Yahudiliği terketmiş olan iki grubun
arasında dönmelik dışında hiçbir benzerlik yoktur.

Dolayısıyla
onlara uygulandığı söylenen Giyur li Humra işleminin Sabetaycılara da
uygulanmasını talep etmek mantıksızlıktır. Ilgaz beyin hatası burada
olmuştur. Ilgaz Bey, ayrıcalıklı bir işleme tabi tutulup, daha kısa
yoldan Yahudi dinine geçmek istemişti. Yani Yahudi soyundan gelmesinin
kendisine bir avantaj sağlayacağını umuyordu. Giyur li Humra işlemini
kendisine bir hak olarak görüyordu. Ama bu işlem sadece zorlanarak
Yahudiliği terkeden ve de inançlarını koruyarak Yahudi dinine tekrar
dönmek isteyen kişiler için yapılıyor. Fark burada.

Yoksa
Halakhah’ya (Yahudi şeriatı) göre ”ırken” Yahudi olanlarla ”sonradan”
Yahudiliği benimseyenler arasında hiçbir fark yoktur. Bir eğitimin
sonucunda bir sınavdan geçersiniz, dinin icaplarını yerine getirirsiniz
ve Yahudi olursunuz. Yahudiliğe ihtida eden ‘giyyur’ kimse Halakhah’ya
göre tamamen Yahudi sayılır. İmtiyazlı Yahudi, imtiyazsız Yahudi
kavramları yoktur. Sadece Yahudi kavramı vardır.

Sonuçta,
Ilgaz bey, İsrail’de Yahudi dini eğitimi gördüğü için, mahkeme
kararından sonra, Hahambaşılıkça da Yahudi dinine kabul edilmiştir.
Size Türkiye Yahudilerinin tek gazetesi olan Şalom Gazetesi’nin
makalesini gönderiyorum.
http://www.salom.com.tr/07022001/toplum.htm#2

Sabetaycılıktan Museviliğe
”1998 yılında yayınlanan “Evet Ben Selanikliyim – Türkiye Sabetaycılığı” adlı kitabıyla kamuoyunun gündemine gelen
Ilgaz Zorlu, nüfus kağıdının din hanesine Musevi yazılması için açtığı davayı kazandı.

Yıllardır
Yahudi olmak için mücadele veren zorlu İstanbul 9. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin kararı sonrasında Türkiye Hahambaşılığı tarafından
Yahudiliğe kabul edildi. İsrail’de Yahudi dini eğitimi gören Ilgaz
Zorlu, Türkiye’de Yahudiliği seçen ilk Sabetaycı oldu.”
Bir
de şunu ilave edeyim. Yahudilerde ”seçilmiş ırk” kavramı kesinlikle
yoktur. Bir seçilmişlik duygusu vardır. Ama bu her üç tektanrılı din
için de geçerlidir. Yahudiler kendilerini ”seçilmiş halk” olarak
görürler.
http://www.turkishguides.org/TR/GuidesOnly/BakiAdam.asp (Sayfa açılmıyor) Alternatif Link

”Seçilmişlik fikri, Yahudileri tarih boyunca daima diğer milletlerden
farklı kılmıştır. Yahudiler, her türlü baskı ve zorlama karşısında
millî ve dinî kimliklerini bu fikir sayesinde koruyabilmişler ve
ideallerini canlı tutmuşlardır. Bu sayede onlar, yaklaşık iki bin
yıllık sürgün hayatından sonra, 1948′de kutsal topraklarda bağımsız bir
Yahudi devleti kurmayı başarmışlardır.

Dindar
Yahudiler, seçilmişliği bir imtiyaz değil, külfet olarak görürler.
Çünkü, tarlanın nasıl ekilip biçileceğinden, elbisenin rengine ve
biçimine kadar hayatın her alanını kurallara bağlayan bir dini yaşamak
ve yaşatmak zorunda olduklarını düşünürler.

Yahudilerin
bu seçilmişliği, Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 47. âyette de söz
konusu edilmektedir. Allah Yahudilere, bir zamanlar kendilerini
seçtiğini, diğer milletlere üstün kıldığını ve onlara çeşitli nimetler
verdiğini hatırlatmaktadır.”

Yahudiler, Conservative, Orthodox,
Reform, Reconstructionist vs. gibi, birbirinden çok farklı inançlara
sahip, her biri Tevrat’ı bambaşka yorumlayan değişik mezheplere
bölünmüştür. Zaten Yahudilerin büyük çoğunluğu için dinin bir önemi de
kalmamıştır. Amerika’da, Batı Avrupa’da, Rusya’da, İsrail’de yaşayan
Yahudilerin büyük çoğunluğu laik, seküler bir görüşe sahiptir. Yani
Tevrat’ta ne yazdığı umurlarında değildir. Bu yüzdendir ki her toplumın
içerisinde hızla, gönüllü bir şekilde asimile olmaktadırlar.
Amerika’daki Yahudilerin %55’i Hıristiyanlarla evlenmektedir. Çocukları
da dinsiz yetişmektedir.

Yani
3,300 yıl önce yazılmış Tevrat, onları hiç ilgilendirmemektedir. Bugün
İsrail’de yaşayan fanatik Ortodoks Yahudiler, İsrail’in kendi
meşruiyetini sorgulayıp, Siyonizmi lanetlemektedirler. Çünkü, onlara
göre Mesih gelmeden İsrail kurulmamalıydı. Laik Yahudiler dindar
Yahudilere nefretle bakmaktadır. Sefarad Yahudileri ile Aşkenaz
Yahudilerinin her biri kendisini diğerinden üstün görmekte, aralarında
sürekli anlaşmazlık çıkmaktadır. Zenci Yahudiler, diğer Yahudilerin
kendilerine kötü muamele ettiğine inanmaktadırlar. Yani yekpare bir
Yahudilik yoktur.

Sizin
linkte yolladığınız ayetleri okudum. Tekrar söylüyorum. Cımbızla seçip,
metnin bütünlüğünden koparttığınızda ayetleri dilediğiniz gibi
yorumlamanız mümkündür. Harun Yahya da hep bunu yapmaktadır. Devamlı
bir evham, korku, paranoya refleksi içinde sadece görmek istediği
ayetleri görüp, onlardan sonuçlara varıyor. Sürekli komplo teorileri
üretip, Yahudi düşmanlığı yapıyor. Bunun tek nedeni Yahudilerin dünya
çapında iyi mevkilere gelmelerinin kendisinde yarattığı eziklik ve
kıskançlık duygusu olmalı diye düşünüyorum.

Yahudilerin,
sayılarının çok üzerinde bir etkiye sahip olmalarının yalnızca tek bir
nedeni vardır. O da eğitime verdikleri olağanüstü önem. Neredeyse tüm
Yahudiler birkaç dili rahatlıkla konuşabilen, kozmopolit, üniversite
mezunu, kültürlü, eğitimli, meslek sahibi insanlardır. Bu durum da
doğal olarak onların toplum içinde çabucak sivrilmelerine ve devamlı
gözönünde bulunmalarına yol açmaktadır.

Baruch
Spinoza, Ludwig Wittgenstein gibi filozoflar, Sigmund Freud,
psikanalistliğin kurucusu, Albert Einstein, İzafiyet Teorisinin mucidi,
Franz Kafka, Marcel Proust gibi yazarlar, Henry Kissinger ve Madeleine
Albright gibi Amerikan Dışişleri Bakanları, George Lucas ve Steven
Spielberg gibi film yönetmenleri, George Gershwin ve Mendelsohn gibi
müzisyenler hep Yahudi kökenlidirler. Sonuçta Yahudiler insanlığa büyük
katkılarda bulunmuş bir topluluktur. Hz. İsa da, Hz. Musa da Yahudi
değiller miydi? Saygılarımla,

Pavlus   ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


Ben Mason da Değilim

Sayın Laz Uşa,

 Site içinde kelime ara

PicoSearch

 

Sizi
tanımıyorum ama yazınızdan mert bir kişi olduğunuz izlenimini edindim.
Yine de bazı şeyleri açıklamak gereği duyuyorum. Siz de Ali Rıza bey
gibi benimle ilgili rastgele iddialarda bulunuyorsunuz. Eleştirdiğiniz
kişiyle aynı yanlışa düşüyorsunuz. Eğer mason olup olmadığımı merak
ediyorsanız doğrudan bana sormalıydınız. Daha önce de belirttiğim gibi
mason olmak suç değildir. Masonluk yasal bir topluluktur. Türkiye’de
faaliyet gösteren her cemiyet gibi, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük
Locası’nın da üye listeleri ve çalışmaları T.C. İçişleri Bakanlığı’nın
denetimi altındadır.1 Fakat ben mason değilim. Olsaydım söylemekten
çekinmezdim. Masonluk hakkındaki bilgilerim, okuduğum bir iki kitaptan
öğrendiklerimle sınırlıdır.

Bu
arada adımı açıklamak zorunda değilim. Etnik kökenim illa da
birilerinin ilgisini çekiyorsa açıklayayım. Babam, Batı Trakya göçmeni
Müslüman bir Türk, annem ise İrlandalı kökenli Protestan bir
Amerikalıdır. Pavlus adlı nickim ise Paul olan ikinci ismimin
Türkçeleştirilmiş halidir. Esas adım da Burak’tır. Daha fazla ayrıntı
vermeye lüzum görmüyorum. Ben bir Türk’üm. Türklüğümü de hiçkimseye
tartıştırmam.

Atatürk’e
Ulu Önder dediğimde, buradaki ulu sıfatını, erdemleri bakımından büyük
olan, saygı duyulacak kişi manasında kullanıyorum. Yoksa Atatürk’e
ilahi bir sıfat yakıştırıyor değilim. Türklerde bilirsiniz ki Ulu Hakan
diye bir terim vardır. Buradaki Ulu kelimesi nasıl kullanılıyorsa ben
de öyle kullanıyorum.

Gelelim,
Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin Arnavut asıllı oluşuna. Ben de
çeşitli kaynaklardan Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Arnavutların yoğun
olarak yaşadıkları Makedonya’nın batısındaki bir bölgeden Selanik’e göç
etmiş kişiler olduklarını okudum. Bu bilgi, eğer doğruysa, Atatürk’ün
Sabetayci kökenden gelmesinin kuvvetle muhtemel olduğu yönündeki
argümanımı çürütmemektedir.

Çünkü, Sabetayciların tümü Selanik’te
ikamet etmiyordu. Doğru, bu şehir, Sabetayciların en yoğun olarak
yaşadıkları şehirdi ama Balkanlarda, Arnavutluk’ta, Makedonya’da,
Üsküp’te, Berat’ta, Ülgün’de, Sofya’da, İzmir’de, Edirne’de,
İstanbul’da, Bergama civarında da Sabetaycilar vardı. Ama biraz
merkezden uzak kaldıklarından, Selanik’teki gibi güçlü bir topluluk
değildiler. Sayıca da daha azlardı. Bugün Berat ve Ülgün’de araştırma
yapan tarihçiler, bu şehirlerde Arnavutlaşmış Sabetayci asıllı
insanların yaşadıkları köyler bulmuşlardır. Ancak bu kişiler asimile
olmuş ve Sabetaycılığı unutarak, Bektaşi mezhebine girmişlerdir. Hatta
1965 yılına kadar, Sabetay Sevi’nin Arnavutluk’ta olduğu sanılan
mezarına bazı Bektaşilerin topluca ziyaret ettikleri ortaya
çıkarılmıştır.2

Dolayısıyla,
Itamar Ben Avi adındaki, Filistinli Yahudi gazetecinin anılarında yer
alan ve Atatürk’ün “ben Sabetay Sevi’nin soyundan geliyorum” şeklindeki
açıklamasını yalanlayan bir kanıt değildir ifade ettiğiniz husus.
Atatürk’ün babasının ailesi, bulundukları küçük yerleşim biriminden
taşınarak, dindaşlarının yoğun oldukları ve daha iyi geçinme şartları
vaat eden Selanik şehrine yerleşen kişiler olabilirdi.

“Zübeyde
hanım Yahudi olsaydı oğlunu İslami bir okuldan alıp modern eğitim veren
Sabetaycı bir okula göndermek isteyen kocasına karşı çıkar mıydı?”
diyorsunuz.
Nihayet
karşıma mantıklı argümanlarla çıkan birisini buldum. Hakikaten çok
sevindim. Birilerinin bu tarz sorular yöneltmelerini bekliyordum uzun
zamandır.
Faruk Bey’e ilettiğim mesajımda da belirttiğim gibi “Atatürk en azından
babası tarafından Sabetayci kökenlidir.” 3

İlk mesajımda gönderdiğim İngilizce makalede de zaten Atatürk’ün yalnızca babası tarafından gizli-Yahudi
/ Sabetayci kökenli olduğu iddia edilmektedir. Annesi Zübeyde Hanım’dan bahsedilmemektedir. 4
Dediğiniz
gibi Yahudilikte kan anne tarafından taşınır. Eğer Zübeyde Hanım da
Sabetayci değil idiyse, Atatürk’ün, Sabetaycilar tarafından Yahudi
kabul edilmesi imkansızdı. Bildiğiniz gibi Sabetayci olmayanlarla
evlenen gençler cemaatten ihraç edilirdi. Bu rastlanmayan bir durum
değildi.

Osmanli
Bakanlar Kurulu, 29 Aralik 1891’de Selanik’teki Sabetayci (Avdeti) bir
kızın babasının muvafakatı olmadan da Müslüman bir gençle evlenmesi
geçerli sayıyordu. 7
Bakınız:
(Tarih ve Düsünçe dergisinin Temmuz 2000 sayısı)

Kimbilir arşivlerde daha bu tür ne kadar belge gizlidir.

Karışık
evlilikler asimilasyonun doğal bir sonucu olarak artış gösteriyordu.
İzmir’in Yunan işgalinden hemen sonra, İstanbul’da Sultanahmet
Mitinginde ateşli bir konuşma yapan, Türk Ocaklarında faal çalışmalarda
bulunan, Milli Mücadele yıllarında kendisine onbaşı ünvanı verilen,
kadın hakları savunucusu ve roman yazarı Halide Edip Adıvar’ın (1883 -
1964) babası da Sabetaycıydi. 5 Babası, II. Abdülhamit devrinde Reji
Naziri olan Mehmed Edip Bey idi. Sabetayciların Yakubi kolundan
geliyordu.

Sabiha
Sertel adlı ilk kadın gazetecilerimizden biri olan şahıs da Sabetayci
kökenli olmasına rağmen cemaatinin dışından bir evlilik yapmıştı.6
Maliye Nazırı Cavit Bey’in de eşi kendi cemaatinden değildi. Yani
asimilasyon daha o yıllarda bütün hızıyla sürüyordu.

Kısacası 1800’lerin sonları
ile 1900’lerin başları , artık cemaat içi evlilik anlayışının yıkıldığı
bir zaman dilimine denk geliyordu. Bu durumda, Atatürk’ün yalnızca
babası tarafından Sabetayci kökenli olması ihtimal dahilindedir.

Kimsenin
Sabetayci olduğuna dair GERÇEK bir belge yoktur. Nasıl olabilir ki? Bu
insanlar 1683 yılında Yahudiyken İslama geçmişlerdir. Yüzyıllar boyunca
kendi aralarında evlenmişler, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini
bir nesilden diğer nesle aktarıp durmuşlardır. Hatta, “Evet, Ben
Selanikliyim” adlı kitaba göre de 1870’li yıllara değin evlerinde
Ladino denilen Yahudi İspanyolcasını, dışarıda ise Türkçe
konuşmuşlardır. Daha sonra da bütünüyle Türkçe kullanır hale
gelmişlerdir.

Sabetaycilar
tarihte kendileri hakkında sır vermeyen, ellerindeki kaynaklar ve
belgeler neredeyse kimselere ulaşamamış gizli, içine kapanık bir cemaat
olarak yaşamıştır. Selanik’te ikamet eden ve Müslüman kabul edilen
cemaatin yarısından fazlası Sabetayci kökenliydi.

Selanik’teki
nüfus kayıtları insanları, Sabetayci, Yörük, Arnavut, Pomak, Çerkez,
Boşnak, Çingene diye ayırmıyordu, hepsini “Müslüman” olarak kayda
geçiriyordu. O yıllarda, dini cemaatlere aidiyet , etnik kimliklerden
daha önde geliyordu. Bu durumda, İsmail Cem’in Sabetayci kökenli
olduğunun belgesi nerededir? Belgesi yoktur.

Sadece söylentilerden,
rivayetlerden, etrafta dolaşan laflardan onun Sabetayci kökenli
olduğunu duyup doğrudur diye varsayıyoruz. Eğer kuzini Nükhet İpekçi
hanım televizyona çıkıp, bu bilgiyi onaylamasaydı, nereden, nasıl
öğrenebilecektik?

Sabetaycilar
çok esrarlı bir topluluktur. Zaten ilgi çekmelerinin nedeni de bu.
Ancak onların zaviyesinden bakıldığında bu gizliliğe hak vermemek
mümkün değildir. Baksanıza, forumdaki bir kişi, eğer Atatürk’ün
Sabetayci kökenli olduğu ortaya çıkartılırsa, evinde asılı duran
resmini çöpe atacağını söyleyebiliyor. Bir grup insanı günah keçisi
yapar, düşman ilan eder, kin ve husumet beslersek tabii ki, o kişilerin
de kendilerini savunmak ve geleceklerini sağlam altına almak amacıyla
bu kökenden geldiklerini inkar etme yoluna gideceklerini anlayabiliriz.

Bu
arada, bir konuya açıklık getirmek gerekiyor. Bu yüzyılın başından
itibaren gittikçe artan bir hızla, Sabetaycilar Türk kimliği içinde
asimile olmaktadırlar. Bu süreç, daha önce ifade ettiğim tanıklıkları
nazarı itibare alırsak artık tamamlanmak üzeredir.8

http://philtar.ucsm.ac.uk/encyclopedia/judaism/shabb.html‘de
yer alan bilgiye göre kala kala Sabetaycilik dinine mensup 3,000 kişi
kalmıştır. Diğer Sabetayci kökenli kişiler ki – sayılarının 40,000’i
geçmediği tahmin edilmektedir – kendilerini Müslüman olarak
tanımlamaktadırlar ve %70 civarında karışık evlilikler yaparak tarih
sahnesinden çekilmektedirler. Çoğu ise seküler bir hayat tarzı içinde
yaşamaktadır. Bu kadar küçük bir topluluğu gözümüzde büyütmemiz, her
yanlışın ve problemin ardında onları suçlayışımız akıl dışı bir
realite.

Atatürk’ün
masonluğu konusuna da değineyim. Atatürk’ün Fransız Obediyansına bağlı
Veritas(Fazilet)locasına girdiği bilgisi pek çok kaynakta yer
almaktadır. Daha önce de söylediğim gibi seneler evvel Ceviz Kabuğu
programına katılan bir mason, locanın adını vermeden, Atatürk’ün
Selanik’teki bir locaya girdiğini ve kısa bir zaman sonra da
ayrıldığını belirtmişti. Sizin duyduğunuz söylentiyle bu bilgi
paralellik arzetmektedir. Belki de Atatürk mason olmuş, fakat mason
kalmamıştır. Bu pekala mümkündür. Fakat, Ali Rıza Bey gibi, daha baştan
Atatürk mason değildir, olamaz da, bu bir hakarettir türü yaklaşımlar
doğru değildir. Nasıl kendi görüşlerinden bu kadar emin olabiliyor
anlamıyorum. Daha arşivlere bakmadan bir karara varmak mümkün değildir.
Bu arşivler de Fransa’da bulunmaktadır. Hepsi de tasnif edilmemiştir ve
bazı bilgiler de gizli tutulmaktadır. O halde kaynakları gözden
geçirmeden, Atatürk’ün ne mason olduğuna ne de olmadığına dair sağlıklı
bir karar vermek şimdilik imkansızdır. Saygılarımla, Pavlus


Notlar: 1) http://www.mason.org.tr/anahat.html
2)
http://www.amyisrael.co.il/europe/albania/
3)
http://www.f16.parsimony.net/forum27628/messages/1585.htm
4)
http://www.f16.parsimony.net/forum27628/messages/1517.htm
5)
http://www.sabetians.com/sonuc.html
6) Yıldız Sertel, ‘Annem’ adli kitabı (YKY)
7)
http://www.f9.parsimony.net/forum12963/messages/14545.htm
8)
http://philtar.ucsm.ac.uk/encyclopedia/judaism/shabb.html

Sayın Pavlus Bey,
Sizin
burada yazdıklarınızı çok daha mantıklı ve gerceklere yakın buluyorum.
Ali Rıza Beyin de doğru bazı tesbitleri var ise de argümanları maalesef
sathî. Atatürk’ün devletin adını başka türlü koymamış olması, onun illâ
ki saf Türk ırkından geldiğini isbata kâfi değildir. Tıpkı, oğul
Gandi’nin İtalyan asıllı eşi başbakan olsaydı Hindistan’ın devlet
ismini değiştirmesinin beklenemeyeceği gibi. Veya İran’da asırlarca
Türk Kaçar hanedanı hüküm sürdüğü halde devlete herhangibir Türk adı
vermediler. Lâtin Amerika’da Japon asıllı birisi devlet başkanı
olabildi. Munis Tekinalp Yahudi ırkındandı ama Türkçüydü. Agop Dilaçar
Ermeni soyundan geliyordu, Türk Dil Kurumuna başkanlık yaptı. Eski doğu
Alman SPD reisi İbrahim Böhme ismine rağmen katıksız Almandır. Bunun
yanısıra; insanlar aynı ırktan, aynı dinden, aynı görüşten, aynı
cemaatten, aynı gruptan olunca birbirleriyle ihtilâfa düşmezler,
canlarına kastetmezler diye bir kaide yok. Bunu mason localarının
kapatılması ve Cavid Bey vakası için söylüyorum. Hepsinden öte bir
husus var: İnsanların ne olduklarından ziyade ne yaptıkları önemlidir.
Ancak yapılanlar değerlendirilirken o şahsın kimliği ve kişiliği de
asla yok farzedilemez. Gerçekler olduğu gibi meydana çıkarılmalı,
kimsenin hiçbirşeyi istismar etmesine fırsat verilmemelidir. Bunlar çok
uzak olmayan bir gelecekte mutlaka ortaya çıkacak amma hakikatleri
gizleyenlerin adı-sanı, şerefi, fikriyatı tarümar olacaktır. Son
birşey; Türk sayılmak için Türkçeyi güzel konuşup doğru yazmak da
gerekir. Pavlus Bey bu noktaya dikkat etmiş. Burada fikirlerini beyan
eden herkese selâm ve hürmetler.

Faruk   =============================================================================

Sayin Faruk Bey,
Selam.
Yolladığınız mesaj için çok teşekkür ederim efendim. “Türkçeyi güzel
konuşup doğru yazdığım” şeklindeki iltifatınız ve üslubunuzdaki nezaket
için de ayrıca çok teşekkür ettiğimi belirtmeme izin verin.

Sizin
de tespit ettiğiniz gibi, maalesef, Sayın Ali Rıza Beyin argümanları
sathi, yapay bir çizginin dışına çıkamamaktadır. Herkesin fikirlerinin
aynı olması elbette beklenmemelidir, ama en azından bir tartışma
yapıldığında, bazı somut gerçeklerin de üstünün örtülmemesi, görmezden
gelinmemesi gerekir. Sizin gibi düşünmeyen insanların söyledikleriyle
fikri olarak mücadele etmektense, o kişinin kendisine yönelik suçlayıcı
iftiralara başvurma yoluna gidilmemesi icap eder. Objektif olmak budur.
Umarım ki zaman içinde, üzerinde tartışmaya çalıştığımız bu konu daha
rasyonel bir şekilde ele alınabilecektir.

Mesajınızda
ifade ettiğiniz üzere, hakikaten de bir millete bağlılık, o milletin
“ırki” çoğunluğundan gelme koşuluna bağlı değildir. Sizin örneklerinize
ilaveten, 1506 yılında Saraybosna yakınlarındaki Sokoloviç kasabasında
doğan Sokollu Mehmet Paşa’yı da gösterebiliriz. Boşnak kökenli Müslüman
olan Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nda, Kaptanı Derya ve Rumeli Valisi
olmuş, Tameşvar kalesinin fethi ile gösterdiği başarıyla da 1564′te
sadrazamlığa yükseltilmiştir. Daha o yıllarda Süveyş kanalını açmayı
düşünmüş, Don ve Volga ırmakları arasında bir kanal açma fikrini
savunmuştur. Osmanlı’da devlet teşkilatında önemli düzenlemeler
yapmıştır. Bu kişi ırken Türk değildir. Irken Slav’dır. Ama onun
Slavlığı ve Boşnaklığı, Osmanlı’ya ve Müslümanlığa büyük hizmetlerde
bulunmasına engel olmamıştır.

Pek
çok kökenden gelen insanın beraber yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’nun
mirasçısı durumundaki Türkiye Cumhuriyeti de, bu kültürel zenginlikten
nasibini almıştır. Bu utanılacak değil, tam aksine övünülecek bir
şeydir. Atatürk de “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diyerek bu çeşitli
kökenden gelen insanların kendilerini Türk olarak kabul ettikleri
takdirde Türklüklerinden şüphe duyulamayacağını kabul etmiştir. Yani
Türk olmak bir ırka ait olmaya bağlı değil, onu kabul etmeye bağlıdır.

Bu
kavram, ifade edildiği 1923’lerin dünyası için bile fazlasıyla ileri
görüşlüdür. Düşünsenize, 1933-1945 arasında iktidarda bulunan Nazilerin
ideolojisine göre Alman kabul edilmek için Aryan soyundan gelmeniz
şarttı. Gelmiyorsanız o zaman hayatta kalmanızın da bir anlamı yoktu,
sadece yok edilmesi gereken ikinci sınıf insan, Aryan soyunun düşmanı
bir virüs ve bir parazittiniz. Hayvanlar kadar bile bir değeriniz
olamazdı, kurtulunması gereken yabancı unsurlardınız. 6 milyon
Yahudi’yi, 500,000 Çingeneyi sırf Aryan olmadıkları için gaz odalarına,
ölüm kamplarına yollamaktan çekinmemişlerdi.
Türkiye’nin
utanacağı böylesine kara bir tarihi geçmişi yoktur, çok şükür. Neden
yoktur? Çünkü Türk milleti hoşgörülüdür. Bunun da en önemli
nedenlerinden biri Müslümanlığın hoşgörüye açık bir din olmasıdır.
Diğer dinlerin de özünde bir hoşgörüsüzlük yoktur elbette ama zaman
içinde farklı insanlar dinleri kendi ihtiraslarına alet etmek suretiyle
insanlığa zarar verebilmişlerdir. Haçlı seferlerini buna örnek
gösterebiliriz. Halbuki Türk milletinin bağrından Mevlana, Yunus Emre
gibi insanlığa dost, başkalarına karşı hoşgörülü olmayı savunan sayısız
insan yetişmiştir. Bu tarih övünülecek bir tarihtir.

Fakat bugün bu
tarihimize sahip çıkmayan, insanları ırklarına göre değerlendiren,
ortaçağ karanlığından kalma bir anlayış, çok küçük bir azınlıkta
olmakla beraber, vardır. Bu son derece tehlikeli bir gelişmedir.
Hepimizin el birliğiyle bu ideolojinin ülkemizde yeşermesine engel
olmamız gerekmektedir. Milliyetçi olmak ayrı bir şeydir, ırkçı olmak
ayrı bir şeydir. Bunun ayrımına dikkat etmeliyiz. Saygılarımla,

Pavlus ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
 
Sayın A.R.S,
Ne
yazık ki bilmeden ve konuyu araştırmadan, sanki Yahudiler ve
Sabetaycılar hakkındaki bilgilere bütünüyle vakıfmışşınız gibi tuhaf
iddialarda bulunuyorsunuz. Neresinden başlayayım.

Ben
Hıristiyanların Kutsal Kitap dedikleri Tevrat, Zebur ve İncil’den
oluşan üç kitabı da okumuş, incelemiş bir insanım. Allah aşkına
Tevrat’ın neresinde, hangi ayetinde “Yahudi ırkının dünyayı yönetmek
için, diğer ırkların ise yönetilmek için yaratıldığına” dair bir
inançtan söz ediliyor ? Beni aydınlatırmısınız lütfen. Böyle bir ayet
yok. Siz de Tevrat’ı okursanız böyle ne bir ayet ne de bir inancın
olmadığını keşfedebilirsiniz. Ama niye zamanınızı boşa harcayasınız ki
? Antisemit binlerce kitap, ırkçı bir perspektifle uydurulmuş,
saptırılmış yüzlerce eser elinizin altında dururken siz sadece
bunlardan beslenir ve atılan iftiraları birer dogma olarak kabul
ederseniz herşeye inanırsınız. Biraz olayın derinine inip, şüpheci bir
yaklaşımla iftiralara konu olan Tevrat ayetlerini okuyacak ve anlamaya
çalışacak cesareti bulun. Sonra karar verin.

Kaldı ki 14 milyonu geçmeyen dünya
Yahudi nüfusu nasıl 6,000,000,000 insanı yönetebilir ya da bu yönde bir
çabaya girişebilir ? Ayrıca bir konuya daha açıklık getirmek gerekiyor.
Yahudiler bir ırk değildir. Sarışın mavi gözlü bir Yahudi
bulunabileceği gibi siyah derili bir Yahudi de bulunabilir. Sanılanın
aksine Yahudilik sadece anneden geçmez. Yahudi kökenli olmadan da
Musevilerin dinini benimseyen kişiler Yahudi olabilir.

Örneğin
Hazar Türkleri 10. yüzyılda bu şekilde Yahudi olabilmişlerdir. Bugün
İsrail’de Falaşa adı verilen yüzyıllar önce Museviliği kabul etmiş
Etyopyalı zencilerden oluşan bir cemaat vardır. Bu yüzden Yahudilik
dışa kapalı bir din değil, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi dini
hükümlerini kabul eden herkese açık bir dindir.

Tarih boyunca pek çok zulme ve katliama uğramış ve 2000 yıldır kendilerini koruyacak bir devletten yoksun olan
Yahudilerin dinine geçmek avantajlı bulunmadığından sayı göreceli olarak düşük kalmıştır ama yok değildir.

İkinci
husus, 1900’lerin başındaki Selanik’in kozmopolit nüfus yapısının
tarafınızca yeteri ölçüde anlaşılmamış olması. O yıllarda Selanik’te
70,000 Yahudi, 22,000 Rum, 17,000 Sabetayci , 15,000 Müslüman (Türk,
Pomak, Çerkez, Boşnak, Arnavut, Çingene), binlerce de Bulgar, Batılı
Levanten ve küçük bir Ermeni cemaati yaşıyordu. Yani Selanik,
imparatorluğun en az Müslümanı barındıran büyük kenti değil, en az Türk
olanıydı da…
(Bakınız : Selanik 1850-1918, Gilles Veinstein, İletişim Yayınları, 1999)

Daha
sonra Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, 1924’deki zorunlu nüfus
mübadelesi, 1943 Nazi katliamı gibi nedenlerden dolayı bugünkü Selanik,
neredeyse tümü Anadolu’dan göçmüş olanların torunu 1 milyon Yunanlıdan
oluşmaktadır.

“O devrin en ileri okulu Sabetaycıların idiyse ve babası da onu oraya verdiyse sabetaycı mı olmuş oluyor? Şu anda Işık
Üniversitesinde okuyanların tamamı Sabetaycı mıdır? Böyle saçma teori olur mu?” diyorsunuz.

Bunu
söyleyen yok ki. Atatürk’ün Şemsi Efendi’nin kurduğu okulda okuması,
Itamar Ben Avi’ye yaptığı itirafın doğruluğunu kuvvetlendiren bir yan
bilgi o kadar. Üstelik Ilgaz Zorlu adlı Sabetayci olduğunu açıklayan
bir yazarın yazdığı “Evet, Ben Selanikliyim” adlı kitabında, Şemsi
Efendi’nin kurduğu okulun yalnızca Sabetaycı çocuklara hizmet vermek
için kurulmuş bir cemaat okulu olduğunu yazmaktadır. Tabii ki sonraki
onyıllarda bu anlayış değişmiş ve Sabetaycı olmayan kişilere de kapılar
açılmaya başlanmıştır. Ama Atatürk okulun İLK öğrencileri arasındadır.

Yukarıda değindiğim gibi, Selanik’te Müslüman kabul edilen cemaatin
yarısından fazlası Sabetayci idi. Halbuki İstanbul’un 10 milyonluk
nüfusunun belki 30,000-40,000’i Sabetayci kökenlidir. Yani 1880’lerin
başında Selanik’te Şemsi Efendi mektebinde okuyan öğrencilerin
Sabetayci olma olasılığı, 2001’lerin Işık Üniversitesinde okuyanlara
nispetle çok çok daha fazladır.

Üçüncü
husus “Bozkurt kitabında Selanik’in Türk Mahallesi’ndeki evinden
bahsediliyor” şeklindeki cümlenizle ilgili. Öyle bir izlenim
veriyorsunuz ki sanki Selanik Dönme ve Türk olmak üzere birbirleriyle
kesin çizgilerle ayrılmış iki ayrı yerleşim alanına bölünmüş gibi. Pek
çok Sabetayci zaten Türk Mahallesinde yaşıyordu.
(Bakınız: Atatürk’ün İlk Öğretmeni Şemsi Efendi, Azmi Koçak, Eylül, 2000)

Şemsi
Efendi’nin babası Abdi Efendi ile annesi Rabia Hanım bir Türk Mahallesi
olan Koca Kasım Paşa Mahallesinde ikamet etmekteydiler. Dolayısıyla
Atatürk’ün ailesi de benzeri bir şekilde bir Türk Mahallesinde pekala
yaşayabilirdi.

Dördüncü
husus “Bu metin esasen Yahudi Ansiklopedisinde yayınlanmış, cevabı
verilmiş eski bir tartışmadır” ifadesinin yanlışlığıdır. Forward adlı
gazetede yayınlanan yazının Yahudi ansiklopedisindeki iddiayla hiçbir
ilişkisi yoktur. Ansiklopedideki iddia, Selanik Musevi cemaatinin
Atatürk’e sahip çıkması olayını konu almaktadır.

Itamar
Ben Avi’nin anılarında yer alan Atatürk’ün “ben Sabetay Sevi’ye
inananların soyundan geliyorum” itirafı Yahudi ansiklopedisinde yer
almamaktadır, dolayısıyla Türk devletinin tekzip ettiği yazı bu
değildir. Kaldı ki tekzip edilmiş olsaydı bile, bu çok doğal değil mi?
Hangi devlet kurucusunun halkın çoğunu oluşturan bir etnik kökenden
gelmediğini kabul etmek ister? Devletin her tekzip ettiği şey doğru
mudur ? Daha düne kadar Kürtlerin varlığını da inkar etmiyor muydu?

Beşinci husus eğer bir Yahudi beğenmediğiniz, hoşunuza gitmeyen bir şey
söylüyor ya da açıklıyorsa illa da yalan mı söylüyordur? İtamar
Ben-Avi’nin Yahudi olması, söz konusu makalenin bir Yahudi gazetesinde
yayınlanması yalan söylediklerinin bir göstergesi, bir delili midir?
Böyle bir mantık hatası olabilir mi?


Bu bizi nereye götürür ?
A – Einstein İzafiyet teorisini bulmuştur.
B – Einstein bir Yahudidir.
C – Yahudiler yalan söyler.
D – O halde İzafiyet teorisi bir Yahudi yalanıdır.
 

SABATAYCILIK ÜZERİNE BÂZI MÜTEALÂLAR

 

Sonuç
olarak benim anlatmaya çalıştığım şey Atatürk’ün Sabetayci kökenli
olmasının Türklüğünden hiçbir şey götürmeyeceğidir. Zaten kendisi de
Itamar Ben-Avi’ye “Yahudi değilim, Sabetay Sevi’ye inananların soyundan
geliyorum” demiştir. Yani kendisini TÜRK olarak algılamıştır.

Türklük
bir ırka verilen ad değil, bir milletin adıdır. Ve o milletin içinde
“ırken” Türk olmayan ama kendisini Türk gören, hisseden ve kabul eden
ve Türkiye’yi daha ileri bir çizgiye götürmek, milletin refahı ve
mutluluğu için gösterilen çabalara ortak olan farklı etnik kökenli
insanlar da bulunmaktadır.Bu Türkiye’nin gücüdür.

Nasıl
ki Japon asıllı ya da İtalyan asıllı bir Amerikan vatandaşı, “ben önce
Amerikalıyım, sonra Japon veya İtalyan asıllıyım” diyebiliyorsa,
Türkiye’deki bir Kürt, Laz veya Çerkez asıllı bir Türk vatandaşı “ben
öncelikle Türk’üm , ama Kürt, Laz, Çerkez kökenli bir Türk’üm”
diyebilmelidir. Ve dediği takdirde doğal karşılanmalıdır. Bu söylem
ülkeyi bölmez, aksine kuvvetlendirir.

Fakat
etnisitelerin kontrol altında tutulmaya çalışılması, farklı olanlara
bölücü gözüyle bakılması ve kendi kültürel kimliklerine sahip çıkma
haklarının tehlikeli görülmesi ve buna tahammül edilmemesi, uzun vadede
ülkeyi bölmese bile çok yıpratır ve Türkiye’nin istikbaline bir yarar
sağlamaz.
Bir noktayı daha belirteyim. Ben hiçkimsenin uşağı değilim, kendi aklımdan başka.

Pavlus ================================================================
 

Sayın A.R.S,

“Üç
dini kitabı okuduğunuzu ama benim okumadığımı söylüyorsunuz. Bunu
nereden çıkarıyorsunuz? Başkalarını bilmezlikle, okumazlıkla itham
etmenize ne demeli? ”
diyorsunuz.

Sayın Emre beye de
ilettiğim üzere kimi zaman önyargısal tepkilerde bulunabilirim. Bunu
itiraf da ediyorum. Hatta hatasız kul olmaz ben de kusurlu olabilirim
meyanında bir cümle sarfettim. Kusursuzluk Allah’a mahsus. Ben ise sade
bir insanım. Ama bir noktayı hatırlatmakta fayda görüyorum. Durup
dururken bana “Merhaba sayın Pavlus uşağı” diye hitap eden siz değil
miydiniz ? Eğer ben size “Ali Rıza uşağı” diye hitap edecek olsam siz
de bana normalden daha ateşli bir cevap yollamaz mısınız? Bu insanın
doğası gereği gayet kolay anlaşılabilecek bir psikolojik vakıadır.
Sizin aşağılayıcı bir üslupla şahsıma yönelttiğiniz bu söz bir itham ve
de önyargı değil midir? Sizin Tevrat, Zebur ve de İncil’I okumadığınızı
varsaymam bana reva gördüğünüz muamelenin yanında oldukça masum
kalmıyor mu?

Yani siz yaparsanız tamam oluyor da, ben yapmaya kalkışırsam önyargılı mı oluyor? Çok ilginç bir bakış açısı. Kimileri buna
çifte standart ismini takıyor. Acaba haklı olabilirler mi?

Mesajlarınıza
her cevap vermeye kalktığımda acaba nereden başlasam diye düşünmek
zorunda kalıyorum. O kadar çok farklı şeylerden bahsediyorsunuz, o
kadar çok sizin gibi düşünmediğim için karalamalarınıza maruz kalıyorum
ki tüm bunlara cevap yetiştirebilmem için düzinelerce sayfa yazmam
gerektiğine hükmediyorum ama ne yazık ki bunların hepsine ayıracak
zamanım yok.

Yine de istediğim her şeyi tek bir mesajda açıklamam mümkün olmadığına gore bir yerlerden başlayayım.
Emre
beye tabii ki seçtiği cümlelerin o kitapların hangi bölümünün hangi
numaralı ayetlerinde yer aldığını sormak mecburiyetindeyim. Aksi halde
durum samanlıkta iğne aramaya benzeyecek. Ayetleri ezbere bilmiyorum.
Eski Ahit denilen kitap, birbirinden farklı toplam 39 alt bölümün bir
araya gelmesiyle oluşmaktadır. Konu edilen ayetlerin yalnızca
bazılarını hatırlıyorum. Fakat cımbızla ayıklanarak seçilmiş ayetlerden
bir anlam çıkarmak doğru olmaz. Yani, ayetlerin öncesini ve sonrasını
okumadan onlara bazı manalar yüklemek en azından etik olarak yanlıştır.
Ayetlerin metnin bütünlüğü içerisinde değerlendirilmeye tabi
tutulmaları lazım.

Bilirsiniz bir hikaye vardır.
“Sarhoş
bir Bektaşi’ye, “niçin namaz kılmadığı” sorulduğunda buna Kur’an’dan
delil getirir: “Kur’an’da namaza yaklaşma.” denilmektedir. Oysa burada
Bektaşi’nin yaptığı bir tür montajdır. Gerçekten Kur’an’da böyle bir
ayet vardır; fakat Bektaşi sadece ayetin işine gelen kısmını
kullanmaktadır. Ayetin tamamını bilmeyenler ise bunu duyunca “Kur’an’ın
gerçekten namazı yasakladığını” düşünecektir. Oysa ayetin tamamı
“Sarhoşken namaza yaklaşmayındır.” Aynen bunun gibi.

Tevrat,
Zebur ve İncil’I seneler evvel, kendi çabalarım ve yazılanları anlamaya
yardımcı İngilizce birkaç kitabın eşliğinde okumuş ve incelemiştim. Ben
nihayetinde bir ilahiyat uzmanı, teolojide doktora sahibi biri değilim.
Tabii ki bir haham ya da konunun uzmanı herhangi bir din adamı
seviyesinde konuları bilmem beklenemez. Çünkü geçimimi bu yoldan temin
etmiyorum. Ama Tevrat’ın bütününe baktığımda ırkçı bir izlenim
edinmediğimi söylemek zorundayım. Hatta, sözü edilen ayetlerin, en
azından bazılarının, bizim ilk bakışta anladığımızdan çok farklı
anlamlara bürünebildiğini biliyorum. Bu açıdan çabucak yorum yapmadan
once konuyu detaylarıyla araştırmalı, daha sonra bir kanaate
varmalıyız.

Gelelim
başka bir konuya. Sizin nereli olduğunuzu bilmiyorum. Örneğin Laz
kökenli olduğunuzu farzedelim. Ben bir başkasına sizin hakkınızda
bahsederken “ya biliyor musun Ali Rıza da Lazmış” desem, ben şimdi
sizin aleyhinizde bir iftirada mı bulunmuş oluyorum? Laz kökenli olmak
bir suç mudur ?

Bu
örnekten hareketle, eldeki bulgulara dayanarak, Atatürk’ün Sabetayci
olmasının kuvvetle muhtemel olduğunu öne sürmem nasıl bir iftira olarak
tanımlanabilir ? İftiranın sözlük anlamı, kasıtlı veya asılsız olarak
yapılan suçlama; bir suçu, ilgisi olmayan birinin üzerine yıkmaktır.

Atatürk, Sabetayci bir aileden doğmak suretiyle bir suç mu işlemiştir?
İnsanlar
kendi ana babalarını seçemiyorlar ki bu konuda onlara bir sorumluluk
yükleyebilelim. Kaldı ki Atatürk Sabetayci olsa ne olur, olmasa ne olur
? Allah’ın isteği bizim insanları hasbelkader sahip oldukları aile
bağlarına gore ayrıma tabi tutmamız mıdır? Bu düşünce tarzı nasıl izah
edilebilir? Sizin için Atatürk’ün Türk ırkından gelmesi bir zorunluluk
mudur?

Adaşınız
Ali Rıza Efendi’nin, oğlu Mustafa’yı , Selanik’te yeni açılmış Şemsi
Efendi mektebinde okutmaktaki ısrarının o okulun en ileri okul
olmasının ötesinde bir başka sebebi daha olamaz mıydı? Bunu nereden
bilebilirsiniz? Atatürk, 1911 yılında Filistin’de Itamar Ben-Avi’yle
görüşmeler yaptığında, ben yanlarında değildim, siz de değildiniz. Bu
görüşmelerden birinde Atatürk’ün kendisine “ben Sabetay Sevi’nin
soyundan geliyorum” şeklinde ifade ettiği aile kökenini açıkladığında
yine yanlarında değildik. Ben Avi bu sohbetten kendi otobiyografisinde
bahsetmeseydi hiç haberimiz olmayacaktı. O halde Itamar Ben Avi’yi daha
tanımadan, bilmeden, sadece hasbelkader Yahudi doğduğu için mi
tanıklığını hükümsüz sayacağız?

Atatürk’e
hayali bir etnik köken yakıştırma peşinde değilim. Böyle bir şeye
ihtiyacım da yok. Çünkü benim için Atatürk, Çingene asıllı dahi olmuş
olsaydı yine de aynı Atatürk’tür. Beni insanların geldikleri ırklar
değil, yaptıkları işler ilgilendirir. Ve benim için Atatürk, ülkeyi
düşman boyunduruğundan kurtararak, kimseye muhtaç etmeden, başımız dik
bir şekilde yaşamamıza imkan sağlayan Ulu Önder’imizdir.

“Senin
İngilizce yazında Atatürk’ün Yahudi olduğunu yazıyor” diyorsunuz. Şimdi
gelin de sizi o yazıyı okumamakla itham etmeyeyim! Daha üzerinde
tartıştığımız metni okumamışsınız ki Tevrat, Zebur ve İncil’I
okuduğunuza inanayım.

Söz konusu cümleyi tekrar nakledeyim ;
Kemal
confided: “I’m a descendant of Sabbetai Zevi – not indeed a Jew any
more, but an ardent admirer of this prophet of yours.”

Tercümesi ;
Ve Kemal itiraf etti: “Ben Sabetay Sevi’nin ecdadındanım -
tabii ki artık Yahudi değilim, fakat sizlerin bu peygamberinin şevkli bir hayranıyım.”

Yani gördüğünüz gibi Atatürk, Yahudi olduğunu inkar
ediyor. Makale de Atatürk’ün Sabetayci Dönme kökenli olduğunu belirtiyor.

“Atatürk kendisini Türk kabul ediyor, siz inatla hayır Sabetaycı idi diyorsunuz.”
Atatürk’ün
kendisini Türk kabul ettiği konusunda ikimiz de hemfikiriz. Bunun
aksini iddia etmiyorum .Hiçbir yerde Atatürk kendisini Türk kabul
etmiyor demedim. Ama kendisini Türk kabul etmesi, Sabetayci kökenli
olmadığını da göstermez ki. Sizin inatla o Sabetayci kökenli bile
olamaz yaklaşımınızı anlayamıyorum.

“Atatürk
isteseydi Türklük ve Türk milliyetçiliği üzerine bir devlet kurmazdı.
Kendisine “Atatürk” soyadı almazdı. En çağdaş anlamdaki milliyetçilikte
“insan kendisini nasıl tanımlıyorsa öyledir” kuralı vardır”
diyorsunuz.
Doğru.
Bunun tersi bir şey söylemedim ki. Atatürk’ün Sabetayci kökenli olması,
niye Türk milliyetçiliği üzerine bir devlet kurmasına engel teşkil
etsin? Buradaki mantık nedir?

İsterseniz tarihten birkaç örnek sıralayayım.
Napolyon
Bonaparte, 1769 yılında, Korsika adasının Ajaccio kentinde doğmuştur.
Bu adam Fransızlardan tamamen farklı olan ve kendine has bir kimliğe
sahip Korsikalılardan biriyken Fransa’da krallığın yıkılmasından sonra,
ilk Fransız İmparatoru olmuş, pek çok savaşa katılmış, tarihteki en
ünlü savaş kumandanlarından biri haline dönüşüp, 1821 yılındaki
vefatına kadar daima ülkesi adına yeni başarılar kazanmak için
uğraşmış, didinmiş ve de çok da başarılı olmuş bir devlet adamıdır. Tüm
Fransızlar övgüyle Napolyon’dan söz eder. Fransız kimliğinin bir
simgesi durumundadır. Ama Fransız kökenli değildir. Korsika kökenli bir
Fransızdır. Yani şimdi onun Korsikalılığı, milliyetçi bir Fransız
olmasına engel mi olmuştur?

Aynı
şekilde George Washington adlı Amerikan bağımsızlığını sağlayan adamın
kendisi İngiliz kökenlidir. Yani İngiltere’ye karşı, öz yurdu olarak
kabul ettiği Amerika’yı savunmuştur. Onun İngiliz kökenli olması,
Amerika’yı kurmasına engel mi olmuştur ?

Yine
aynı şekilde Hasan Tahsin adıyla da bildiğimiz (Osman Nevres) adlı
gazeteci, 15 Mayıs, 1919 yılında, İzmir’I işgale gelmiş Yunan
askerlerine karşı ilk kurşunu sıktıktan hemen sonra şehit düşüp ,
yaşamını vatanın bağımsızlığı uğruna feda eden ilk kişi değil midir ?
Bu kişi Kurtuluş Savaşı’nın ateşini başlatmamış mıdır ? Bu şahıs
Sabetayci kökenli değil midir? Onun bu kökeninin Türk milliyetçisi
olmasına engel olduğunu bu davranışından sonra hala nasıl iddia
edebilirsiniz ?

Son
mekanı bugün İstanbul’daki Bülbülderesi Mezarlığı’nda bulunmaktadır.
Mezar taşında “Izmir’de isgalci düsmana ilk kursun atan hürriyet
kahramani mukaddes sehit gazeteci Osman Nevres (Hasan Tahsin Recep)
1888-1919″ ibaresi bulunmaktadır.

Bir zamanlar Sabetayci kökenli insanların gömüldüğü bu mezarlıkta,
soyadında Türk kelimesi bulunan onlarca mezar taşına
rastlayabilirsiniz. Atatürk’ün ailesinin Sabetayci geçmişinin, Türk
milliyetçisi olmasına engel teşkil ettiğini hala inandırıcı buluyor
musunuz?

Gelelim
başka bir konuya. İster inanın ister inanmayın, Yahudi dininin
hükümlerini kabul eden herkes Yahudi olabilir. Bunu bilmemeniz Tevrat’I
okumadığınızın açık bir delilidir. Eski Ahit’in Writings adlı bölümünün
içinde Ruth adlı bir kitap vardır. Ruth, Moablılar soyundan gelen bir
dul kadındır.

Kitapta bu kadının İsrailoğullarına katıldığı, Yahudiliği benimsediği ve hatta Hz. Davud
peygamberin büyük annesi olma şerefine ulaştığı ayrıntılarıyla kaydedilmiştir.
Hani Yahudiliğe geçilmez idi? Hani Yahudilik sadece soydan ibaret bir dindi?

Yahudiler,
kendileri için en önemli peygamberlerden Hz. Davud’un büyük annesinin
Yahudiliği kabullenmiş Moablı bir kadın olmasından gurur duyarlar.
Dayanaksız iddialarda direnmek, o iddiaları gerçek kılmaz. Üstelik
galiba önemli bir haber de atlamışsınız..

http://www.yenigundem.com/2001/01/08/haber005.html
“Sabetay
kökenli bir aileden gelen Ilgaz Zorlu, İstanbul 9. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nde açtığı davayı kazanarak, Türkiye’de bir ilki
gerçekleştirdi Nüfus cüzdanındaki “din” hanesinde “İslam” yerine
“Musevi” yazdıran Zorlu, şimdi de Sabetaycıların Musevi olduğunu
kanıtlamak için mücadele başlattı…”

Demek Yahudi olunamıyordu? Tüm iddialarınız birer birer çürüyor.
Zahmet
edip “Commentary Magazine”’in Sept, 2000 sayısında yer alan “Wandering
Jews-and Their Genes” adlı makaleyi okuyabilirseniz, orada size bir
önceki mesajda belirttiğim Falaşa adı verilen Etyopyalı zenci
Yahudilerin genlerinin İsrail’deki diğer Yahudi grupların genleriyle
hiçbir benzerlik taşımadığının bilimsel olarak kanıtlandığını
öğrenebilirsiniz.

Bu ne demektir? Yahudiler bir ırk değildir demektir.
“Yahudi
soyunu belgeleyen herkes İsrail vatandaşı olabilir” diyorsunuz. İşte
talihsiz bir iddia daha. Bugün Amerika’da , Hz. İsa’yı Mesih olarak
kabul ederek Hıristiyanlığı benimsemiş Yahudi kökenli yarım milyonu
aşkın insan yaşamaktadır. Bu kişilerden bazıları sizin gibi düşünmüş,
İsrail’e gitmiş, İsrail vatandaşı olmak için müracat etmiş, İsrail
Yüksek Mahkemesi de bu kişilerin Yahudi soyundan geldiklerini teslim
etmiş, fakat Musevi inancını terkedip, Hıristiyanlık dinini
benimsemeleriyle birlikte kendilerini Yahudilerden sonsuza dek
soyutladıklarını, dolayısıyla vatandaş olma yönündeki isteklerinin
kabul edilemeyeceğini hükme bağlamıştır.

Bu Yüksek Mahkeme kararı iddianızı tamamıyla çürütmektedir.
Buna
ilaveten 1990’lı yıllarda Rusya’dan İsrail’e göç eden 1 milyona yakın
Rus Yahudisinin üçte birinin Yahudi bile olmadıkları, Rus soyundan
Hıristiyan oldukları anlaşılmış, içlerinden birçoğu Musevi dinine
geçmek istediklerini belirtmiş ve bu istek İsrail’deki
hahambaşılıklarca kabul edilerek Yahudi olmuşlardır.

Yani
Yahudi soyundan gelmene rağmen, Musevilik dışında bir dini inanca
sahipsen, İsrail vatandaşı olamıyorsun. Ama Yahudi soyuyla hiçbir
alakan olmasa bile, Museviliği kabul edersen İsrail vatandaşı
olabiliyorsun.

İsrail’I dincilikle suçlayabilirsiniz ama Yahudileri ırkçılıkla suçlayamazsınız.
Sizin
objektiflik anlayışınız insanı hayretlere düşürüyor. Doğru bulduğunuz
iddiaları kabul eden kaynaklar objektif, düşünce biçiminize aykırı olan
kaynaklar taraflı ve de subjektif. Siz de yalnızca ırkçı bir bakış
açısıyla bezenmiş iddialarınızı sunup ahkam kesmeyin.

Eminim
ki, Atatürk, Itamar Ben Avi’ye, “ben Altay Dağları’ndan göç etmiş,
şanlı, şerefli Oğuz Türklerinin soyundan geliyorum” deseydi ve Itamar
Ben Avi, bu olayı anılarında yazsaydı, siz onu, Yahudi olmasına rağmen,
bağrınıza basıp, “bak adam ne güzel yazmış, elin Yahudisi bile bunu
kabul ediyor, daha bizim Türkiye’de halen çatlak sesler çıkıyor” der ve
bu yazıyı OBJEKTİF bir kaynak olarak savunurdunuz.

Bu kadar çifte standart pes doğrusu!
Bu
arada kendi dinimden çok memnunum Sayın Ali Rıza Bey. Ben “olmayan
Yahudi ırkının” “inanmadıkları üstünlüklerini” kabul etmiş değilim. Ama
maşallah, 14 milyonluk Yahudi nüfusunun koskoca 6 milyar nüfuslu bir
dünyaya hükmedebilecek güce sahip olduğunu düşündüğünüze göre siz
onların üstünlüklerini kabul ediyorsunuz demektir. Saygılarımla

ATATÜRK SABATAYCI MI?

Haziran 20, 2006

Sayın A. R. S,
“Şimdı buraya asılan bu İngilizce yazıda, İsrail Cumhurbaşkanına “Atatürk’ün Yahudi kökenli olduğunu biliyor musunuz?” şeklindeki soruya “Elbette, elbette” diye cevap verdiği söyleniyor. Bu da delil olarak yazılıyor.” diyerek işi geçiştirmeye ve İngilizce bilmeyenlerin konuyu detayıyla öğrenmesine mani olmak amacını güdüyorsunuz.
Atatürk Sabetayci veya değil bunu ne siz ne de ben kesin olarak bilemeyiz ama lütfen konuyla ilgilenenlerin araştırmalarını yalan yanlış ifadelerle baltalamaya çalışmayın.

Bu yazıda Atatürk’ün bizzat kendisinin Itamar Ben-Avi adındaki gazeteciye “ben Sabetay Sevi’ye inananların soyundan geliyorum” dediğini gözardı etmeyelim lütfen. Kaldı ki “adı isminde” o Türk’tür de ne demek ?
Yani İsmail Cem, Abdi İpekçi, Tansu Çiller, Rahşan Ecevit, Cahit Arf, Orhan Pamuk, Coşkun Kırca Türk değil mi? Bir
insan hem Kurt hem de Türk olabileceği gibi bu kimseler de hem Sabetayci kökenli hem de Türk olamazlar mı? Kimlerin Türk sayılabileceğini belirlemek size mi kalmış ?

Kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür. Ne oldu “ne mutlu Türk’üm diyene” ideolojisine. Birinin Türk olması için illa da kanının Orta Asya Türklerine mi dayanması gerekir? Ortaçağda kalmış ırkçı ideolojilerle hiç bir yere varamayacığınız gibi, Türkiye için de hizmette bulunmuş olmazsınız. İngilizce bilmeyenler için makalenin Türkçesini özetleyeyim. Forward gazetesindeki Ataturk’le ilgili yazı bizzat Hillel Halkin adlı, Amerikan asıllı ünlü bir İsrailli gazeteci tarafından kaleme alınmıştır.
Referans verdiği Filistin Yahudisi bir gazeteci olan Itamar Ben-Avi’nin İbranice otobiyografisi de 1940 yılında Kudüs’te yayınlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü olduğu bir devirde daha İsrail devleti kurulmamışken ve İslamcılar bugünkü güçlerine kavuşmamışken yayınlanmış eserde bahsedilen bu anı kesinlikle İslamcıların bir palavrası değildir.
Bu anısında Itamar Ben-Avi 1911 yılında, Mustafa Kemal daha 30 yaşında, Trablusgarp Savaşı’na katılmak üzere olan bir subayken o zamanlar bir Osmanlı vilayeti olan Filistin’den geçtiğini berlirtiyor.
Ben-Avi, Kudüs şehrinde bulunan Kamenitz Oteli’nde giderek parlamakta olan Osmanlı subayı Mustafa Kemal ile tesadüfen karşılaşmalarını anlatıyor.
Ben-Avi, gazeteci kimliğiyle , Mustafa Kemal ile dostane bir mülakat yapıyor. Konuşmalarının da ana eksenini o yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu savaş ortamından nasıl kurtarılabileceği oluşturuyor.
Birkaç gün üstüste devam eden toplantılarının birinde Mustafa Kemal, aslen Sabetay Sevi’ye inananların soyundan geldiğini, fakat Yahudi olmadığını, küçüklüğünde babasının kendisine Venedik’te basılmış eski bir Tevrat’ı okuyabilmesi için Karaim Yahudisi bir öğretmen tuttuğunu belirterek, aklında kalan tek duanın da ; “Shema Yisrael Adonai Eloheinu ve Adonai Ehad” olduğunu söylüyor.
Yani; “Dinle ey İsrail Rabbimiz olan Allah Tektir.”
Itamar Ben-Avi de unutamadığı bu toplantıyı yaşamındaki diğer tüm anılarla beraber 1940 yılında Kudüs’te bir kitap halinde bastırıyor.
Fakat baskı çabucak tükendiğinden ve İbranice olarak basıldığından, bu önemli konu sadece dar bir çevrenin bildiği bir konumda kalıyor. Hillel Halkin ise 1994′te İsrail Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’yi ziyareti dolayısıyla, Atatürk’ün Yahudi geçmişinin iki ülke arasındaki bağları nasıl etkileyebileceğini düşünerek, Cumhurbaşkanı sözcüsüne konuyu gündeme alıp almayacaklarını soruyor.
Onların da bu konudan habersiz olduklarını görmesi üzerine New York’ta yayınlanan 103 senelik bir Yahudi gazetesine konuyu aydınlatan geniş bir özet sunuyor.
Makalesinde, Itamar Ben-Avi’nin otobiyografisinden, Atatürk’ün Şemsi Efendi’nin yönettiği Fevziye Mektebi’nde babası tarafından okutulmasından ve Nazilerce katledilen Selanik Musevilerinin (1912-1943) Atatürk’ün kendi cemaatlerinden çıkmış olmasından ötürü duydukları kıvançtan bahsediyor.
Encyclopedia Judaica’ da bile Atatürk’ün Dönme asıllı olduğuyla ilgili iddialar var.
Sonuçta, Atatürk, Sabetay Sevi’ye inanan ailelerin soyundan gelmiş olabilir.
Bu konuyu herhangi bir duygusal evhama kapılmadan objektif olarak değerlendirmemiz lazım. Dönme dahi olmuş olsaydı, Atatürk, Türk’tür ve bu milletin modern dünyaya katılması için elinden geleni yapmıştır.
Pavlus

<<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>><<>>

www.islamustundur.com

Ali Rıza Efendi’nin Ailesi Nereliydi ?

Sayın Faruk Bey, Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’nin ailesinin kökeni hakkındaki dört ayrı senaryoyu size yolluyorum. Eğer okuyup, fikirlerinizi iletirseniz çok sevineceğim. Teşekkür ederim. Hürmetler.

http://www.mkataturk.gen.tr/ozel/ozel3.html
Mustafa Kemal’in baba soyu, AYDIN / SÖKE’DEN gelerek Manastır vilayetine yerleştirilen, “Kocacık Yörükleri (Koca Hamza Yörükleri)”ndendir. Ali Rıza Efendi, Manastır’ın Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık’ta dünyaya gelmiştir (1839). Aile sonradan Selanik’e göçmüştür. Babası İlkokul öğretmeni Kızıl Hafız Ahmet Efendi’dir. (16)

(16). Şapolyo, Enver Behnan, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, İst.,1958, s.17

http://www.yeniavrasya.com/eylul/kocacik.htm
Atatürk’ün Köyü KOCACIK


Sizce M. Kemal
Sabataycı mı?

Evet Bilmiyorum Zannetmem Farketmez Olsa da severim Arnavut Halis Türk Hayır

Current Results

 

ZICHRON YAAKOV – There were two questions I wanted to ask, I said over the phone to Batya Keinan, spokeswoman for Israeli president Ezer Weizman, who was about to leave the next day, Monday, Jan. 24, on the first visit ever made to Turkey by a Jewish chief of state. One was whether Mr. Weizman would be taking part in an official ceremony commemorating Kemal Ataturk.
Ms. Kenan checked the president’s itinerary, according to which he and his wife would lay a wreath on Ataturk’s grave the morning of their arrival, and asked what my second question was.
“Does President Weizman know that Ataturk had Jewish ancestors and was taught Hebrew prayers as a boy?”
“Of course, of course,” she answered as unsurprisedly as if I had inquired whether the president was aware that Ataturk was Turkey’s national hero.
Excited and Distressed
I thanked her and hung up. A few minutes later it occurred to me to call back and ask whether President Weizman intended to make any reference while in Turkey to Ataturk’s Jewish antecedents. “I’m so glad you called again,” said Ms. Kenan, who now sounded excited and a bit distressed. “Exactly where did you get your information from?”
Why was she asking, I countered, if the president’s office had it too?
Because it did not, she confessed. She had only assumed that it must because I had sounded so matter-of-fact myself. “After you hung up,” she said, “I mentioned what you told me and nobody here knows anything about it. Could you please fax us what you know?”
I faxed her a short version of it. Here is a longer one.
Stories about the Jewishness of Ataturk, whose statue stands in the main square of every town and city in Turkey, already circulated in his lifetime but were denied by him and his family and never taken seriously by biographers. Of six biographies of him that I consulted this week, none even mentions such a speculation. The only scholarly reference to it in print that I could find was in the entry on Ataturk in the Israeli Entsiklopedya ha-Ivrit, which begins:
“Mustafa Kemal Ataturk – (1881-1938), Turkish general and statesman and founder of the modern Turkish state.
“Mustafa Kemal was born to the family of a minor customs clerk in Salonika and lost his father when he was young. There is no proof of the belief, widespread among both Jews and Muslims in Turkey, that his family came from the Doenme. As a boy he rebelled against his mother’s desire to give him a traditional religious education, and at the age of 12 he was sent at his demand to study in a military academy.”
Secular Father
The Doenme were an underground sect of Sabbetaians, Turkish Jews who took Muslim names and outwardly behaved like Muslims but secretly believed in Sabbetai Zevi, the 17th-century false messiah, and conducted carefully guarded prayers and rituals in his name. The encyclopedia’s version of Ataturk’s education, however, is somewhat at variance with his own. Here is his account of it as quoted by his biographers:
“My father was a man of liberal views, rather hostile to religion, and a partisan of Western ideas. He would have preferred to see me go to a * lay school, which did not found its teaching on the Koran but on modern science.
“In this battle of consciences, my father managed to gain the victory after a small maneuver; he pretended to give in to my mother’s wishes, and arranged that I should enter the [Islamic] school of Fatma Molla Kadin with the traditional ceremony. …
“Six months later, more or less, my father quietly withdrew me from the school and took me to that of old Shemsi Effendi who directed a free preparatory school according to European methods. My mother made no objection, since her desires had been complied with and her conventions respected. It was the ceremony above all which had satisfied her.”
Who was Mustafa Kemal’s father, who behaved here in typical Doenme fashion, outwardly observing Muslim ceremonies while inwardly scoffing at them? Ataturk’s mother Zubeyde came from the mountains west of Salonika, close to the current Albanian frontier; of the origins of his father, Ali Riza, little is known. Different writers have given them as Albanian, Anatolian and Salonikan, and Lord Kinross’ compendious 1964 “Ataturk” calls Ali Riza a “shadowy personality” and adds cryptically regarding Ataturk’s reluctance to disclose more about his family background: “To the child of so mixed an environment it would seldom occur, wherever his racial loyalties lay, to inquire too exactly into his personal origins beyond that of his parentage.”
Learning Hebrew
Did Kinross suspect more than he was admitting? I would never have asked had I not recently come across a remarkable chapter while browsing in the out-of-print Hebrew autobiography of Itamar Ben-Avi, son of Eliezer Ben-Yehuda, the leading promoter of the revival of spoken Hebrew in late 19th-century Palestine. Ben-Avi, the first child to be raised in Hebrew since ancient times and later a Hebrew journalist and newspaper publisher, writes in this book of walking into the Kamenitz Hotel in Jerusalem one autumn night in 1911 and being asked by its proprietor: ” ‘Do you see that Turkish officer sitting there in the corner, the one* with the bottle of arrack?’ ”
” ‘Yes.’ ”
” ‘He’s one of the most important officers in the Turkish army.’ ”
” ‘What’s his name?’ “
” ‘Mustafa Kemal.’ ”
” ‘I’d like to meet him,’ I said, because the minute I looked at him I was startled by his piercing green eyes.”
Ben-Avi describes two meetings with Mustafa Kemal, who had not yet taken the name of Ataturk, ‘Father of the Turks.’ Both were conducted in French, were largely devoted to Ottoman politics, and were doused with large amounts of arrack. In the first of these, Kemal confided:
“I’m a descendant of Sabbetai Zevi – not indeed a Jew any more, but an ardent admirer of this prophet of yours. My opinion is that every Jew in this country would do well to join his camp.”
During their second meeting, held 10 days later in the same hotel, Mustafa Kemal said at one point:”
‘I have at home a Hebrew Bible printed in Venice. It’s rather old, and I remember my father bringing me to a Karaite teacher who taught me to read it. I can still remember a few words of it, such as –’ ”
And Ben-Avi continues:
“He paused for a moment, his eyes searching for something in space. Then he recalled:
” ‘Shema Yisra’el, Adonai Elohenu, Adonai Ehad!’
” ‘That’s our most important prayer, Captain.’
” ‘And my secret prayer too, cher monsieur,’ he replied, refilling our glasses.”
Although Itamar Ben-Avi could not have known it, Ataturk no doubt meant “secret prayer” quite literally. Among the esoteric prayers of the Doenme, first made known to the scholarly world when a book of them reached the National Library in Jerusalem in 1935, is one containing the confession of faith:
“Sabbetai Zevi and none other is the true Messiah. Hear O Israel, the Lord our God, the Lord is one.”
It was undoubtedly from this credo, rather than from the Bible, that Ataturk remembered the words of the Shema, which to the best of my knowledge he confessed knowing but once in his adult life: to a young Hebrew journalist whom he engaged in two tipsily animated conversations in Jerusalem nearly a decade before he took control of the Turkish army after its disastrous defeat in World War I, beat back the invading Greeks and founded a secular Turkish republic in which Islam was banished – once and for all, so he thought – to the mosques.
Ataturk would have had good reasons for concealing his Doenme origins. Not only were the Doenmes (who married only among themselves and numbered close to 15,000, largely concentrated in Salonika, on the eve of World War I) looked down on as heretics by both Muslims and Jews, they had a reputation for sexual profligacy that could hardly have been flattering to their offspring. This license, which was theologically justified by the claim that it reflected the faithful’s freedom from the biblical commandments under the new dispensation of Sabbetai Zevi, is described by Ezer Weizman’s predecessor, Israel’s second president, Yitzchak Ben-Zvi, in his book on lost Jewish communities, “The Exiled and the Redeemed”:
‘Saintly Offspring’
“Once a year [during the Doenmes' annual 'Sheep holiday'] the candles are put out in the course of a dinner which is attended by orgies and the ceremony of the exchange of wives. … The rite is practiced on the night of Sabbetai Zevi’s traditional bithday. … It is believed that children born of such unions are regarded as saintly.”
Although Ben-Zvi, writing in the 1950s, thought that “There is reason to believe that this ceremony has not been entirely abandoned and continues to this day,” little is known about whether any of the Doenmes’ traditional practices or social structures still survive in modern Turkey. The community abandoned Salonika along with the city’s other Turkish residents during the Greco-Turkish war of 1920-21, and its descendants, many of whom are said to be wealthy businessmen and merchants in Istanbul, are generally thought to have assimilated totally into Turkish life.
After sending my fax to Batya Keinan, I phoned to check that she had received it. She had indeed, she said, and would see to it that the president was given it to read on his flight to Ankara. It is doubtful, however, whether Mr. Weizman will allude to it during his visit: The Turkish government, which for years has been fending off Muslim fundamentalist assaults on its legitimacy and on the secular reforms of Ataturk, has little reason to welcome the news that the father of the ‘Father of the Turks’ was a crypto-Jew who passed on his anti-Muslim sentiments to his son. Mustafa Kemal’s secret is no doubt one that it would prefer to continue to be kept.
Pavlus

llllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll

WWW.DINDUSMANLARI.COM

Atatürk Mason muydu ? İnternet’ten Linkler…

Internet’ten rahatlıkla ulaşabileceğiniz ve Atatürk’ün Mason
olduğunu belirten yabancı menşeli web sayfaların listesini veriyorum.

http://www.durham.net/~cedar/famous.htm
Ataturk, Mustapha Kemal. Former President of Turkey 1923-1938.
Member of an Italian Lodge, Macedonia Resorta e Veritus.

http://www.oddball.fsbusiness.co.uk/100famousmasons.htm
100 famous Masons from around the world
Mustapha Kemal Ataturk
President and ‘Father’ of modern Turkey.

http://abbey.lodge.org.uk/famous-masons.htm
Mustapha Kemal Ataturk
President and ‘Father’ of modern Turkey.

http://www.esoteria.org/massoneriaregolareitalia.htm
La Massoneria regolare in Italia
Grande Oriente d’Italia-Palazzo Giustiniani
PATRIOTI-Mustafa Kemal Pasha (Ataturk)
 

http://space.tin.it/lettura/kxxbar/massoni.htm
Massoni celebri da tutto il mondo
Mustafa Kemal Pasha Ataturk Presidente della repubblica turca,
il padre della Turchia moderna

http://www.sasasa.it/massoneria/scelserodiessere.htm
Questi uomini scelsero di essere “massoni”
Kamal Mustafà Pascià detto ATATURK cioé Padre della Turchia combatté il fondamentalismo.

http://www.esonet.org/dizionario/m04.htm
Massoni patrioti:
Eleutherios Venizelos (1864-1936), capo della rivolta cretese contro i turchi, proclamatore dell’unione di Creta alla Grecia nel 1805, Mustafa Kemal Atatürk (1880-1938), generale e statista, depose il sultano Maometto V e proclamò la repubblica turca, di cui fu presidente fino alla morte.

http://www.esoteria.org/massoni1.htm
Massoni Famosi M – Z Ataturk Mustafa Kemal Pascha – padre della Turchia moderna.

http://www.esonet.org/dizionario/g07.htm
Grandi Massoni: Mustafa Kemal Atatürk (1880-1938), generale e statista, depose il sultano Maometto V e proclamò la repubblica turca, di cui fu presidente fino alla morte.

http://www41.homepage.villanova.edu/klaus.volpert/garcia.htm
Influences on Atatürk’s Concept of Turkish National Identity
Jim Garcia – History Department
 

Sabiha Gökçen tartışması…

Sabiha Gökçen hakkındaki iddia tartışılır, gerçek ortaya çıkar… Olur biter… Kökeninin şu veya bu olması da Gökçen’i ne büyültür ne de küçültür. Çünkü onun değeri Atatürk’ün özlemlerine uygun gerçek bir Türk kadını olmasındadır.
Mimar Sinan’a Bulgarlar, Büyük Atatürk’e Arnavutlar sahip çıkar.
Falih Rıfkı Atay Atatürk’ün ‘‘Son büyük Makedon’’ olduğunu yazar…
Böyle iddialar var diye hangisinin değeri gözünüzde düştü söyler misiniz?
Atatürk’ten daha Türk olan var mı?
İnsanın sorası geliyor… Başka işimiz yok mu Allahaşkına?
Oktay EKŞİ Hürriyet, 24.2.2004

 

WAS ATATURK ALSO A SECRET DESCENDANT OF SABBATI ZEVI?
Los Donmeh (turcos conversos), el secreto de Kemal y la actual dirigencia turca:
Este es un dilema que aún hoy corroe a la nación turca. Mucho se investigó acerca del posible origen judío converso de Kemal Atatürk, el partido Ittihad y la dirigencia turca de ese entonces y de la actualidad. En las ciudades de Salónica, Ismirna (ver recuadro) y Estambul había una gran comunidad denominada Donmeh, conformada por judíos conversos al Islam, seguidores del profeta Shabattai Zevi (siglo XVII). Esta es una comunidad muy cerrada que, tanto para los musulmanes como para los hebreos, es considerada “hereje”, ya que sus miembros se casan sólamente entre ellos y tienen ciertos valores morales, relativos a los abusos sexuales que realizan entre ellos, que no son bien vistos por las otras comunidades. Actualmente, varios periódicos islámicos están sacando a la luz cuestiones que, de ser confirmadas, darían un gran vuelco al tema de la participación de esta minoría religiosa en el genocidio armenio.
Los Donmeh, organizados en grupos de trabajo secretos y con el aval de la diplomacia europea, se abalanzaron sobre Estambul en 1908, derrocando al Sultán Abdul Hamid II. Según esta vertiente, Kemal Atatürk y su familia pertenecerían a este grupo. Otra fuente reciente, perteneciente a un periódico hebreo de la ciudad de Nueva York, revela que Mustafá Kemal Atatürk solía rezar en secreto el “Yema Israel” (un rezo de los seguidores de Sabattai Zevi).
Hoy en día hay dos bloques de poder que se enfrentan: el islámico y el militarista kemalista, que tiene mucho que ver con la historia del Donmeh. Tan solo habría que analizar la alianza Turco-Israelí-Estadounidense para razonar cómo siguió y sigue la historia.
Carlos Vartkés Pozian, Caracas, Venezuela

He managed to stay out of trouble long enough to be exonerated by the army leadership, and was transferred in time to Salonika, his birthplace. Here he formed another branch of his group, with only a few fellow officers. Salonika, however, was also the hotbed of activity for the much larger secret society known as the Committee of Union and Progress. This group, made up mainly of military officers, was the vanguard of the movement known as the Young Turks. Shortly after arriving in Salonika, Mustafa Kemal’s group joined and was absorbed by the Committee.

One image that stuck in the mind of Mustafa Kemal was the ritual of initiation into the larger Committee, an elaborate ceremony influenced by the Freemason society that shared many members. In this case, the new member would have his eyes blind-folded, then be led to a secret location. He would then have to stand in front of three men in hoods, and be required to swear his allegiance on the sword and the Koran. Apart from not caring much for all the pomp involved, Mustafa Kemal was particularly offended at having to take the oath using the symbols of the Islamic religion, especially after his own group had sworn on a pistol. Anyway, as a relatively insignificant member of this society, he played only a minor role in the historic events that unfolded in the revolution of July 23rd 1908.
Pavlus
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

“Türkler’in Babası Bir Yahudi Oğlu muydu?”

Yazının  “ Almanca” aslını okumak için tıklayınız


Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Alman asıllı yahudiler tarafından yayınlanan ve ABD’nin tek yahudi ama Almanca yayınlanan yayın organı olan „Aufbau“ = „İmar“ dergisinde bir yazı yayınlandı. „Aufbau“ adlı dergi 1934 yılından bu yana Almanya’dan ABD’ye göç etmiş yahudiler tarafından ABD’de yayınlanmakta, fakat Almanya’da da satılmaktadır.

Bu derginin 26 Kasım 1999 tarihli nüshasında çok dikkat çekici bir yazı yayınlandı. Yazının başlığı aynen şöyle idi: „Türkler’in Babası Bir Yahudi Oğlu muydu?“ Yazı şöyle devam etmekte: „Kemal Atatürk bir yahudi mi idi? Onun gerçekleştirmiş olduğu reformlar kendi özgeçmişiyle mi ilgiliydi? Bu sebepten dolayı mı yahudi Atatürk, Türk İslam’ının düşmanı oldu?“

Derginin Atina muhabirlerinden Heinz Gstrein’in kaleme almış olduğu yazıda bu sene de ölüm yıldönümünde Türk basınında tartışılan M. Kemal’in geçmişiyle ilgili tartışmaları özetleyen bir Yunan yahudi dergisi olan „Zachronoth“ adlı dergiden kesintiler alınmış.

Yunanistan’daki Yahudi Cemaatleri Merkez Komitesi tarafından çıkarılan „Zachronoth“ adlı dergide, M. Kemal’in doğmuş olduğu Selanik kentinin tarihten beri „Balkan’ın Kudüs’ü“ olarak adlandırıldığı bildirilerek, M. Kemal’in geçmişinin „Dönme“ denilen ve Osmanlı’da en üst düzey görevlere gelebilmek için dışa dönük müslüman olduklarını iddia eden ve 17. yüzyıldan bu yana faaliyet gösteren bir yahudi cemaatına dayandığı iddia edildi. Şabatai Zevi denilen yahudi asıllı bir „sahte mehdi“ tarafından kurulduğu „Zachronoth“ adlı dergide iddia edilen „kuruluş“un en meşhur üyesinin de 1908 yılında Osmanlı’da vezir (bakan) olan Cavid Bey olduğu bildirildi. Cavid Bey yahudi dergi tarafından, Osmanlı’nın yıkılma aşamasında siyonistlerle Filistin’de temsilcilikler kurulması yönünde masabaşına oturan ilk üst düzey yetkili olduğu, açıklandı.
 

M. Kemal’in yahudi „dönme“ olduğuna mühim kanıtın ise Osmanlı Sultanı kızlarından Kenize Murad’ın kaleme almış olduğu ve hatıralarını yazmış olduğu yazı gösterilmekte. Türkiye’de İslam’ın hükümranlığını sona erdirmede M. Kemal’in gayretinin „dönme“ geçmişiyle ilgili olduğu Kenize Murad tarafından iddia edilmiş. İşte yahudi kaynaklı bir dergi M. Kemal hakkında böyle şeyler yazmakta!

(Yahudi „Aufbau“ = „Imar“ dergisi)
lllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
Hizmetkârlarının gözüyle Atatürk’ün uşağının gizli defteri
Atatürk’e 12 yıl gece gündüz hizmet etmiş olan Cemal Granda’nın anılarından.

Kenize Murad

Kenize Murad

Atatürk uysal bir insan değildi. Hatta haşin olduğu dahi söylenebilirdi. Böyle olduğu halde çok terbiyeli, çok olgun, çok merhametli, çok hoşgörülü bir insandı. Temiz kalpliydi, alçak gönüllüydü. Gösterişten uzaktı. Vazife başında laubaliliğe yer vermez, fakat özel yaşantısında sevdiklerinin nazını çekerdi.
Bir gün Çankaya’da eski köşkte Selanikli berber Mehmet ve berber Rıdvan’la antrede oturmuş konuşuyorduk. Berberlerin ikisi de Atatürk’ün hemşehrisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar, yüksekten konuşurlardı. Bu şekilde -şaka da olsa- böbürlenerek dolaşmalarına çok içerlerdim ama yine de renk vermemeye çalışırdım. O gün yine zayıf tarafımı bulmuşlar, bana şakadan takılıyorlar: ‘Biz Selanikliler olmasaydık, siz kurtulamazdınız…’ diyorlar, ben de cevap olarak: ‘Biz kendi kendimizi kurtardık. Selanikliler’e ihtiyacımız yok. Hem Selanik’ten çıksa çıksa Yahudi çıkar…’ diyordum.
O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Atatürk’ü görmemiştik. Konuşmalarımıza istemeyerek kulak misafiri olmuş ki, o akşam sofrada bir Selanikli olan Nuri Conker’e damdan düşer gibi sordu: ‘Nuri Bey Selanik’ten ne çıkar?’
O anda beynimin karıncalandığını duyar gibi oldum. Demek korktuğum başıma gelmişti. Atatürk konuşmalarımızın hepsini duymuştu.
Nuri Conker Atatürk’ün nazını çektiği, kaprislerine katlandığı eski bir çocukluk arkadaşı olduğu için aklına eseni söylemekten çekinmeyen biriydi. Bu nedenle de ciddi ciddi ‘Sen çekil de biraz da biz Cumhurbaşkanılğı yapalım’ diyecek kadar ileriye gittiği zamanlarda bile Atatürk gülüp geçer, işi şakaya boğardı. Fakat bu seferkinin şakaya gelir yanı yoktu.
Nuri Conker, sanki bütün konuştuklarımızı biliyormuş da, beni korumak istercesine; ‘Bol Yahudi çıkar Paşam’ demesin mi? Bunun üzerine Atatürk yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi.

Benim için de bazı kimseler -Selanik’te doğduğumdan- Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar. Şunu unutmamak lazımdır ki, Napoleon da Korsikalı bir İtalyandı. Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti. İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır.’

O günkü kadar utandığımı ve Atatürk’ün karşısında küçüldüğümü on iki yıllık hizmetim süresince hatırlamıyorum. O günden sonra da Selanik kelimesini bir daha ağzıma almadım.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

MUSTAFA KEMAL ATATURK WAS A CRYPTO-JEWISH CABAL OPERATIVE & FREEMASON
Dear VNN, I believe that Tim K. is mistaken about Ataturk being a Jew. Indeed, Ataturk was reportedly very pleased with his Aryan racial heritage. He had red hair, and I believe blue eyes as well. (Although I have met Jews with these features as well, come to think of it.) Tim may be mistaking Ataturk for some of the leaders of the “Young Turks” who overthrew the last Sultan, who apparently were Jews. I am away from my library, so I cannot look up their names. I too would be most interested to see evidence that Ataturk was a Jew. It is a nasty thing to be a Jew, and I would not want anyone to be accused falsely, especially a statesman like Ataturk, who in many ways was quite admirable. T.C. Lynch
http://www.vanguardnewsnetwork.com/lettersOct-Nov03/120503letters.htm
———————————————————————————————————–
Sabbati Zevi claimed 1666 (note the 666) as the millenium he came as a messiah for the jews.He was a Kabbalah scholar Recently, new evidence has surfaced that Ataturk was not only a non-muslim doenmeh, but a secret Jewish descendant of Jewish false prophet Sabbati Zevi! The evidence comes not from tracing his geneology, but from a statement he himself made. Check out the following:
———————————————————————————————————–
The “Kemalist” Turkey is the only Middle East border country with a military alliance with Israel. They pose a threat to Syria and Iraq over long simmering border disputes. Mustafa Kemal Ataturk was a secret Jewish infiltrator ! This explains the alliance between the Ataturk-influenced military regime in Turkey and the fraudulent and criminal state of Israel! This also explains the opposition of the “kémalian” junta against the rennaisance of Islam amongst the muslim people of Turkey! About the jewish Ataturk: visit the jewish home page “Famous Jews”.
———————————————————————————————————–
Sixty-five-year-old Turkish Jewish novelist, Moris Farhi, now lives in London. He learnt about the Armenian genocide when his family was living in Ankara and they took in two penniless survivors from the death marches. Farhi remembers, “an apocryphal story that Ataturk, founder of the modern Turkish state, was a Jew, as he was born in the very Jewish city of Salonika. In 1933, Ataturk offered asylum to Jews and leftwingers persecuted by Hitler. Thousands came to Turkey.”  
By Julia Pascal – The Guardian  January 27, 2001
———————————————————————————————————–
Mustafa Kemal Ataturk was this Prophet of Turkey. Born in 1881, he was named Mustafa – as common a name in the Near East as John is in the West. He died as “Ataturk” -first and foremost in his country- as uncommon a name there as it would be anywhereelse in the world. His father, Ali Riza, was an Albanian.

Mustafa’s mother, Zubeida, was a Macedonian. She was tall, blue-eyed, flaxen-haired and strong.

Salonika, where Mustafa was born, now belongs to Greece. As all the world knows, it is an important harbor in the Aegean Sea. Then it belonged to Turkey, but not for long. Today it has no Turkish inhabitants. Its population is composed of Greeks and Jews. The latter are descendants of refugees from Spain who fled from their homes at the turn of the sixteenth century. They still speak a corrupted Spanish -Ladino. In Mustafa’s veins some Jewish blood flowed, it is persistently rumored. It cannot be proved, however. Records of births were carelessly kept, if at all, in those days.

Since Mustafa’s father was an Albanian and his mother a Macedonian, was he a Turk? The answer to this question dependson what we mean by that word. No ethnologist would hazard a positive opinion on so controversial a topic. In those days Albanians and Macedonians were subjects of the Ottoman Empire. If they were Mohammedans, as many of them were, no distinction was made between them and the genuine Turks. They lived with the Turks and were considered Turks. From a “racial” point of view, however, there seems to be serious doubt about Mustafa’s Turkish origin. But he considered himself a Turk, and that was enough for him and should be for us.

(Turkey, by Emil Lengyel, Random House-New York, 1941, pp.116-117)
———————————————————————————————————–
An American foreign service officer described a 1921 interview with Kemal as follows:

…Upstairs Mustapha Kemal stood alone, nervously dangling conversation beads of pink coral with a blue tassel. The office was bare except for a large table and lots of chairs.

“The well-trained superior waiter”, was my first thought. But even as we sat down, face to face across green baize, I changed it to, “tough customer!”  He wore a state-blue lounge suit, quite natty, with soft-collar white shirt and a black bow tie. His age was forty-one bu he looked younger, with a college boy’s slicked-back sandy hair. Chin small yet doughty, cheek-bones high, trim reddish mustache over a mouth that was but a line. His eyes lay in narrow slits, their straight brown brows close above the steel-blue pupils. Every feature showed non-Turkish blood, -Hellene, Jewish, Circassian; he was born at Salonika. The whole face was sensitive, subtle and mercuric rather than domineering. I felt his power of concentration, a ruthlessness with an instant grasp, but wondered -was he adolescent still, or man?… Below quick furtive glances, only his mouth revealed emotion-warmth if its corners upped, scorn if they dropped. I felt the least facial change to be against his will.

(The First Turkish Republic, by R.D. Robinson, 1965, pp. 26-27)
———————————————————————————————————–
Because of an Albanian father and a Macedonian mother, Turkish-Armenian-Semitic blood runs through his veins.
From: NEWS WEEK, June 26, 1937, p. 8
———————————————————————————————————–
Ataturk was born Mustapha, of mixed Turkish, Albanian, and Macedonian ancestry, and dubbed Kemal (the Perfect One) by a schoolmaster.
From: NEWS WEEK, November 21, 1938, p.20