Kabbala
Derleyen: Thamos (Geometri)

Bu yazıyı sitemizde yayınlama hakkını verdikleri için, aslı bulunan ve nice ilginç yazıların bulunduğu Ezoterika web sitesine teşekkür ederiz.

Kabbala, XII. yüz yıldan başlayarak Yahudi gizemciliğini tümüyle etkisi altına almış olan ezoterik bir akımdır. Her zaman temelde sözlü bir gelenek olan Kabbala, İbranice’de sözcük anlamı olarak da “gelenek” karşılığını taşımaktadır.

Gizemci deneyimlerin içerdiği olası kişisel tehlikelerden kaçınabilmek amacıyla, Kabbala öğretisine ve uygulamalarına inisiyasyon mutlaka bir önderin, bir yol göstericinin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilmelidir. Her yönüyle gizemci bir öğreti olan Kabbala’nın, özünde Tanrı’nın Musa ‘ya aktardığı “ilâhî vahy” olan Torah’ın (Tevrat) yazılı olmayan gizli bilgilerini içerdiği ileri sürülmüştür. Yahudiliğin temel ilkesinin Musa yasalarına uyum olmasına karşın, Kabbala’nın insana doğrudan Tanrı’ya ulaşma yollarını sağladığı varsayılmıştır. Bu bakımdan Kabbala, bir çokları tarafından tehlikeli biçimde kamutanrıcı (panteist) ya da sapkın olarak nitelendirilen gizemci yaklaşımlar içeren bir dinsel boyutu Yahudiliğe katmıştır.

Köken
Kabbala’nın kökeni İ.S. I. yüz yılda Filistin’de filizlenen “Merkava” (ya da Merkabah) gizemciliğine kadar geri götürülebilir. Merkava gizemciliğinde temel uğraş, Eski Ahit’te peygamber Ezekiel’in düşlediği “ilâhî taht” ya da “araba” (merkava) hakkında derin düşüncelere dalmak ve bu sayede coşku içinde kendinden geçmektir.

VII. ve XII. yüz yıllar arasında uygulama alanı Filistin’den Babilonya’ya kayan ve yoğun biçimde Gnostik inançların etkisi altında kalan Merkava gizemciliğinde asıl amaç, Tanrı’nın tahtını ve göksel düzeni düşleyebilmektir. Gizemci Merkava yazımında, coşku içindeki ruhun yükselişi, düşman meleklerle dolu “yedi küre”yi ya da “yedi gök katını” aşmak için yapılan tehlikeli bir yolculuk olarak tanımlanmaktadır. Ruhun bu yolculuktaki amacı, merkava’nın üzerinde bulunan ilâhî tahta ulaşmaktır.

“Tzenu’im” adı verilen Merkava uygulayıcıları, özel ahlâk niteliklerine sahip olan az sayıda seçkin kişilerdi ve sürekli oruç tutarak kendilerini gizemci deneyimlere hazır tutmaları gerekliydi. Bu seçkinlerin yapacağı başarılı bir düşsel yolculuk için her şeyden çok “mühür” olarak tanımlanan bazı büyülü sözlerin ve formüllerin kullanımı zorunluydu. Bu büyülü sözler, her bir gök katının kapısında bekçilik yapan melekleri yatıştırmak için gerekliydi. Hatalı bir “mühür” kullanımı, önemli yaralanmalara, hattâ korkunç ölümlere yol açabilirdi.

Talmud’a göre, Merkava uygulamasına kalkışan dört kişi arasından biri ölmüş, diğeri delirmiş, öteki dinden çıkmış ve yalnızca Rabbi Akiba ben Joseph gerçek bir düşsel deneyime nail olmuştur. Merkava uygulayıcıları kimi zaman “Doğaüstü Dünyanın Gezginleri” olarak da adlandırılırlardı. Bu gizemci akımın en eski iki yazımsal kaynağı; Rabbi Akiba’ya ait olduğu sanılan “Küçük” ve Rabbi Ishmael ben Elisha’ya ait olduğu sanılan “Büyük” metinlerdir. Ayrıca, “Enoch’un Kitabı” ve Tanrı’nın oldukça abartılı antropomorfik (insan biçimli) betimlemelerini içeren “Shi’ur Qoma” (İlâhî Boyutlar) adındaki metinler de Merkava geleneğine aittirler.

Sefer Yetzira
Kabbala geleneğinde III. ve VI. yüz yıllar arasında ortaya çıkmış olan ikinci basamak “Sefer Yetzira” (Yaratılış Kitabı) adlı kitaptır. Sefer Yetzira, büyü ve evrenbilim (kozmoloji) konusunda bilinen en eski İbranice eser olup evrenin, İbrani alfabesinin 22 harfi ile “Sefirot” adı verilen 10 ilâhî rakamdan yaratıldığını anlatmaktadır. Harfler ve rakamlar birlikte Tanrı’nın evreni yaratırken kullandığı “gizli bilgeliğin 32 yolu”nu oluştururlar.

Sefer Yetzira’nın, hatalı olarak Hz. İbrahim’e ait olduğu da ileri sürülmüştür. Bu nedenle kimi zaman kitabın adı “Otiyyot de Avraham Avinu” (İbrahim Babamızın Alfabesi) olarak geçer.

Yetzira, sonraki dönemlerde Yahudiliği derinden etkileyecek olan “sefirot” kavramını ortaya atmıştır. Çoğul olan Sefirot sözcüğü İbranice’de “sayılar” anlamına gelmektedir. Sözcüğün tekil biçimi “Sefira” ya da “Sephira”dır (yani şifre).

Yetzira’ya göre Sefirot, yaratıcı Tanrı’nın kendini gösterdiği on ayrı oluşum ya da güç olarak yorumlanabilir. “En Sof” adı verilen “Bilinemeyen Sonsuz Tanrı”dan yansıyan on ayrı aşama bulunduğu ileri sürülmektedir. Böylece her sefira, Tanrı’nın ayrı bir yaratıcı niteliğini ifade etmektedir. Kabbala’ya göre her sefira’nın bir başka sefira ile olan bağlantısı yaratılışın ritmini oluşturmaktadır. Kabbala’da, Sefirot’un gizemci yapısı ve kesin işlevi en sık tartışılan konudur. Bu tür spekülasyonların tümüyle sapkınlık olduğu yolundaki sert eleştirilere karşın, sefira’lar Kabbalacı gizemciliğin temel ilkesini oluştururlar.

Sefira’lar sırasıyla; “keter’elyon” (yüce taç), “halhma” (bilgelik), “bina” (zekâ), “hesed” (sevgi), “gevura” (kudret), “tif’eret” (güzellik), “netzah” (sonsuzluk), “hod” (görkem), “yesod” (temel) ve “malkhut” (krallık) olarak sıralanırlar. Sefira’lara; adımlar, ilkeler, nitelikler, taçlar gibi başka isimler de verilmiştir.

On adet sefira’nın içindeki ilk dörtlü grup evrensel elementleri (Tanrısal Ruh, Hava, Su ve Ateş), kalan altılı grup ise yönleri (Sağ, Sol, Ön, Arka, Yukarı, Aşağı) simgelemektedir. Sefirot ile birlikte alfabenin harfleri, insan bedeninin çeşitli kısımlarına denk gelmekte ve böylece insanı yaratılışın mikrokozmosu biçimine dönüştürmektedir.

Sefer ha-Bahir
Kabbala’nın bir diğer önemli metni, XII. yüz yılda ortaya çıkan “Sefer ha-Bahir” (Parlaklık Kitabı) adlı eserdir. Bu kitabın, ezoterik Yahudi gizemciliği ve genel olarak Yahudilik üzerindeki etkisi derin ve kalıcı olmuştur. Bahir, yalnızca Sefira’ları yaratılışın ve evrenin sürekliliğinin araçları olarak yorumlamakla kalmamış, aynı zamanda “Gilgul” (ruh göçü) gibi kavramları da ortaya atarak yoğun bir gizemci simgecilik katkısıyla Kabbala’nın temellerini güçlendirmiştir. Bahir, aslında Eski Ahit’in geniş kapsamlı bir simgesel yorumudur ve dayandığı temel motif, İbrani alfabesindeki harflerin ses ve biçimlerinin gizemli anlamlarıdır.

Kitabın ilk olarak, XII. yüz yılın ikinci yarısında Fransa’nın Provence bölgesinde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Oysa Kabbalacılar Bahir’in çok daha eskiden kaldığını ve ilk uygulamalarının İ.S. I. yüz yılda Rabbi Nehunya ben Haqana’ ya ait olduğunu ileri sürerler. Ayrıca, kitapta yer alan bazı ifadelerin ise “Tannaim” adı verilen III. yüz yıl Yahudi bilginlerinden aktarıldığını savunurlar. Orta Çağ’dan kalma el yazmaları üzerinde yapılan nesnel bir değerlendirme Bahir’in yazarının, Doğu’dan Avrupa’ya daha önceden gelmiş bulunan bazı gizemci kavram ve metinleri eserine eklediğini ortaya koymuştur.

İbranice ile Aramice karışımı bir dille yazılmış olan Bahir, oldukça düzensiz ve genellikle bulmacamsı yapısına karşın, yoğun bir gizemci simgeciliği Kabbala’ya ve Kabbala yoluyla da Yahudiliğe başarıyla sokmuştur. Çağdaş Yahudi araştırmacı Gershom Gerhard Scholem, bu gizemci simgeciliği Kabbala’nın Yahudi dinsel düşüncesi üzerindeki en önemli etkisi olarak değerlendirmiştir. Örneğin Bahir, evrenin yaratılması ve varlığını sürdürmesini gizemli bir biçimde simgelendiren on adet “Tanrısal Oluşum”un bilinen en eski açıklamasını içermektedir. Kendi içinde üç adet üst ve yedi adet alt belirtiye ayrılan bu on “söylem” (Ma’amarot), Kabbala’daki ünlü “Sefira’lar” olarak tanımlanmıştır.

Bahir, aynı zamanda, Kabbalacı kuramlar arasına “Ruh Göçü” (Gilgul) kavramı ile Tanrısal yaratma gücünü simgeleyen “Kozmik Ağaç” düşüncesini de eklemiştir. Ayrıca kötülük kavramının da, Tanrı’nın kendisinde bulunan bir temel ilke olduğu da Bahir’de belirtilir. Eserin son bölümü, “Büyük Gizem” (Raza Rabba) adlı eski bir gizemci metinden alıntıdır. Kabbalacılar, Bahir’in içerdiklerini buyruk olarak kabul ederler; oysa Bahir bir çok Yahudi din adamı tarafından sapkın olarak nitelendirilmektedir.

Sefer ha-Temuna
İlk olarak XIII. Yüz yılda İspanya’da ortaya çıkan “Sefer ha-Temuna” (İmge Kitabı), yazarı bilinemeyen İbranîce bir eserdir. Temuna, İbranî alfabesinde bulunan harflere mistik anlamlar yükler ve Tevrat’ın insan gözü ile görülemeyen bazı bölümlerinin olduğunu ileri sürer.

Temuna’nın en önemli katkısı Kabbala’ya “Kozmik Devirler” (Shemittot) kavramını eklemesidir. Buna göre, her kozmik devir, kendine denk düşen Tanrısal niteliklerle uyumlu ayrı birer Tevrat yorumu getirmektedir. Temuna’nın içeriği, Tanrı’nın niteliklerinden “kayra”, “yargı” ve “insaf” tarafından yönetilen ilk üç “Shemittot” üzerinde yoğunlaşmıştır. Sonuç olarak, sözü edilen her üç devir ayrı birer Tevrat’a sahiptir ve henüz “yargı” dönemini yaşamakta olan insanlık, Tevrat’ı bir buyruklar ve yasaklar dizisi olarak algılamaktadır. Tevrat’ın Temuna tarafından böyle göreli bir biçimde yorumlanması, XVII. yüz yılda Osmanlı toprakları üzerinde ortaya çıkan ve mesihçi bir akım olan “Sabetaycılık” düşüncesini kuvvetle etkilemiştir. Sabetaycılığın temel kuramı, Tevrat’ın ancak görünürde ortadan kaldırılması ile gerçek amacına ulaşacağı biçimindedir. Temuna’dan kaynaklanan bu kuram, Yahudiliği kesin kuralları olan bir din olarak değil, her farklı devirde ayrı kuralları olan bir inanç olarak görmektedir.

Sefer ha-Zohar
Bazı Kabbalacılar tarafından Tevrat’a rakip olacak ölçüde kutsallık atfedilen ünlü “Sefer ha-Zohar” (Görkemin Kitabı) da ilk olarak İspanya’da ortaya çıkmıştır. Genel olarak, yaratılışın gizemini ve Sefira’ların işlevlerini anlatan Zohar ruh, kötülük ve yaratılış gibi konularda gizemci kavramlar geliştirmektedir. Çoğunluğu Aramîce olan ve XIII. yüz yılda yazılmış olan bu kitap, ezoterik Yahudi Mistisizminin ya da Kabbala’nın klâsik metni olarak değerlendirilmektedir. Yahudi dininde, ezoterik gizemciliğin İ.S. I. yüz yıldan başlayarak işlenmesine karşın, Zohar geleneksel gizemci yaklaşımlara XIV. Yüz yıldan sonra yeni bir canlılık ve hız getirmeyi başarmıştır.

Zohar, yedi ayrı bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerin en geniş olanı, Eski Ahit’in ilk beş kitabı (Tevrat) ile Ruth ve Süleyman’ın Özdeyişleri bölümlerinde yer alan kutsal metinlerin “içsel” (gizemci, simgesel) anlamlarını işlemektedir. Zohar’da, tümü Simeon ben Yohai (İ.S. II. yüz yıl) ve öğrencilerini merkez alan oldukça uzun vaazlar, kısa söylev ve öyküler yanyanadır. Zohar, yazar olarak Simeon’un adını özellikle vermekteyse de, çağdaş araştırmacılar eserin büyük bir bölümünün Moses de Leon (1250-1305) tarafından yazıldığına ikna olmuşlardır. Yine de, elde bulunan metinde bazı eski mistik yazılardan alıntıların kullanıldığı olasılığını göz ardı etmemektedirler.

Luria Kabbalası
1492 Yılında İspanya’dan sürülmelerinden sonra, Yahudilerin dünyanın sonu ve mesihin gelişine dair beklentileri giderek yoğunlaştı ve bunun sonucu olarak Kabbala’ya duyulan ilgi büyük ölçüde arttı.

İşte böyle bir manevi ortamda, XVI. yüz yılda Kabbala’nın tartışmasız merkezi durumuna, gelmiş geçmiş en büyük Kabbalacı olarak kabul edilen Isaac ben Solomon Luria’nın yaşadığı, Galile’deki Safed kenti ulaştı.

“Arslan” (ha-Ari) lâkabıyla da anılan Luria, 1534 yılında Osmanlı topraklarında bulunan Kudüs’te dünyaya geldi. Yaşamı hakkında temel kaynak, yazarı bilinmeyen “Ari’nin Yaşamı” (Toledot ha-Ari) adlı bir biyografidir. Luria’nın ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra yazılan ve yayınlanan bu yapıt, Luria hakkında gerçek ve hayalî öğeleri rastgele bir araya getirmiştir.

Toledot’a göre Luria’nın babası erkenden ölmüş ve annesi küçük oğlu ile birlikte Mısır’a, varlıklı ailesinin yanına göç etmiştir. Luria, önceleri dinsel bir eğitim almış ve Yahudi hukukunu (Halakha) incelemiştir. Henüz çok genç iken, ünlü hukukçu Isaac ben Jacob Alfasi’nin “Sefer ha-Halakhot” adlı kitabına yorumlar kaleme almıştır. Luria’nın gençliğinde ticaret ile uğraştığı da bilinmektedir.

Kısa süre sonra Luria’nın tüm ilgisi Yahudi mistisizmi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu dönemde herşeyden elini eteğini çekip, amcasının Nil üzerinde bir adada bulunan evinde yedi yıl kadar yalnız yaşamıştır. Erken dönem Kabbalacılarını inceledikten sonra, zamanla tüm araştırmalarını Zohar’a yönlendirmiş, döneminin en ünlü Kabbalacısı olan Cordovero’nun yapıtlarını okumuştur. Luria’nın ilk yapıtı, Zohar’ın bir bölümü olan “Gizlilik Kitabı” (Sifra di-Tzeni’uta) hakkında yazdığı yorum olmuştur. Bu yorum, tümüyle klâsik Kabbala’nın etkisinde olup, ileride Luria Kabbalası diye anılacak olan özgün öğretisinden hiç bir iz taşımamaktadır.

1570 Yılında Luria, Cordovero’nun öğrencisi olmak için Kabbalacı akımın merkezi haline gelmiş olan Safed’e göç etmiştir. Öğrenciliği sırasında, kendisi de yeni bir sistemle Kabbala dersleri vermeye başlamış ve etrafına çok sayıda öğrenci toplamıştır. Bu öğrenciler arasında, sonradan Luria’nın öğretilerini yazıya dökecek olan Hayyim Vital en yeteneklisi olmuştur. Luria’nın Kabbala öğretisi yalnızca ezoterik bir çevreye yönelmişti, araştırma ve derslerine herkesin katılmasına izin vermiyordu. Zamanının çoğunu öğrencilerinin eğitimi için harcarken, geçinebilmek için o dönemde de Safed’de oldukça canlı olan ticaret uğraşını da sürdürmekteydi.

Luria’nın Safed’e geldiği ilk günlerde, Cordovero’nun çevresinde toplanmış bulunan Kabbalacılar, belirli ritüelleri uyguladıkları farklı bir yaşam tarzı geliştirmişlerdi. Örneğin, Şabbat (cumartesi) günlerinde kırlara çıkarak “Sabbath Kraliçesi” adıyla kişileştirdikleri günü kutlarlardı. Luria’nın gelişiyle, bu gezintilere “Kavvanot” (meditasyon) ve “Yihudim” (birleştirme) gibi yeni uygulamalar eklendi. Aslında bu ritüeller, ruhların Mesih’in gelişine kadar içinde yaşamaya mahkum oldukları kirli kabuktan (Kelipot), yani bedenlerinden, manevî olarak sıyrılmayı sağlayan bir tür günahtan arınma eylemleriydi.

Luria’nın kişiliğinin güçlü etkisi, Safed kentine yoğun manevî bir atmosfer, mesihçi bir gerilim ve bir yaratıcılık ateşi getirmişti. İçtenlikle dine bağlılık ve dünyadan el etek çekiş Kabbalacıların yaşam özellikleri haline gelmişti. Safed’de yaşayan herkes, Zohar’ın yorumundan hareketle, Mesih’in 1575 yılında Galile’de ortaya çıkacağına inanmıştı.

Safed’de yaşadığı kısa süre içinde – ölümüne kadar geçen iki yıl süresinde – Luria, Yahudi mistisizmine yeni unsurlar ekleyen, çok yönlü ve verimli bir Kabbala dizgesi kurmayı başardı. Zohar’ın ilk bölümünün bir yorumunu içeren oldukça kısa bir metnin dışında, kendi öğretisini asla kaleme almadı. Luria, 1572 yılının Ağustos ayında bir salgında yaşamını yitirdi.

Bugün Luria Kabbalası diye bilinen, Luria’nın ölümünden sonra Hayyim Vital tarafından derlenerek yazıya dökülen ve Luria’nın öğretilerini içeren oldukça kapsamlı bir kolleksiyondur. Bu yapıt, tüm Yahudi mistisizmini etkileyen yeni bir düşünce akımı oluşturmuştur. Luria Kabbalası, bir yaratılış kuramı ile buna bağlı olarak evrenin giderek yozlaştığı düşüncesini ileri sürer ve özgün uyumu yeniden oluşturmak için pratik bir yöntem önerir. Yaratılış kuramı üç temel kavrama dayanmakyadır: “çekilme” (Tzimtzum), “kapların kırılması” (Shevirat ha-Kelim), “restorasyon, tamirat” (Tiqqun). Sonsuz (En Sof) olan Tanrı, yaratılışa yer açabilmek için, yeni oluşan uzaya yayılan bir ışık biçiminde, kendi içine doğru çekilmiştir. Sonradan bu sonsuz Tanrısal Işık, sonlu kapların içine hapsolmuş ve gerilime dayanamayan kaplar kırılarak, evrene kötülük ve uyumsuzluk yayılmıştır. Artık dünyayı kötülükten arındırma ve hem kozmosu, hem de tarihi kurtarmak için mücadele etmek gereklidir. “Tiqqun” aşamasında, Tanrı’nın krallığı yeniden kurulacak, ilahî parlaklık kaynağına geri dönecek, Tanrısal Işığın en yüksek formu olarak “ilksel insanı” simgeleyen “Adam Kadmon” yeniden doğacaktır. İnsanoğlu bu süreçte önemli bir rol oynamaktadır. Zira dualar sırasında uygulanan çeşitli “kavannot”lar ve sözcüklerin gizli kombinasyonlarının mistik söylenişleri, ilksel uyumun yeniden kurulmasına ve “Tanrısal İsmi” yeniden birleştirmeye yöneliktir.

Luria Kabbalası’nın etkisi büyük olmuştur. Hem XVII. yüz yılda gelişen Sabetay Sevi akımı, hem de XVIII. yüz yılda ortaya çıkan aşırı sofu ve gizemci Hasidizm akımı üzerinde önemli bir rol oynamıştır.

Sabetay Sevi
(Sabetay Sevi’nin yaşamı ve Sabetaycılık akımı hakkında daha ayrıntılı bilgi için Sabetay Sevi adresine bakınız.)

1626 Yılında İzmir’de dünyaya gelen Sabetay Sevi, genç yaşlardan başlayarak kendini Yahudi mistisizmine, Kabbala’ya kaptırmıştı. Bilincini yitirdiği, coşkulu dönemler yaşıyordu. Güçlü kişiliği ile çevresine bir çok mürit toplamayı başarmıştı. Henüz yirmi iki yaşında iken, Kabbalacı yorumlara dayanarak, kendisinin beklenen mesih olduğunu ilân etti.

Gelişmelerden huzursuz olan hahambaşılık, Sevi’yi İzmir’i terk etmeye zorladı. Sevi önce eski bir Kabbala merkezi olan Selânik’e, sonra Istanbul’a gitti. Başkent’te, saygıdeğer ve ünlü bir vaiz olan Abraham ha-Yakini ile karşılaştı. Yakini’nin elinde Sevi’nin mesih olduğunu doğrulayan Kabbalacı bir kehanet belgesi vardı. Kısa süre sonra Istanbul’dan da ayrılan Sevi, önce Kudüs’e ve sonra Mısır’a gitti. Kahire’de Osmanlı valisinin hazinedarı olan güçlü ve varlıklı Raphael Halebi’yi kendi davasına inandırdı.

Malî destek sağlamış olarak, yandaşlarından oluşan bir maiyet ile Kudüs’e muzaffer bir biçimde geri döndü. Burada, Gaza’lı Nathan adında yirmi yaşlarında bir öğrenci, Yahudi geleneklerinde yer alan “Mesih’in Müjdecisi” rolünü üstlendi. Nathan, coşku içinde, İsrail devletinin yeniden kuruluşunun çok yakında gerçekleşeceğini ve Sevi’nin zaferi ile dünyanın kurtulacağını herkese duyurdu. Nathan, Kabbala hesaplarına dayanarak, kıyamet günü için 1666 yılını bildirdi. Ancak, Kudüs hahamları tarafından tehdit edilen Sevi, 1665 yılında sevinçle karşılandığı İzmir’e geri döndü. Bir kaç yıllık süre içinde, Sabetaycılık akımı hızla güçlenerek Venedik, Amsterdam, Hamburg, Londra ve bazı Kuzey Afrika kentlerine kadar yayıldı.

1666 Yılı başlarında, Istanbul’a giden Sevi, Osmanlı yetkilileri tarafından tutuklandı. 16 Eylül günü Edirne’de Padişah’ın huzuruna çıkarıldı. Önceden ölümle tehdit edildiği için, Sevi din değiştirerek Müslüman olmayı kabul etti. Padişah, Sevi’nin adını Mehmet Efendi olarak değiştirdi ve yüksek bir maaşla kapıcıbaşı görevini verdi. Ancak, bu din değiştirme olayı, müritlerinin çoğunu hayal kırıklığına sürükledi. Zamanla itibarını yitiren Sevi, sürgün olarak gönderildiği Arnavutluk’ta 1676 yılında öldü.

Sevi’yi din değiştirmesine karşın terk etmeyerek etrafında toplananlardan oluşan Sabetaycılık adı verilen akım, Sevi’nin dinsel yetkileri hakkındaki aşırı iddiaları ile sonradan din değiştirerek Yahudi inancına ihanet etmesi çelişkisini giderme çabası içindedirler. Sadık Sabetaycılar, Kabbalacı bir yaklaşımla, Sevi’nin din değiştirmesini mesihliğinin gerçekleşmesi için atılması gereken son adım olarak yorumlarlar. Bu nedenle, önderlerini izleyerek Müslümanlığa geçmişlerdir. Bu dönmeler (din değiştirenler) için, kişinin kendini kalpten Yahudi hissetmesi önemlidir ve görünürde uygulanan Müslümanlığın ve biçimsel eylemlerin değeri yoktur. Zohar’ın Luriacı yorumundan yola çıkarak, bir çeşit “Kutsal Günah” kuramına ulaşan Sabetaycılar, Torah’ın amaçlarının tam olarak gerçekleşmesinin ancak, manevî olmayan eylemler sonucunda Torah’ın görünüşte ortadan kaldırılması ile olanaklı olacağını ileri sürerler.

Hasidism
Eğer engellenmemiş olsaydı, Sabetaycılığın Yahudi dininin sonunu getireceğini ileri süren din tarihçileri bulunmaktadır. Sabetay Sevi’ye odaklanan mesihçi beklentilerin yaratığı düş kırıklıklarına karşın bu akım, yalnızca bazı ileri görüşlü din adamlarının teozofik amaçlarını yanıtlamakla kalmayıp, Talmudistlerin kuru yorumlarıyla yetinmeyen ve yönetici sınıfların sosyo-ekonomik baskısından bunalan Yahudi kitlelerinin gereksinimlerini de karşılamıştır. Benzeri bir durum Litvanya, Belorusya ve Ukrayna topraklarını da içeren Lehistan Krallığı için de geçerli olmuştur. XVIII. Yüz yılda ortaya çıkan ve Luria Kabbalasını kendi düşünsel kuramlarının temeli olarak alan Hasidizm akımı Lehistan’da etkin olmuştur.

Hasidizm, olası en düşük düzeyde bir örgütlenme ile yoğun biçimde propaganda ve vaaz yöntemlerini kullanan, bilgili üyelerden oluşan küçük gruplara dayanan bir kitle akımıdır. Söylentilere göre, Hasidizm akımının kurucusu “İyi Adın Üstadı” (Ba’al Shem Tov – Tanrı’nın dile getirilemez adını bilen kişi) lâkabıyla tanınan Israel ben Eliezer’dir. Eliezer 1700 dolaylarında dünyaya gelmiş ve 1760 yılında Güney Polonya’da ölmüştür. Kendi döneminin ortodoks Yahudiliği hakkında iyi bir eğitime sahip olmamasına karşın, olağanüstü manevî nitelikleri olan ve yalnızca sıradan insanları değil, entellektüel kesimi de yandaşları arasına alabilen etkileyici bir kişiliğe sahipti. Hakkındaki efsanelerin yoğunluğu, büyük olasılıkla hiç bir zaman sistemli biçime dönüştüremediği kişisel öğretisi üzerine ayrıntılı bilgi edinmeyi engellemiştir. Doğu Avrupa Yahudiliğinde XVIII. yüz yılda etkinlikleri giderek yoğunlaşan gezgin vaizlerin yöntemlerinden esinlenen Eliezer, öğretisini yaymak için, gündelik yaşamdan ve folklordan aktardığı öyküleri kullanarak kutsal metinleri yorumlama yöntemini benimsemişti. Bu yöntem Hasidizmin değişmez niteliklerinden biri olacaktır. Ancak, akımın tüm otantik kuramlarının ve öğretilerinin, bu tür öykü ve fıkralara yansıdığını düşünmek abartılı bir yaklaşım olur. Temel öğreti çalışmaları, Hasidik hahamlarca Torah üzerine verilen haftalık vaazlarda ve ritüellerde ifadesini bulur. Neredeyse her haham, kendine özgü ekleme ve yorumlarla Hasidik öğretiyi etkilemiştir. Bu nedenle, akımın ilk üç nesli kapsayan döneminde, Hasidizm öğretisi büyük ölçüde çeşitlenmiş ve farklılaşmıştır. Yine de, Hasidizm akımının ortak temel çizgilerini belirlemek olanaklıdır.

Kuramsal olarak, Hasidizmin kökleri Luria Kabbalasından çıkmaktadır. Ancak, Hasidizme özgü olan kavram “Tanrı ile birlikte olmak” (Devequt) kavramıdır. Devequt, tüm Yahudiler için bir amaç ve değişmez bir görevdir ve her koşul altında insan varlığının tümüyle manevî değerlere dayanmasını gerektirmektedir. Bu gereklilik, Kabbala’nın düşünsel kavramlarının yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılar. Tüm ağırlık, inanan kişinin iç yaşamına verilmelidir. Kozmik dramın sahnesi artık Sefira’lar evreni değil, insanın iç yaşantısıdır. Buna ek olarak Hasidizm, Luriacı “restorasyon” (Tiqqun) öğretisinin bir parçası olan diğer bir gerekliliği de toplumsal bir gerçeklik biçimine dönüştürür: grubun dinsel yaşamı ve örgütlenmesinin merkezine, tartışılmaz bir yetkeyi, doğaüstü güçleri olan bir önderi, “Tzaddik”i yerleştirir. Böylece Hasidizm, başarılı olduğu her yörede, tartışmasız bir manevî yenilenme yaratmıştır. Oysa madalyonun diğer yüzü, giderek kişisel kültler biçimine dönüşen hahamlar arası çekişmelerin varlığını, Hasidik toplulukların kendilerini çevreleyen toplumdan soyutlandığını, bunun yarattığı kötü sosyo-ekonomik koşulları ve kendilerini soyutlayan Yahudilere karşı oluşan düşmanlığı ortaya koymaktadır.

İlk günlerinden başlayarak Hasidizm, Sabetaycılığın etkisiyle aşırı hassaslaşan resmî Talmudçu Yahudi yetkililerinden büyük direnç görmüştür. Hasidizm yandaşlarının ritüelik kurallara sıkı sıkıya bağlı davranışları, “Rakipler” (Mitnaggedim) tarafından kabul edilemeyecek bazı özellikler göstermekteydi: Tzaddik’e koşulsuz boyun eğmeleri, sinagoglara devamsızlık yaparak kendi aralarında toplanmaları, dinsel törenlerin değiştirilmesi, gündelik giysilerle dua edilmesi, Talmud’un incelenmesi yerine gizemci meditasyonun yeğ tutulması bu özelliklerin önde gelenleriydi. Yine de, Hasidizm ile Talmudizm arasındaki bu çekişme bir bölünmeyle sonuçlanmadı. Üç nesil boyunca süren çekişme yerini, açıkça dile getirilmemiş, kendiliğinden bir uzlaşmaya bıraktı. Ancak, iki taraf da aralarındaki farklılıkların silinmemiş olduğunun bilincindeydiler. Varılan bu uzlaşma, genel olarak Hasidizmin yararına olmasına karşın, Hasidizmin eğitim konusunda bazı tavizler vermesine yol açtı.

Hasidik grupların iç örgütlenmeleri, II. Dünya Savaşının Doğu Avrupa Yahudiliği üzerindeki yıkıcı etkilerine karşın, ayakta kalabilmelerini sağladı. Savaş sonrasında, tüm önemli Hasidizm merkezleri Amerika’ya taşınmak zorunda kaldı. Hasidizm, hem ekonomik nedenler ile, hem de Sionizm’e ve İsrail Devletine karşı neredeyse düşmanlığa varan tutumundan dolayı, Filistin yerine Amerika’yı tercih etti. Bu gün, Amerika’da Hasidizme bağlı en ünlü ve en etken grup, merkezi New York’ta bulunan ve Rusya’daki tanınmış Lyubavichi Hasidizm okulundan adını alan Lubavitcher’lerdir.

Sonuç
Çağdaş Yahudiliğin manevî yaşamı ve düşünceleri üzerinde Kabbala’nın oynadığı rol, eskiye oranla bir hayli azalmış olmasına karşın, hiç de azımsanacak bir düzeyde değildir. Bugün, gerçek anlamıyla yaşayan bir Kabbalacı akımdan söz etmek olanaklı değildir. Yine de , Abraham Isaac Kook (1865-1935) gibi yazarların kişisel çabaları hâlâ etkili olmaktadır. Ayrıca, iki Dünya Savaşı arası dönemde “Batılılaşmış” Yahudiler üzerinde güçlü bir etki yaratan Martin Buber’i (1878-1965) ve dinsel düşüncenin reformu konusunda Hasidizm propagandası içeren çalışmalarını belirtmek gereklidir. Polonyalı bir Yahudi olan Abraham Joshua Heschel (1907-1972) de önemli etkinliğe sahip kişilerdendir.

Yahudi gizemciliği, Yahudiler dışındaki ulusların düşünsel yaşamları üzerinde de etkin olmuştur. Özgün amaçlarından saptırılan Kabbala, Yahudiliğin sınırlarını aşmış, Rönesans döneminden başlayarak Hıristiyan toplumunda da bazı düşünce akımlarının doğmasına yol açmıştır. “Hıristiyan Kabbalası”, İspanya ve İtalya’da din değiştirip Hristiyanlığı kabul eden Yahudilerin etkisiyle, XV. yüz yılda doğmuş ve Kabbalacı belgelerde Hristiyan inancının gerçeklerini bulduğunu ileri sürmüştür. Böylece, bir çok Hıristiyan Hümanist düşünür, Yahudi gizemciliği ile uğraşmaya koyulmuş ve bazıları Kabbala hakkında geniş bir bilgiye ulaşabilmiştir. Bu kişiler arasında Giovanni Pico della Mirandola (1463-1494), Egidio da Viterbo (1465-1532), Johannes Reuchlin (1455-1522) ve Guillaume de Postel (1510-1581) en önde gelenlerdir. Reuchlin’in kaleme aldığı “De Arte Cabbalistica” (1517) adlı yapıt, Yahudi olmayanların anlayabileceği bir dille yazılmış olan ilk Kabbala açıklama kitabıdır.

XVI. Yüz yıldaki gizlici (okült) düşünüler, XVII. ve XVIII. yüz yıllardaki doğa felsefesi, Masonluğun ideolojisini renklendiren bazı motifler ve günümüzde yeniden gündeme gelen gizlici ve teozofik kuramların tümü Kabbalaya odaklanmışlar, gerçek anlamını ve ruhunu yakalayamasalar da, ondan aktarmalar yapmışlardır.

Görüşünüzü yazınız !

Altın Şafak Hermetik Cemiyetinin üç kurucusu arasında Dr. W.W. Westcott ayrıca Kabala konusunda diğer kurucular, Dr. Woodman ve MacGregor Mathers gibi tanınmış bir uzmandı. Westcott ayrıca Oluşum Kitabı “Sepher Yetzirah”ı İngilizce’ye tercüme etmişti. Westcott ayrıca İngiliz Gül Haç Cemiyeti SRIA (Societas Rosicruciana in Anglia) başkanıydı, Teosofik Cemiyetinin ezoterik okulu ve Framasonluğa mensuptu.

Giriş
1. Okült bilimlere açık olan edebiyat, felsefe ve din araştırmacıları eski çağ Rabbinlerinin (hahamlarının) Kabalası üzerinde biraz durmayı deneyebilirler, çünkü din veya inançları ne olursa da, böylelikle sadece bilgi değil, fakat içinde doğdukları ve büyüdükleri veya muhakeme güçleri geliştiğinde yeni uyarladıkları din ve doktrinleri farklı olanlarla karşılaştırdığında yaşam ve insan kaderi konusundaki görüşleri genişler.

2. Bu konuda kazanılacak yarar konusunda emin olarak eski İbrani Kabala doktrinlerine dikkatinizi almak isterim. Bu deruni incelemeye erken yaşta girme şansına sahip oldum ve sonraki yıllarda bu İbrani dini felsefe üzerinde biraz bilgi biriktirebildim ve Gül Haç cemiyetinde üyeliğimle bu konuda bilgim daha da geliştirdim. Ancak Kabalistik kitaplar o denli fazla ve denli kapsamlı oluşu, bir çoğunun sadece Rabbini İbranice veya Keldanice incelenmesi gerekmesi, bu konuda öz güvenimi yirmi yıl öncesi bu yazımın 1888 yılında Hermetik öğrencilerinin bir cemiyetinde konuşma olarak ilk yayınladığım zamana kıyasla azalmasına neden olmuştur. O tarihten sonra Jean de Pauly “Zohar”ın Fransızca tercümesi ve Arthur E. Waite’in “Kabala Edebiyatı ve Tarihi” (“The Literature and History of the Kabalah”) yayınlanmıştır. Yine de bu küçük yazının Kabalanın daha kapsamlı eserlerine hakim olmayı zaman bulamayanlar için yararlı olacağı düşüncesindeyim. Gerektiği gibi Eski Ahit’e referans edilmiştir, ancak kasıtlı olarak Yeni Ahit’e veya İsa’nın öğrettiği inanç ve doktrinlere iliştirme yapılmamıştır ve eğer Kabalada iddia edilen Kutsal Üçlem bağlantısını irdelemek isteyen varsa Zohar ii, 43, b ve C.D. Ginsburg’un “Kabbalah”ta bulunan İngilizce’sine danışabilir. WM. WYNN WESTCOTT, M.B., vs.

Kabala
3. İtiraf edilmelidir ki Kabalanın menşei kadim çağların sislerinde kaybolmuştur, hiç kimse onu kimin çıkardığını veya ilk öğretmenlerin kim olduğunu ortaya çıkaramamaktadır. Kökenlerinin M.Ö. 515, İkinci Mabet dönemine bulunan İbrani hahamlara dek indiği konusunda epey kanıt bulunmaktadır.

4. Bu felsefenin, Yahudilerin Babil’de esaret dönemi sırasında Keldani öğretilerinin Yahudi geleneklerine etkileşiminden doğduğu önerilmiştir. Şüphesiz ki, öğreti erken dönemlerinde tamamen sözlü aktarılmaktaydı, bundan dolayı Kabala veya İbranice imla olarak QBLH kelimesi QBL kabul etmek, almaktan anlamına geliyor ve şüphesiz öğreti olarak aktarıldıkça elinden geçtiği kişilerce değiştirilmiştir. Asırlar sonraya dek onun herhangi bir bölümünün yazıya döküldüğüne dair herhangi bir kanıt yoktur. Musa’nın zahiri Pentateuch [Latince Musa'ya atfedilen "Beş Kitap", Tevrat], üzerinde giderek kabaran şerh ve tefsirler ve Mişna ile Gemara’yı içeren Talmud’dan ilginç bir şekilde ayrı tutulmuştur. Bunların Kabalanın derin ve gizemli doktrinlerinden etkilenmeden İbrani teolojide geliştiği gözükmektedir. Benzeri bir şekilde, Hindistan’da ezoterik bir dizi yazıtlar Upanişadlar’ın genel halkın kullanımı için talimatlar içeren zahiri Brahmanalar ve Puranalar ile yan yana geliştiklerini görürüz.

5. Halen mevcut olan en eski Kabalistik kitapların iddia edilen yazılış tarihini reddeden eleştirici araştırmacılar arasında çeşitli tartışmalar sürmüştür ve onlara atfedilen yazarlarının bunları yazamayacaklarını öne sürmüşlerdir. Ancak eserlere bir tarih veya yazar saptamaya gelince, bu aynı eleştirmenler büyük fikir ayrılıkları gösterip birbirleri ile çelişkiye girmektedirler. Yıkıcı eleştiri gerçek bilgiyi elde etmekten çok daha kolaydır.

6. Eski Kabalistik eserlerinin en önemlisine göz geçirelim:

7. “Sepher Yetzirah” veya “Oluşum Kitabı” en eski eserdir ve dini atalardan İbrahim’e atfedilmektedir. Bu eserin bir İngilizce tercümesinin yapmış bulunuyorum, bir kaç baskısı yayınlanmıştır. Bu eser Yaratılış konusunda çok ilginç bir felsefi tema açıklamakta. Dünya, güneş, gezegenler, elementler, insanın kökeni ve İbrani alfabenin yirmi iki harfi arasında bir paralellikten söz etmekte. Harfleri bir triad/üçlü, Heptad/yedili ve bir Dodecad/on ikiliye bölmekte. Üç ana harf A, M ve Sh (Ş) ilksel Hava, Su ve Ateş olarak tanımlamakta; yedi çift harf gezegenlere ve zamanın yedi bölmelere vs.; on iki tek harf ise aylara, Zodyak burçları ve beden organlarına eşleştirilmektedir. Modern araştırmacılar bu eserin mevcut kadim yazıtlarının ilk M.S. 200 tarihinde derlendiğini kabul etmeyi eğilimleri vardır. “Sepher Yetzirah” hem Kudüs, hem de Babil Talmudları tarafından söz edilir. Aynı Mişna gibi Yeni-İbrani dilinde yazılmıştır.

8. İbranice’de ZHR veya ZUHR olarak yazılan “Zohar” veya” Sohar” olarak bilenen “İhtişam Kitabı” veya “Işık Kitabı”, Tanrı, Melekler, Ruhlar ve Kosmoloji konularını içeren bir çok farklı metinin derlenmesinden meydana gelmiştir. Kitabın yazarı 160 yılında yaşayan Rabbi Simon ben Jochai’ya atfedilmektedir. Kendisi Lucius Aurelius Verus, İmparator Marcus Aurelius Antoninus’un valisi tarafından zulme uğradı ve bir mağarada yaşamaya zorlandı. Bu eserin önemli bölümleri sözlü geleneklerden derlenmiş olabilir. Ancak başka bölümler şüphesiz zamanla, hatta 1290 yılı civarlarında İspanya, Guadalajara’lı Rabbi Moses de Leon tarafından yayınlandığı zamanda dahi ilave edilmiştir. Yayınlandıktan sonra tarihsel gelişi bilinmektedir. Kitap baskısı Mantua’da 1558 yılında, Cremona’da 1560 yılında ve Lublin’de 1623 yılında çıkarılmıştır; bunlar “Zohar”ın İbrani dilinde yazılı üç ünlü kodeksleridir. İbranice okumayanlara için Zohar’ı etüt etmenin en pratik yolu Baron Knorr von Rosenroth’un 1684 yılında “Kabbala Denudata” başlığı altında Latince’ye yaptığı kısmi tercümeleri ve S. L. MacGregor Mathers tarafından bunların İngilizce’ye tercümeleri olacaktır (“Siphra Dtzenioutha” – “Book of Concealed Mystery” – “Gizli Sır Kitabı”; “Ha Idra Rabba,” “Greater Assembly” – “Büyük Meclis”; ve “Ha Idra Suta,” “Lesser Assembly,” “Küçük Meclis”- Not bu kitabın Giris Bölümü ve Önsöz Bölümü sitemizde yayınlanmıştır). Bu üç kitap, Zohar’ın tonu, stili, içeriği konusunda iyi bir fikir vermektedir, ancak sadece kısmi, bir görüş verir. Zohar’ın diğer metinleri: Hikaloth – Saraylar, Sithre Torah – Kanunun Sırları, Midrash ha Neelam – Gizli Tefsir, Raja Mehemna – İtikatlı Çoban, Saba Demishpatim – Yaşlıların Sözleri, Peygamber Elias ve Januka, Genç Adam; ve Tosephta ve Mathanithan başlıklı notlardır.

9. Şu anda Jean de Pauly tarafından Zohar’ın eksiksiz ve son derece skolastik bir Fransızca tercümesi basılmak üzeredir.

10. Diğer ünlü Kabalistik eserler arasında: Rabbi Azariel ben Menachem’in “On Sephirtoh’un Şerhi”, M.S. 1200; Rabbi Akiba’nın “Alfabe”; ” Cennet Kapısı” ; “Enoch Kitabı”; “Pardes Rimmonim, veya Nar Bahçesi”; “Tecelliler Üzerinde Bir Çalışma”; Chajim Vital’in “Otz ha Chiim, veya Hayat Ağacı”; Isaac de Loria’nın “Rashith ha Galgulim, veya Ruhların Devri” Isaac de Loria; ve özellikle 1070 yılında ölen ve ayrıca Avicebron olarak bilinen ünlü İspanyol Yahudisi Ibn Gebirol’un yazıları, onun başyapıtı “Hayatın Pınarı” veya “Krallığın Tacı” eseridir.

11. Kabala öğretisi her biri bir süre ünlü olan birkaç okulla sınıflandılılmıştır: 1190 – 1210 yılları arasında Rabbi Kör Isaac, Rabbiler Azariel ve Ezra, ve Moses Nachmanides’in Gerona Okullu. Rabbiler Jacob, Abulafia (ölüm 1305), Shem Tob (ölüm 1332), Akko’lu Isaac’ın Segovia Okulu. Rabbi Isaac ben Abraham Ibn Latif okulu, yaklaşık 1390. Abulafia (ölüm 1292) ve Joseph Gikatilla (died 1300) okulu; ayrıca of Rabbiler Moses de Leon (ölüm 1305), Menahem di Recanti (ölüm 1350), Isaac Loria (ölüm 1572) ve Chajim Vital’in (ölüm 1620), “Zoharistler” okulları. Ünlü Alman Kabalistler arasında John Reuchlin veya Capnio, ikiünlü eser yazmıştır: “De Verbo Mirifico,” ve “De arte Cabalistica.”

12. Genelde Kabalistler arasında iki meyil vardır: biri tamamen doktrin ve dogma koluna; diğeri de pratik ve mücizevi harikalar işine koyulmuştur.

13. En ünlü harikaları uygulayan Rabbinler arasında ayrıca Ari olarak bilenen Isaac Loria, ve ne garip ki Müslümanlığa dönen Sabatay Sevi idi. Bu her iki Rabbinin çıkardığı okült külliyatının yaşayan temsilcileri vardır. Genelde bunlar dağılmış bireylerdir, inisiye gruplarını bulmak enderdir. Orta Avrupa’da , özellikle Rusya’nın belirli bölgelerinde, Avusturya ve Polonya’da halen Kabalaya atfettikleri garip şeyler yapabilen ve “Harikalar Yapan Rabbinler” olarak bilinen Yahudiler vardır, ve açıklanması çok zor şeylerin İngiliz Kabalistik ritüel ve tılsım öğrencileri tarafından yapıldığı görülmüştür.

14. Eski metinlerle ilgili Rabbini Tefsirlerin çoğu birbirine dolanan o denli kabarık bir Kabalistik külliyat oluşturur ki kavranması neredeyse imkansızdır. Her halde, ülkemizde eski yazmalarda halen saklı olan ne doktrinler bulunduğunu bilen ne bir Yahudi, ne de Hıristiyan vardır.

15. Dogmatik veya Teorik Kabala Tanrı, Melekler ve insandan daha ruhani varlıklar; insan Ruhu çeşitli yönleri ve parçaları; doğum öncesi yaşam, reenkarnasyon ve çeşitli ince alemler ve varlık boyutları konusunda felsefi kavramlar sunmaktadır.

16. Pratik Kabala, Eski Ahit’te her cümle, kelime ve harfi inceleyerek mistik ve alegorik yorumlar getirmektedir. Harf, rakam ve onların karşılıklı ilişki türleri; Gematria, Notorikon ve Temura ilkeleri; ilahi ve meleksel isimlerinin tılsımlara uyarlanması; sihirli karelerin (vefkler) hazırlanması; ve sonradan ortaçağı majisinin temelini oluşturacak çeşitli konulara giren çok kapsamlı bir külliyat.

17. Belirli bir Kabalistik eseri okumak yerine, onun felsefesi konusunda genel bir fikir edinmek isteyenler için mevcut üç standart eser vardır. Bunlardan ikisi İngilizce’dir, biri Dr. C. Ginsburg, 1865 yılında yayınladığı eserdir. Bu doktrinlerinin resmi ve kapsamlı bir özetidir. Diğeri Arthur E. Waite’in [ A.E. Waite önemli bir Altın Şafak üyesiydi]1902 yılında yayınladığı mükemmel “Kabalanın Doktrin ve Edebiyatı” (“The Doctrine and Literature of the Kabalah”) eseridir ve ayrıca Fransızca olarak Adolph Franck’ın 1889 yılında yayınladığı eser vardır. Ancak bu daha çok betimleyici özelliktedir ve ayrıntılara pek girmez.

18. İbrani sistemde Hint dini felsefesinin birçok noktalarına değinmemektedir veya farklı mahiyeti oluşundan dolayı dışlanmaktadır. Örneğin, yok edilen Dengesiz Güç Alemlerinden başka alemlerin kozmolojisine pek değinmektedir; sarsılmaz Karma yasası göz alıcı bir özellik değildir; reenkarnasyon öğretilir, ancak yeniden doğuş genelde üçe yaşama sınırlıdır.

19. Kabalistik doktrinin küçük bir parçası Yahudi Talmud’da bulunmaktadır, ancak bu metinlerde gerçek Kabala’da bulunmayan biraz kaba bir anlayış vardır; örneğin insanların önceki yaşamların günahlarından dolayı hayvan biçimlerinde veya erkeklerin kadın olarak yeniden doğmaları gibi.

20. Unutmamak gerekir ki birçok doktrin birkaç Rabbinin öğretileriyle sınırlıdır ve belirli bir konuda eski bir doktrin ile yeni bir doktrin arasında bazen büyük farklar ortaya çıkmaktadır, bu değişik devir ve okulların Rabbinlerin Kitaplarında açıkça görülmektedir. Bazı Kabalistik öğretiler daha hiç basılmamıştır ve günümüze dek sadece mürşitten müride aktarılmıştır. Hiç bir İbrani kitapta bulunmayan ve Gül Haç ve Hermetik Localarda öğrettiğim konular da vardır. Bu eski İbrani kitapların dikkatli bir incelemesi bazı dogmaları sadece layık olan öğrencilerle sınırlamak, bilinçsizce yayılıp cahil veya çıkarcı kişilerden istismar etmelerini önlemek amacıyla bazı kasıtlı “perdeler”in konulduğu göstermektedir.

21. Kabalistik doktrin külliyatına herhangi bir önemli ilave konulmadığı yaklaşık olarak iki üç asır geçmiştir. Ancak bundan önce felsefi temayı açıklamak veya uzatmaya yönelik uzun bir şerh ve tefsir silsilesi üretilmiştir.

22. Daha önce belirttiğim gibi Kabalanın ne zaman bir somut bütün ve felsefi sistem olarak ilk oluştuğu belki de hiç bir zaman ortaya çıkmayacaktır, ancak eğer onun İbrani dinin Ezoterizmi olarak kabul etsek, ki bunun doğru olduğunu inanıyorum, esas öğretileri şüphesiz Jehovah, Yahveh ibadetinin esas ilkelerinin çıkışına yaklaşık olarak eş zamanlı olması gerekir.

23. On iki kavimin oluşu tarihi bir gerçek olup olmadığını veya Musa ve hatta Kral Sülyeman’ın bile gerçekten varolup olmadıklarını tartışan bazı şüpheci araştırmacıların iddialarına göze atmaya çaba göstermeyeceğim [Bu yazının hazırlandığı zamandan geçen bir asır süresince arkeolojik bulgular eski ahit tarihinde geçen birçok olayın doğruluğunu saptamıştır]. Bu çalışmamızın maksadı açısından, Yahudi ulusun, İkinci [Süleyman] Mabedin zamanında (M.Ö. 536) Asya hakimi Kirus’un, M.Ö. 587 yılında [Babil] Kral Nebuchadnezza tarafından zorla tutsak edilen bazı Yahudilerin Kudüs’e dönmelerine ve İbrani dinini icra etmelerine izin verdiğinde Yahveh teolojisi, bir rahip sınıfı sistemi ve elle tutulur bir doktrinleri olduğu yeterli olacaktır.

24. Kudüs’e bu dönüşten sonra, M.Ö. 450 yılında Ezra ve Nehmeniah, İbranilerin Eski Ahitlerini edit edip derlediler veya Musa’nın Tevrat’ı yazdığını ve Kral Süleyman hükümdarlığını inkar edenlere göre o zaman Pentateuch’ı [Latince 5 kitap, Tevrat, Torah] yazdılar.

25.Yenilenmiş din, Kudüs’ün Ptolemy Soter tarafından işgal ettiği, ancak Yahudi dinin temellerini yıkmadığı M.Ö. 320′ye dek devam edebilmişti. Hatta, halefi Ptolemy Philadelphus yaklaşık olarak M.Ö. 277 yılında İbrani metinlerin revize edilmelerine ve yetmiş iki alim tarafından Grekçe’ye tercüme edilmelerine sağladı. Bu tercüme asırlardır Eski Ahit’in Septuagint uyarlaması olarak bilinmektedir.

26. Bundan sonra Yahudilerin üzerilerine başka belalar geldi ve Kudüs M.Ö. 170 yılında Antiochus tarafından işgal edilip yağma edildi. Bunu Makkabilerin uzun savaşları takip etti ve Romalılar Judai, Yudeya’yı işgal ettiler. Sonra Yahudilerle çekişen Pompey şehri işgal etti ve kısa süre sonra M.Ö. 54 yılında Romalı general Crassus tarafından yağma edildi. Yine de Yahudi dini muhafaza edildi ve İsa’nın yaşadığı devirde bütün dini kutlama ve bayramların bulunduğunu görüyoruz. M.S. 70 yılında sonradan Roma İmparatoru olan Titus tarafından Kutsal Şehir işgal edildi, yağmalandı ve yakıldı.

27. İbrani Eski Ahit bütün bu çilelere rağmen muhafaza edildi, ancak kaçınılmaz olarak birkaç eserine birçok değişiklik ve ilaveler olmuştur. Bir rahip sınıfı silsilesi tarafından aktarılan halka sunulan Eski Ahit’e dahil edilmeyen daha ezoterik öğretiler de değişik öğretmenlerin etkileriyle değişime uğramış olabilir.

28. Bu devreden kısa bir süre sonra Eski Ahit kitapların ilk şerh ve tefsirleri dizileri hazırlanıp günümüze dek gelmiştir. Bunların arasında en eskileri yaklaşık olarak M.S. 100 yılında yazılan “Kanun” üzerinde “Targum of Onkelos” ve “Peygamberler” veya “Nebiler” üzerinde Jonathan ben Uzziel’in eseridir.

28. Yaklaşık olarak M.S. 141 yılında Judai’lı Rabbilerin ünlü eseri “Mishna” yazıldı ve “Talmud” denilen çok kapsamlı ve kabarık İbrani doktrinlerin derlemesine temel oluştu. Bunların iki versiyonu vardır, en önemlisi Babil’de ve diğeri Kudüs’te derlenmiştir. Esas “Mishna”ya Rabbiler “Gemara” denilen tefsirleri ilave ettiler. Bu zamandan itibaren Judai literatürü epey genişledi ve en azından 1500 yıla dek dini eserler çıkaran bir sürü İbrani Rabbin vardı. İki Talmud ilk kez Venedik’te 1520 ve 1523 yıllarından sırayla basıldılar.

29. Eski Ahit kitapları Yahudiler için asırlardır yön verici bir meşale olmuştur, ancak bilgili Rabbinler sadece bunlarla yetinmediler ve onları iki paralel literatür dizisiyle takviye ettiler. İlki Talmud’a dayalı olarak Eski Ahit’i açıklamak ve halkı eğitmek üzere Musa tarafından verilen On Üç Tartışma Kuralı’nın tefsiridir, diğeri ise gizli doktrin ve ezoterik anlamlarını açıklamaya yönelik uzun, daha karmaşık ve derin bir metindir. Oluşum Kitabı, Sepher Yetzirah ve İhtişam Kitabı, Zohar, eski Rabbinlerin ehil olduklarından övündükleri ve hatta Tanrının Musa’ya rahiplerin halka ifşa edilen yazılı kanundan ayrı olarak, ifa etmeleri için verdiği “Gizli Bilgi” olduğunu dahi iddia ettikleri sözlü geleneğin özü, cevheri temsil etmektedir.

30. Kabalanın başlıca ilkelerinden biri de, ruhsal bilgeliğin On Sayı ve Yirmi İki Harften oluşan Otuz İki Yoldan elde edildiği kavramıdır. Bu On Sayı, İlahi Tecelli, Sephiroth’u,Yüksek Ana, Binah’ın Büyük Denizi, Kristal Denizin Kutsal Sesler Korosunu simgeler. Üç esas Element, Yedi Gezegen ve güneşin yıllık seyrinde beşeri yaşama yön veren semanın On İki Zodyak etkisi ile Evrenin, Doğanın Yirmi İki okült gücü simgeler. “Sepher Yetzirah” tercümemin sonunda Otuz İki Yolun adları ve açıklamalarını vermiştin.

31. Kabala ve Ortodoks Yahudilik arasındaki bağın göstergesi, Rabbinlerin Eski Ahit kitaplarını ruhsal yaşamın kültürü için Yirmi İki (harfler) diziye sınıflandırdıklarını görüyoruz. Bu sınıflandırma Eski Ahit’in otuz dokuz kitabından on iki ikincil peygamberin kitaplarını bir diziye; Rut’u Hakimler’e; ve Ezra’yı Nehemya’ya ilave ederek, ve ikişer kitaptan oluşan Samuel, Krallar ve Tarihler kitaplarını birer kitap sayarak elde ettiler. Otuz dokuz kitap Ezra’nın zamanında saptanmıştı.

32. Kabalayı açıklayan kitaplara dönersek, onların atfedilen kökenlerinin doğruluğu, otantikliği ne olursa da, kadim eserler Sepher Yetzirah ve Zohar’ın mesafeli görüşlü bir kozmolojiyi ima eden, açık ve berrak bir ruhsal felsefe içerdikleri reddedilemez ve teolojik bir doktrin külliyatını kuran özel bir adın onuruna layık görülmeli – Kabala.

33. Umumi İbrani dininin esas dayanağı ve temeli her zaman Yahveh’in (Jehova) seçilmiş halkına ifşa ettiği Kanunları beyan eden Pentateuch, Musa’a atfedilen beş kitap olmuştur. Bu kitaplarla başlayan Eski Ahit, tarihi kitaplar, peygamberlerin şiirsel öğretilerini içeren kitaplar takip etmiştir, ancak birçok bölümler maddi ve dünyevi özellikler hakimdir ve Büyük Din kitaplarında beklenen ruhsal tertip yoksunluğu gözükmekte, hatta bazen günümüzün ahlaki değerlerle çakışmaktadırlar.

34. 3000 yıl önceki bir küçük ulusa hayati önem taşıyan Musevi Kanunları hijyen hususlarını düzenlemeye yönelik çok sayıda ayrıntılı kurallar getirmiştir, ancak hatalı kullara karşı çok kıyıcı cezalar ve acımasız muamelelerde bulunmaktadır. Oysa, bunlar modern görüşe göre milyonlarca dünyalarıyla Evreni Yaratan bir Tanrıdan tecelli edilecek şeylere pek uymuyor. Ayrıca, ölüm sonrası bir beşeri yaşamdan neredeyse hiç söz edilmemesi, İsa’dan gelecek yeni ifşaları gerekli kılan bir maddecilik göstermektedir. Oysa, muhafazakar İngilizler bu sözleri kuşkuyla bakıyorlar, ancak onlardan Eski Ahit’te ölüm sonrası yaşam veya ruhun ıslahı için bir dizi yaşamdan geçmesi ve ruhun ölümsüzlüğü açıklayan bir metini göstermeleri istenildiğinde onları bulamazlar ve papazların: “Eğer açıkça konmamışsa da ima edilmektedirler” demeleri ile yetinmektedir. Ancak gerçekten öyle mi? Eğer öyleyse nasıl oluyor da modern bir yazar şunu söyleyebilmiştir: “Eski Ahit’e refah iyi işlerin ödülüydü, oysa Yeni Ahit’e ödül geçimsizliktir”? Bu sadece gelecek yaşam olmadığında veya Eski Ahit’te düşünülen ödül ve cezalandırma yoksa mümkün olabilirdi.

35. Ancak bu gözlem doğrudur ve Eski Ahit’te insanın hayvan kadar ölümlü olduğunu öğretmektedir, örneğin (Vaiz/Ecclesiastes, iii. 19): “Çünkü adem oğullarının başına gelen, hayvanların başına gelir; ve başlarına gelen şey birdir; bu nasıl ölüyorsa, öteki de öyle ölüyor; hepsinin bir soluğu var; ve adamın hayvana üstünlüğü yoktur; çünkü hepsi boş. Hepsi bir yere gidiyorlar; hepsi topraktandır, ve hepsi yine toprağa dönüyorlar… Ve gördüm ki, adamın kendi işlerinde sevinçli olmasından daha iyi bir şey yoktur; çünkü onun payı budur; çünkü kendisinden sonra olacak şeyi görmek için onu kim geri getirecek?” Kendi Ego, Ruh veya Yüksek benliğinden başka kim olabilir.

36. Ancak belki de bu kitap adı şanı belirsiz bir Yahudi veya yarı Keldani veya Babil’linin kaleminden çıkmıştır. Bu hiç de öyle değil, zira bütün Yahudi alimler bu kitabı Yahudilerin en görkemli döneminin kralları Süleyman’a atfediyorlar. Eğer ruhun ölümsüzlüğü Halkın anlayışına açık olan Yahudiliğin özünde varsa, o zaman Süleyman bunu o denli kaba bir şekilde inkar etmezdi.

37. Yine de, Tekvin’de Yaratılışın öyküsüne baktığımızda aynı hikayeyi görürüz. Hayvanlar topraktan yapılmıştır, insanlar topraktan yapılmıştır, Havva Adem’den yapılmıştı ve her birinin sureti içine hayat nefesi “Nephesh Chiah” (Nefes Hiyah), can üflendi. Ancak, Adem’in bir süre içinde barınacak, deneyim kazanacak, ıslah olacak, sonradan farklı bir gelişim evresine geçecek ve nihai olarak İlahi kaynağa dönecek Yüce Zeka’dan bir Işın aldığına dair herhangi bir ima yoktur. Ancak, onlar her kimse, bu eserlerin yazarları, insanın daha yüksek bir tarafı, Ruh Varlığı olduğu konusunda herhangi bir kavramdan yoksun olmaları herhalde olası değildir. Eleştirel görüşe göre belirli bir dönemde dini felsefe Eski Ahit’ten çıkarılmış ve imtiyazlı bir sınıfa ayrılmıştı. Bu durumda halka kabulü için sadece katı ve kesin kanun ve gelenekleri içeren dış katmanı kalmıştı. Dini kitap olarak Eski Ahit’te yoksun olan ruhsal felsefe Kabala’nın esas özü olabilir; zira bu Kabalistik dogmalar İbrani’dir, ruhsal ve görkemli bir yüceliğe sahiptir. Eski Ahit onların ışığında okunduğunda bir ulusun kabulüne layık bir eser olmaktadır. Burada Kabalanın öz esasları ve kadim alt-temelinden söz ediyorum. Kabul ediyorum ki bir çok mevcut eserde bu asli hakikatler asırlarca derleyiciler, düşsel ve çoğu zaman kaba ilaveler ve şarklı imajlar tarafından örtülmüştür. Ancak bütün bunların ardından saklı bir İlahi Gücün kilit ilkeleri, onun tezahür eden Tecellileri, insan yaşamı diriltmesi, ruhların öte yaşamları, dünyevi yaşamın faniliği burada tam anlamıyla açıklanan temel doktrinlerdir ve bu Yahudilerin Kabalası ve sözde doğunun ezoterik Budizm ve Hinduizm öğretileri arsındaki temas noktalarıdır.

38. Olası olarak Protestan kilisesinin koptuğu Katolik kilisesi ilk başında Kitabi Mukaddes’in kasıtlı dışrek, zahiri mahiyetinin sırrına ve çoğu kez aslında alegorik içerikli tarihi olaylar kapsayan Yahudi kitapların gerçek manalarına varmanın anahtarı olarak Ezoterik Kabalayı anlamanın ruhban sınıfı ait yöntemine vakıftı. Eğer bunu kabul edersek, asırlardır Katolik kilisesi neden ruhban sınıfının haricindekilerin Eski Ahit’i irdelemelerine karşı caydırıcı tavır aldıklarını açıklar. Ayrıca bu Protestanların hırçın rahip sınıfının Reformasyonu ile birlikte ruhban sınıfı haricindekilerin Eski Ahit kitaplarını okumalarını teşvik etmekle hatta işlediklerini ima eder.

39. Musevi ve diğer Eski Ahit kitapları sürekli bir şekilde zalim ve kıyıcı sistemleri desteklemek için kullanılmıştır. Bunun dikkat çekici bir örneği, yüz yıl önce kadar yakın bir zamanda cereyan etmiştir ve Protestan ülkelerin rahipleri oybirliğiyle Yahudilere zorunlu olan Yahweh kanunlarına dayanarak köle ticaretinin devam etmesini desteklediler.

40. O zamanlarda çoğu kez serbest düşünürler ezilen ve zülüm gören ırkları kollamaktaydı ve asırlardır en bilgeli insanlar, en büyük bilim adamları İbrani yazıtlardaki talimatlar, iddialar ve öykülere atfedilen yanılmazlığı karşı verdikleri mücadelelerde hep başarıdan başarıya koşmuşlardır.

41. Eski Ahit bir bakıma binlerce Hıristiyan’ı bir arada tutmaktadır, zira İsa doktrinini Yahudi halkının doktrinleri üzerine inşa etmiştir, ancak günümüzde türeyen sonsuz Hıristiyan mezhep ve fırkaların hemen hemen hepsi Kitabi Mukaddes’e kendi kişisel yorumlarını katma hakkını iddia ederek ortaya çıkmıştır, oysa bu kitabın tefsir anahtarları kayıp veya en azından eksiktir ve onların yardımı olmadan kritik hatalar olacağı kaçınılmaz olduğu bilinse, her kafasına esen onu yorumlamaya kalkışamaz.

42. Kitabi Mukaddes’in farklı yorumlarının muazzam birikintisi abes, fuzuli ve beyhude olmasına rağmen, önem arz etmektedir, çünkü yüzlerce mezhep ve fırkanın takipçileri kendilerine sadece kişisel yorum hakkını değil, aynı zamanda kendi dışında olanları kınama hakkına da el koymuşlardır — sanki Kitabi Mukaddes için iddia ettikleri yanılmazlık kendi kişisel propaganda veya kilise servisleri üzerine yansıması elzemdir. Dini hoşgörüsüzlük her kasabayı lanetlemiştir ve başkalarından kendilerini farklı sayarak kendi dar çevrelerinin dışındakileri eleştirmek, hatta zulmetmek veya cehenneme havale etmek hemen hemen hepsinde yaygındır.

43. Mistikler, Okültistler ve Teosofistler bütün dinlerin ortak temel ve kökenini göstererek mevcut müşterek aydınlanma olasılığını açıklamakla gerçekten büyük ve iyi bir hizmet sunuyorlar. Hoşgörü ve müşterek takdirle çok iyilik doğabilir, ancak dincilerin ayrışmacı mücadeleleriyle bütün inançlar zarar görür ve din, hoşgörüsüzlük, çekişme ve kibirlik anlamına gelen farklı isim olur. Hırslı bir fırkacının göstergesi ve işi artık, İsa’nın “Yargılamayın ki, siz de yargılanmayın” sözüne tam ters düşerek, başkalarının eforlarını kınamaya her an hazır olmasıdır.

44. Yahudilerin bir tarikatı, Saddusilikten gelişen bir kol Caraites tarih boyunca Kabalayı reddetmişlerdir ve ülkemizin [İngiltere] günümüzdeki İbrani hahamları pratik Kabalayı izlememektedirler ve Dogmatik Kabalanın doktrinlerini kabul etmemektedirler. Diğer yandan, bir çok ünlü Hıristiyan yazar Dogmatik Kabalaya karşı çok sempati ifade etmiştir.

45. M.S. 420 yılında ölen St. Jerome “Marcella’ya metup”ta On Sephiroth’a atfedilen bütün Kabalistik İlahi isimleri vermektedir. Diğerleri arasında Raymond Lully, 1315; Dördüncü Papa Sixtus, 1484; Pic de Mirandola, 1494; Johannes Reuchlin, 1522; H. Cornelius Agrippa, 1535; Jerome Cardan, 1576; Gulielmus Postellus, 1581; John Pistorius, 1608; Jacob Behmen, 1624; ünlü İngiliz Gül Haç mensubu Robert Fludd, 1637; Henry More, 1687; ünlü Jesuit Athanasius Kircher, 1680; ve Knorr von Rosenroth, 1689, vardı. Bunlara ayrıca Eliphaz Lévi ve Edouard Schuré, ikisi de Okült Bilimler üzerinde modern Fransız yazarlarıdır, ayrıca İngiliz yazarlar Dr. Anna Kingsford ve Edward Maitland ilave edilmelidir. Ünlü Alman filozof Spinoza, 1677, Kabala öğretilerine çok önem vermiştir.

Pratik Kabala
46. Dogmatik Kabaladan önce Pratik Kabalayı ele alalım. Teorik Kabaladan önce gelişi, belki de ilk başta Pentateuch’un her cümle, kelime ve harfinin İlahi İlhamdan kaynaklandığı ve en ufak zerresinin ihmal edilmemesi gerektiği kurama dayan bir inceleme içermesinden kaynaklıyordur. Rabbinler her kelime ve hafi saydılar ve sayıları harfleriyle temsil edildikleri için, bütün Tanrı isim ve sıfatların, ayrıca ilahi emirleri içeren bütün sözleri sayısal değerlerini hesapladılar.

47. İbrani harfleri ve sayılar şöyledir :

Aleph

A

1

Beth

B, V

2

Gimel

G, Gh

3

Daleth

D, Dh

4

Heh

H

5

Vau

O, U, V

6

Zayin

Z

7

Cheth

Ch [H, Ç]

8

Teth

T

9

Yod

I, Y

10

Kaph

K, Kh

20

Lamed

L

30

Mem

M

40

Nun

N

50

Samekh

S

60

Ayin

Aa, Ngh

70

Pe

P

80

Tzaddi

Tz

90

Qoph

Q [K]

100

Resh

R

200

Shin

Sh [Ş]

300

Tau

T, Th

400
48. Ayrıca birkaç son harfi vardır, son K, 500; son M, 600; son N, 700; son P, 800; ve son Tz, 900. İlahi İsim Jah, JH’ın sayısal değeri 15′dir ve 15 her zaman genel kullanımda 9 ve 6, ThV, Teth ve Vau. ile temsil edilir.

49. Kabalistik Rabbinler Eski Ahit’in kanun kitapları “Torah”ın sözlerini yaşamda uygun davranış bilgisine bir kılavuz ve Sinagog ve evde uygun okunacak metinler olarak tanımlardı. Ancak her söz, öykü, kanun ve olayın ayrıca daha derin mistik bir anlam taşıdığını ve bunların Gematria, Notorikon ve Temuria kurallarına göre hesaplama, çevirme, devşirme ile bulunabileceğini iddia etmişlerdi. Bu uygulamadan ilki Grekçe, ikincisi Latince ve Üçüncüsü İbranice kelimedir ve MUR kökünden TMURH, devşirme anlamına gelir.

50. On yedinci asrın en önemli Rabbini, Menasseh ben Israel, Musa kitaplarını insan bedenine, Mishna adındaki tefsirleri ruha, Kabala ruhun özüne benzetmiştir: “cahil insanlar ilk olanı irdeleyebilirler, bilgili olanlar ikinciye, ancak en bilgeli olanlar tefekkürlerini üçüncüye yöneltirler.”Kabalistleri, kutsal yazıtlarda yaygın sırlara erişim sağlayabilecek on üç kuralla sahip ilahi teologlar olarak tanımlamıştır.

51. Birçok Kabalist doktrin ve metotlarının ilkel insanlara Cennetten Melekler tarafından indirildiğini iddia ederler ve Pentateuch’in ilk Dört Kitabın anlatılan tarihleri ve ifşa edilen kanunların dışında özgün doktrinlerini de içerdiğini inanırlardı.

52. Zohar şöyle der: “Eğer Torah’ın bu kitapları sadece Esau, Hagar, Laban ve Balgaam hakkında öyküler ve söyledikleri sözleri içeriyorsa, neden onlara “Mükemmel Kanun, Hakikat Kanunu, Tanrının Hakiki Şahidi” denilir — gizli bir anlamı olmalıdır. “Kanunun (Torah) sadece basit deyişler ve masallar içerdiğini söyleyen insana yazıklar olsun. Eğer bu doğru olsaydı, zamanımızda bile daha saygın bir doktrin kitabı derlerdik. Oysa olay farklı, her kelimenin ilahi bir manası vardır ve semavi bir sırdır. Kanun bir meleğe andırır, burada bilinmesi ve anlaşılması için ruhsal bir melek bir kılıfa bürünmelidir, aynı şekilde, Kanun insanların kabul etmeleri için bir beden olarak kelimelerden oluşmuş bir kılıf giymiştir, ancak bilgeli olanlar kılıfın, kıyafetin içine bakarlar.”

53. Belirli dönemlerde hem basit Yahudi ve hatta Hıristiyan Pederler/Öncüler de kutsal yazıtların hem harfi, hem de mistik anlamları olmaları konusunda benzeri bir beyanda bulunmuştur. Talmud’un “Sanherin” kitabında Israel Kralı Manasseh, Musa’nın cariye Timnah ile adam otlarıyla Raşel hikayelerinden daha değerli anlatabileceği bir şey olup olmadığını sorduğunda, Musa bu hikayelerin içinde saklı anlamlar olduğunu açıkladı.

54. Hıristiyan Öncü Origen (M.S. 253), “Homilies”inde herkesin dünyanın altı günde yaratılması, bitkilerin Tanrı tarafından ekilmesi gibi hikayeleri arkasında daha derin manalar saklı mecazi anlamda görmeleri gerektiğini yazmıştır. Origen manalara üçlü bir anlam kabul etmişi – bedensel, psişik ve ruhsal, veya kutsal metinlerin bedeni, ruhu ve özü.

55. 1340 yılında ölen Nicholas de Lyra, dört yorum yordamı kabul etti: harfi, alegorik, ahlaki ve batıni veya mistik.

56. Bu görüş Zohar’daki temayı yakın bir şekilde izlemektedir. Zohar ii. 99′de Kutsal Kanun sevgilisine kendini açan aşık bir kadına benzetilir. İlk kez bunu işaretlerle (ramaz), sonra fısıltılarla (derush), sonra yüzü peçeli konuşmayla (hagadah) ve sonunda yüzünü açarak aşkını beyan eder, bu da sod’dur, gizlilikte iletişim, sır.

57. Merhum Dr. Anna Kingsford ve Edward Maitland, sürekli olarak İbrani metinlerin arkasında gizli anlamların saklı olduğunu ısrar eden dikkate değer Kabalistlerdi. Merhum H.P. Blavatsky kadim dinlerdeki gerçek kadim kutsal metinlerinin yedi düşünce düzeyinde açıklamaya tabi olduklarını söylerdi.

58. Kabalistler normal ve sonlu biçimi ile her İbrani harfte derin anlamlar bulmuşlardır. Ayrıca büyük harf, yanlış yerleşmiş harfler ve olması gerektiğinden farklı imlalı kelimelerde sırlar bulmuşlardır. Değişik zamanlarda Tanrıyı Aleph, A; veya Yod, I, veya Shin, Sh, Nokta, daire içinde Nokta, hatta üçgen ve on yod’da oluşmuş bir Dekad ile temsil ettiler.

59. GEMATRIA, belirli bir sayısal değeri olan bir kelimenin, aynı sayısal değeri taşıyan başka bir kelimelerle ilintili olduğunu kabul eden bir yorumlama metodudur. Böylece belirli sayılar birkaç fikri temsil etmektedir ve bunlar birbirini yorumlayabilir olduğu düşünülmektedir. Örneğin, “Mesih”, Messiah, MShICh olarak yazılır ve sayısal değeri 358′dir ve IBA ShILH, Shiloh gelecektir ile aynı sayısal değerle taşır, dolayısıyla Tekvin 49 V, 10, Mesih konusunda bir kehanet olarak kabul edilirdi. Ayrıca NChSh, Nachash, “Musa’nın Yılanının” değeri de 358. Shin (Şin), Sh harfinin değeri 300 olduğu için bir kutsal amblemi haline gelmiştir, zira RUCh ALHIM, Ruach Elohim, “Yaşayan tanrının Ruhu” aynı sayısal değerdedir.

60. NOTORIKON, veya kısaltma iki şekildedir, birinde bir veya birkaç kelimenin ilk ve son harflerinden bir kelime oluşturulur; ikincisinde tek bir kelimenin harfleri alınır, harflere ek harfler eklenir ve bundan bir cümle üretilir. Örneğin, Tesniye 30 V. 12: “Musa sorar, kim bizim için Cennette çıkar?” MI IOLH LNV HShMILH, bu cümledeki kelimelerin ilk harfleri sünnet anlamına gelen MILH, mylahkelimesini oluşturur ve son harfleri IHVH, Yahweh, kelimesini oluşturur: dolayısıyla sünnet Tanrının gösterdiği cennet giden yolun bir özelliği olduğu önerildi.

61. Amen, AMN’in baş harfleri “Adonai melekh namen”, “Efendi ve itatkar Kral” oluşturur. Rabbinlerin tılsımlarında kullanılan ünlü güç kelimesi AGLA,”Ateh gibur leolam Adonai,” “Ebedi Güçlü Efendi” (veya Tu potens in saeculum Dominine) baş harflerinden oluşmuştur.

62. TEMURA daha da karmaşık bir yöntemdir ve çok sayıda ilginç divinasyon (kehanet) yöntemine yol açmıştır. Bir kelimenin harfleri belirli kural ve sınırlar içerisinde devşirir, veya çoğu kez bir diyagramla gösterilen belirli bir şemaya göre bir kelimenin harfleri başka harflerle değiştirilir. Örneğin, yaygın bir form alfabenin yarısını ters sırada diğer yarısı üzerine yazmaktı. Böylece ilk harf A, son harf T ile yer değişir, B harfi Shin (Ş) harfi ile yer değişir vs. Bu uygulama ile Yeremiah 25 v. 26′da Sheshak kelimesi aslında Babil anlanımına geldiği söylenir. Bu permütasyon ATBSh, atbaş olarak bilinir. Bu ilkeye bağlı olarak diğer başka yirmi bir olası biçim görüyoruz, sırasıyla Albat, Abgat, Agdat: tam diziye “Tziruph bileşimleri” denilir. Diğer biçimler: rasyonel, sağ, ters ve düzensizdir ve her yönü 22 hücreden oluşmuş, 484 hücreli bir dik dörtgen meydana getirirler. Sonradan hücrelerin içine aşağı ve yukarı serisine göre harfler dizilir ve yandan veya çapraz olarak vs. okunur. Bu türe Mark Masonların “Dokuz Hücre Kabalası” denilir.

63. Sayısal sanatların diğer bir uyarlaması Kısaltma ve Uzatma biçimlerinde gözükmektedir. Böylece Jahweh, IHVH 26, uzatılarak VD-HA-VV-HA elde edilirdi, ve 10, 5, 6, 5 veya 26 yerine 20, 6, 12, 6 veya 44 elde edilirdi. Zain, Z.7′yi uzatarak 1, 2, 3, 4, 5, 6 ve 7 veya 28 elde edilirdi; veya 28 da 2 artı 8 veya 10 olurdu. Tetragrammaton, Yahweh 26 aynı zamanda 2 artı 6 veya 8 olarak görülürdü: dolayısıyla El Shaddai, Kudretli Tanrı, AL ShDI, 1, 30, 300, 4, 10, veya 345′e elişti, ama ayrıca 12 ve 3′e, bir üçlem. İlginç bir hesaplamam yorumunda yola çıkarak Tevrat’a söz edilen Abram adının Abraham’a [İbrahim] değiştirilmesini ele almaktadır, ilk başta Abram ABRM ve Sarai ShRI, ABRHM ve ShRH oldu: onların yaşları 100 ve 90′dır ve kısırdılar: şimdi H, Heh, bereketli bir harf sayılıyordu, ve dolayısıyla H harfi ABRAM’e ilave edilmişti, Sarai’daki ve Yod I, H’a çevrilmişti.

64. En eski “Sepher Yetzirah”ta gezegenlere atfedilen bir dizi harf bulunmaktadır. Bu kaynaktan parşömene yazılan, pirinç veya taşlara kazılanbir tılsım hazırlama yöntemi geliştirildi ve her gezegenin bir harf ve sayısı olduğu için, her gezegen için bir belirli sayıda hücreleri olan kareler, vefkler hazırlandı. Dolayısıyla, Jüpiter’in sayısı 4, ve harfi Daleth idi ve Jüpiterin vefki içinde 16 küçük kare, hücre içeriyordu. Her birine 1′den 16′ya bir sayı yerleştiriliyordu, böylece her satır toplandığında 34 sayısını veriyordu ve sayıların toplamı 136 idi.

65. Hazırlanan her tılsım onu kutsamak için en azından bir Tanrı İsmi içeriyordu. Dikkate değer İsimler arasında IH, Jah; ALH, Eloah; then IHVH; ve sonra önemli 42 harfli İsim, ki aslında Aheie asher aheie (Ben benim) Jah, Jehuiah, Al, Elohim, Jehovah, Tzabaoth, Al Chai ve Adonai.

66. Shemhamphorash, ve Ayrıştırılmış İsim, önemli bir Güç Kelimesiydi; Üç çarpı 72 harften oluşarak Çıkış XIV’nin 19., 20. ve 21. mısranın kelimelerinin harfleri alınarak 19. mısranınkiler doğru sırdan, 20. ters ve 21. doğru sıradan yukarıdan aşağı yazılmışlardı. Böylece 72 harften oluşan üç sıra ortaya çıkmıştı ve bu sıralar yandan okunduğunda her biri üç harften oluşmuş 72 kelime ortaya çıkmıştı. Bunarlın arkalarına Al veya IH koyarak dünyadan cennete çıkan Yakub’un merdiveninin 72 melek adları oluştuğu farz edilirdi. Sonradan bu adlar madalya veya parşömen ruloların ön ve arka yüzlerine yerleştirilirdi ve 36 tılsım ortaya çıkardı.

67. Bazı Kabalistlere göre, Kral Davut ve Kral Sülyeman Kabalistik Majikal Sanatlar ile harikalar yapabiliyorlardı. Pentagram Sülyeman’ın mührü ve Heksagram Davud’un kalkanı olarak bilinirdi. Pentagramın köşelerine Ruh ve Dört Element atfedilmişti ve Heksagramın köşelerine Gezegenler atfedilirdi. “Sülyeman’ın Anahtarı” olarak bilnen eser tabii ki ortaçağda yazılmıştır ve gerçek Kral Sülyeman ile ilgisi yoktur.

68.İbrani harfler ayrıca tarotun yirmi iki arkana major’u ile iliştirilmektedir. Bu kartların divinasyon (keghanet) için kullanımı oldukça yaygındır. Güney Avrupa çingeneler bu kartları fal bakmak için kullanır. Fransız yazar Court de Gebelin (1773-1782) arkana major kartlarını Kadim Mısır’ın majisinden kaynaklanan mistik semboller olarak kabul etmiştir. Okült bilimler her karta bir Sayı, bir Harf ve doğal bir nesne veya güç tahsis eder: Gezegenler, Zodyak burçları, elementler vs. Derlediğim “Arkana Major Tarot’un Sanctum Regnum” eserine başvurabilirler.

69. “Papus” takma adı altında yazan Paris’li Dr. Encausse, ayrıca Tarot konusunda bir kitap yazmıştır, ancak kartlara eşleştirmiştir, ancak bu tekabülleri Gül Haçlılar yanlış bulmaktadır.[Westcott'un kastettiği Altın Şafak Hermetik Cemiyetinin tarot tekabülleri başka bir yazıda verilecektir]

70. Bildiğim kadarıyla, Kabalanın bir majikal sanat olarak uygulanması sadece Polonya ve Rus Rabbinlere, ve ayrıca Hıristiyan oldukları halde bazılarının sürekli Kabalistik tılsımlar giyen ülkemizde birkaç okült öğrenciye sınırlıdır.

Dogmatik Kabala
71. Ginsburg’e göre: “Teorik Kabalanın büyük doktrinleri esas olarak şu sorunları çözmeye tasarlanmıştır: (a) İlahi Varlığın özelliği; (b) evren ve dünyamızın yaratılışı; (c) melek ve insanların yaratılışı; (d) dünyanın ve insanın mukadderatı ve (e) İfşa edilen Kanunun içeriği.”

72. Kabala’da şu Eski Ahit beyanları teyit edilir: Tanrının Birliği, manevi biçimi (Tesniye, bölüm iv., v. 15); edebilik, değişmezlik, mükemmellik ve iyilik; Tanrının iradesiyle dünyanın yaratılışı; evrenin hükümranlığı ve insanın Tanrının suretinde yaratılışı. Sonsuzluktan mahduda geçişi sürecini, birlikten doğan çokluğu, maddenin Ruhsal Zihinden zuhuru ve Yaratıcı ve yaratılan arasındaki ilişkiyi Tecelliler doktrini ile izah etmeye çalışır. Bu teosofik öğretide ex nihil nihilo fit, ruh ve madde tek bir varlığın zıt kutuplarıdır ve hiçlikten hiç bir şey gelmediğine göre, hiç bir şey yok olmaz.

73. Aşağıda verilen yedi Kabalistik ideal, dünya ve insanlığın menşeini irdeleyen öğrenciler için büyük önem arz eder:

(1) Tanrı, Kutsal Olan, Yüce Anlaşılmaz Olan, AIN SUPh, Grek apeiros. (Zohar iii. 283) Dünyayı doğrudan yaratmadı; ama bütün şeyler İlk Kaynak’tan her biri bir öncekinden daha az mükemmel ardı ardına fışkıran Tecelliler şeklinde meydana geldi, dolayısıyla evren “Tanrının Tezahür” eden şeklidir ve son ve kaynaktan en uzak hasılat madde veya mükemmelliğin mahrumiyetidir.
(2) Algıladığımı veya bildiğimiz her şey Sephiroth türlerinde şekillenmiştir.
(3) Beşeri ruhlar şimdiki dünyamızdan önce varolan yüksek alemde önceden vardılar
(4) Doğumdan önce insan ruhları Üst Oda veya Hazinede mekan ederler, burada her bir ruh veya egonun hangi fizksel bedene mekan edeceği karar verilir.
(5) Dünyevi yaşam veya yaşamlardan sonra her bir ruh sonunda Tanrıyla birleşmek üzere arındırılır.
(6) Tek bir dünyasal ender olarak yeterlidir, neredeyse herkes için iki dünya yaşamı gereklidir, eğer ikinci yaşam başarısızsa, üçüncü bir yaşam günahkarı saflığa çeken daha güçlü bir ruhla ilişkilendirilir. Bu reenkarnasyon, Metempsychosis, ruh göçü veya yeniden doğumun bir şeklidir.
(7) Önceden varolan bütün ruhlar doğup, enkarne olup mükemmelliğe eriştikten sonra, Şerk Melekler de yüceltilir ve bütün varlıklar Kutsal Olanın Aşk Öpücüğüyle Tanrıyla birleşir ve Tezahür olan Evren İlahi Plan (FIAT) tarafından yenileninceye dek yok olur.

74. Araştırmacı yazarlar tarafından Kabalistik fikirlerin İskenderiye felsefesi ve Gnostik inançlara benzediği ve hatta Pitagorcu, Platoncu, Hint Brahmancı ve Budist fikirlerine benzerlik arz ettikleri kaydedilmiştir.

75. Şimdi İlahiyat kavramlarına biraz irdeleyelim. Isaac Myer şöyle yazar: Tanrı dört açıdan görülebilir: Ebedi Olan veya AIN SOPh, Ain Soph; Ben Benim AHIH, Aheie; önceden, şimdiden ve sonra Ezeli Varolan IHVH, Jehovah, Yahweh; ve Adonai veya Efendi, Doğadaki Tanrı ALHIM, Elohim olarak.

76. İngilizce Eski Ahit’te IHVH “Lord” veya Efendi olarak, Elohim de “God” veya Tanrı olarak tercüme edilir. Boutelli Jah’ın Jehovah, Yahweh’in bir aykırısı olduğunu söyler.

77. Eski Ahit’teki Jehovah, Yahweh, seçilmiş halkına güç ve ihtişamını gösteren, uluslara istediğini yapması için zulmeden, uygarlığımızın Ruhsal mevkiye layık göremeyeceği insanları habercileri ve temsilcileri olarak seçen kişisel özelliklere sahip bir kavim ilahı olarak İbrani Gizli Doktrininde temsil edilmemektedir.

78. Kabala gerçekten Jehovah, Yahweh, IHVH, Kutsal Dört Harfli İsim, Tetragrammaton iie doludur, ancak bir grup İlahi Kavramların İsmi, merkezi Ruhsal bir Işıktan Tecelliler olarak vardır. Mutlak Tanrıdan Yüksek Anna Binah’ın İlahi Olanı Jehovah, Yahweh’e inen bir sıra Tecelli vardır; diğer bir dizi Tecelli Tiperethİn güneşi ile ilintili Kutsal özellikler İlahi Olanı Elohim’e iner.

79. Diğer bir görüşe göre, Yahweh Tanrısal kaynaktan zuhur eden On Sephiroth denilen Tecelli grubu: “Cennetten Sesler”dir. Birincisi Sonsuz Işık, Ain Soph Aur’ın yoğunlaşmış İhtişamı olan bu On Sephiroth, İlk Alemde Tanrısallığın Gökkuşağı olarak tanımlanır. Bu ilk Alem, insan algılayabileceğinin ötesinde en yüksek varlık düzeyidir. Aydınlığı giderek azalan ardı ardına yansımalarla, insan en yüksek ruhsal vizyonunun kavrayabileceği bu plana, bir varlık düzeyi Atziluth alemine ulaşılır. Bu plandaki On İlahi Kalite, İlahi Dörtlü, Tetrad olarak gruplaşması, Yodi Heh, Vau, Heh, Tetragrammaton, Kabalistik Jehovah, Yahweh olarak simgelenir. Bu zahiri kitaplardaki Jehovah ile aynı değildir, ama yansıması Eski Ahit’te bir ulusunun hamisi olarak biçimlenmiştir. 0 “Söylenmez İsim”dir, hiç bir zaman telaffuz edilmez, gerçek sesi kaybolmuştur. Yahudiler onun yerine Adonai, ADNI kullanırlar. O telaffuz edilmez çünkü gerçek sesli harfleri bilinmiyor. Sesli harfleri gösteren noktalar kullanılmadan önce sözlü ifadesi durmuştu. (Note onuncu asırdan önce sesli harf noktaları kullanan hiç bir İbrani eser yoktur- A.E. WAITE)

80. Kabalada bir zamanlarda bir kaos devresinin varolduğu düşünülmüştür. Bu tezahüratın olmadığı bir dinlenme dönemiydi ve burada negatif hükmeder. Hindulara buna Pralaya derler. Tecelliler ile pasiflikten hareket doğdu ve Tezahür eden Tanrı ortay çıktı. Negatif dinlenme Ain’den Ain Soph, Sınırsız, Sonsuz, Bilinemeyen Ezeli ve Ebedi Baki, yine de Tecelli ile tezahürata yoğunlaşarak “Sınırsız Işık”, Ain Soph Aur ortaya çıktı ve bir noktaya yoğunlaşarak Kether, Tezahüratın Tacı ortaya çıktı. Bundan sonra en Yüksek Alemde Kutsal Sesler, Sephiroth tecelli etti. Bunlar ilahi bir kavrama yoğunlaştılar, insanın kavramaya çalıştığı bir ruhsal varoluş evresi ve tanımlamakla, sınırlandırmakla, açıklamakla tapması için İlahi bir kişilik yaratır… Tanrısı, Yahudiler ona isim verdiler — Yahweh.

81. Kademe kademe gelişmeyle her biri asli kaynaktan daha uzak güçler ortaya çıkar, bunlara da Başmelek, Melek, Gezegen Ruhları, ve insanın koruyucuları adları verilmiştir, Tanrıdan daha da uzak, insan Ruhları buluruz, bunlar Desteksiz İlahi Işıktan fışkıran Işık Kıvılcımlarıdır ve uzun bir değişim ve deneyim sürecinden geçmek üzere Ego varlığı olarak biçimlenerek evrenin çarkından dönerek geçmektedirler. Onlar varoluşun bütün evrelerine, ilahi pınardan ayrılığa katlanırlar ve sonunda büyük hacca çıktıları kaynakları Tanrı ile, Babaları ile yineden özleşirler. İlahi Olan nasıl düzenli nefes alış ve veriş, Tezahürat ve Dinlenme dönemleri geçirirse, onlar da düzenli bir evrim ve gerileme dizisini takip ederler.

82. İlahi dinlenme veya Kaos konusunda insan aklı hiç bir kavram algılayamaz ve sadece ruhsal yönünden gelişmiş insan Tezahüratın yüksek ve yüce evrelerini konusunda ufak bir fikir oluşturabilir. Dünyevi insan için bu tür fikirler sadece düştür ve onları kavrayıp ifade etmeye yönelik herhangi bir çaba sadece akli dengeyi şüpheye götürür. Metafizikçi için bu temalar yoğun bir ilgi alanı arz eder. Teosofist için yabancı bir kaynaktan zamanı geçmiş bir çağın ruhsal geleneklerini gösterirler ve bu ruhsal kavramlarının zaman zaman bulunduğumuz varoluş evreden farklı evrelerde Büyük bir Zihin tarafından tedarik edildiklerini akla getirir. Belki de onlar uzun bir zaman önce bizden daha ruhsal ve daha yüksek varoluş düzeylerinin Kutsal varlıklarına iletişim kurmaya daha açık ırkların yok olan inanç ve bilgeliklerin arta kalan parçalarıdır. Ruhsal bilgelik sadece daha yüksek seyyal kürlere erişebilen dünyevi varlıklara veya insanlara açıktır. Yukarılarda olan bir Ruhsal Varlık, kendimizi daha yüksek varlık düzeylerine yönelmeğe ve yükselmeye uygun bir biçimde arındırmadıkça bize yardım edemezler.

83. Yeni başlayan Kabala öğrencisi için en büyük güçlük, sözde maddenin gerçeklik, özdekçi ve materyalist izlenimlerini hükmedebilmektir. Kabala öğretir ki, maddeyi Ruhtan ayrı bir nesne olarak kabul etme düşüncemizi tamamen yok etmemiz gerekir. Maddenin Ruhtan ayrı olarak varolduğu ve onun Ruhun, Ruhların Tanrısı yarattığı düşüncesi herhangi bir gelişmenin söz konusu olması için reddedilmesi gerekir. Eğer madde varsa, o bir şeydir ve bir nesneden gelmesi gerekir, ama Ruh bir nesne değildir ve yaratıcı Ruh, en yüksek Ruhsal kavram en düşük nesne olan maddeyi hiçten yapması söz konusu olamaz, dolayısıyla yapılmamıştır ve madde yoktur. Her şey Ruh ve zuhurattır. Ex nihilo nihil fit. Varolan herşey sadece Ruhtan, İlahi Özden gelebilir. Varlığın varolmayandan türemesi mümkün değildir. Maddenin kendisini yaratması mümkün değildir. Madde Ruhtan zuhur edemez. İki söz tamamen farklı kavramlardır. Dolayısıyla madde varolamaz ve madde dediğimiz şey sadece fiziksel duyularımızın bir yönü, kavramı, illüzyonu ve hareket tarzıdır.

84. Kabala dışında, aynı gerçek birkaç müstesna Hıristiyan ve Filozof tarafından tanınmıştır. “İdeal Teori” 140 yıl önce İrlanda’nın Cloyne Piskoposu Berkeley tarafından ortaya atılmıştı ve Kabalistlerin her şeyin İlahi bir kaynaktan zuhur eden Tecelliler olduğu ve maddenin bunun sadece bir yönü olduğu fikriyle neredeyse farksızdır. Diğer filozoflar aynı teoriyi Nominalizm ve Realizm arasındaki tartışmada dile getirmişlerdir. Her hangi bir şey sıfatı dışında aslında var mıdır? Herhangi bir şeyin sıfatı altında varlık temeli var mıdır? Böyle bir bazı önerme gereği var mıdır? Kabalaya göre her şey Ruhtur ve bu varlık düzeyimizde sonsuz, yaratılmamış, zihinsel ve duyarlıdır, yaşam ve hareket içerir. Ardı ardına aktif ve pasif dalgalarla, desteksiz olarak vardır. Bu Ruh gerçek Tanrısalıktır, veya Sonsuz Varlık, “Ain Soph”, bütün nedenlerin nedeni ve bütün etkilerin nedenidir. Her şey “O”ndan Tecelli eder, “O”nun içindedir. Evren milyonlarca değişik biçimlerde tezahür eden İlahinin ezeli zuhurudur. Bir etkinin nedeninden farklı olduğu gibi, Evren yine Tanrıdan farklıdır, ancak ondan ayrı değildir, o geçici bir etki değildir, Nedenin içinde bakidir. O insan içinde tezahür eden Tanrıdır. Madde sadece bizim kavramımızdır, o Ruhun en düşük tezahüratını temsil eder veya Ruh maddenin en yüksek tezahüratıdır. Ruhu yegane cevherdir. Kabalist der ki: “Madde sadece tecellinin tortusudur, ancak varlığı yokluktan sadece biraz daha yüksektir.” Hint filozof maddeye Maya, illüzyon der.

85. Daha önce belirtildiği gibi Kabala’da Yüce Varlık birden fazla yön göstermektedir. Bir dönemde Anlaşılmaz Ebedi Kudret ardı ardına zuhur eden Tecellilerle beşeri algılamaya daha yakın varoluşa inmiştir ve nitelliklerini Bilgelik, Güzellik, Kudret, Merhamet ve Hükümranlık kavramlarına büründürdü. Bu nitelikleri ilk olarak bütün ruhlar, melekler ve insanların ötesinde yüksek evrensellik düzeyi, ilk alem, Atziluth aleminde gösterdi. Sonra aynı yüce özlerin yansımasını yine insanların algılaması ötesinde Saf Ruhlar varlık düzeyi, ikinci alem, Briah aleminde gösterdi. Yansıma yeniden tekrarlanır ve yüce vasıflar grubu ile İlahi Öz, Meleksel Güçler, Üçüncü veya Yetzirah Aleminde gösterdi. Son olarak da Kutsal On Sephiroth’un İlahi soyutlamaları son bir tecelli ile daha da sınırlandırılır, yoğunlaşır ve insan zihni tarafından idrak edilir kılınır. Çünkü insan Dördüncü Alem Assiah’ta Onuncu Sephira Malkuth veya maddi cisimler veya Kabuklar Alemi Krallığın gölgesinde yaşar. Bunları düşünürse, İnsanın İlahi Olan konusunda ne denli zayıf bir fikri olabileceği hiç de tevekkül değildir.

86. Diğer zamanlarda metafizik soyutlamaların bir kenara bırakıldığını görürüz ve Tanrı tasviri için şark hayalinin getirdiği bütün imajlar serilmektedir. Bu betimler her ne kadar yüceltilmiş bir insanlık etrafında dönüyorsa da, o denli abartılıdır ki, Semavi Adam ilahi söz portresinin ihtişam ve inceliliği içinde kaybolmuştur. Bu belki de ilahi antropomorfizmdir, ancak ihtişamından dolayı o kadar ince ve seyrek bir antropormorfizm ki, benzetmeyi el veren beşeri unsurlar ilahi tahayyüllerinin Semavi Adamı içinde yok olur.

87. Böyle düşsel bir tanrısal tasvir konusunda size bir örnek sunmama izin verirseniz:

“O bu bütünleyici düzen ile bilinir: O Ebedi Olanların Edebi Olanıdır; Kadim Olanların Kadimidir; Gizli Olanların Gizlisidir; sembolleri ile bilinebilir, ancak O bilinemez. Kıyafetleri beyaz, görüntüsü vâsi enginliği ile müthiş bir Yüz gibidir. Parıltılı ışınlarına yön vermek üzere ışıldayan alevli bir taht üzerinde oturmuştur. Yüzünün parlaklığı binlerce dünyaya çevrilmiştir ve parlaklığının Işığı ile adil olanlara öte yaşamlarında mükafat ve mutluluk alemleri verir. Kafatası içinde sürekli binlerce kez binlerce dünya desteklenip Ondan varlıklarını sürdürmektedir. Başında bir Çiy damıtılır ve dünyalara akan bu Çiyden ölüler diriltilip öte yaşamlara ve alemlere kaldırılırlar.”

88. Kabalanın Tanrısı “Sonsuz Varoluş”tur. O sadece “Yaşayanların bütünü” veya “Vasıflarının bütünü” olarak tanımlanamaz. Ancak bütün yaşayanları Ondan olduğunu ve bütün vasıflarının evrensel olduğunu kabul etmeden, o insan tarafından bilinemez. O özünün tecellilerinin zuhurundan önce de vardı, O varolanların hepsinden önce, fizik planımızdaki bütün yaşamlardan önce, hatta onun bir üst planının, ve onun da üstü veya Saf Ruhlar Aleminden, ve Algılanamaz Varoluş planından önce de vardı. Ancak bu durumda hayal edebileceğimiz hiç bir şeye benzemezdi ve Ain Soph’tu; ve en yüksek soyutlamada Ain, negatif varoluş veya hiçlik hali. Ancak tezahürat zuhur olmadan önce, bütün varoluş onun içindeydi, Bilinen “Günlerin Kadimleri” olan Bilinmeyenin içinde önceden vardı.

89. Ancak Kabala’da sergilenen bu düşsel ve şiirsel fantezi yönü daha fazla açıklamak yerine, Tanrının vasıflarının felsefi yönüne dönelim. Çünkü bu bütün doktrinin esasıdır.

90. O halde, Tanrı konusunda esas beşeri kavram AIN, Negatif Varoluşun Pasif halidir, aktif hali değil. Bundan sonra insan aklı AIN SUPh, Sınırsız, Ayrışmamış, Sonsuz Olan, Tanrı kavramına ve üçüncü evrede Sınırsız Işık, Evrensel Işık, AIN SUPh AUR’a geçer – “Işık Olsun” denildi ve “Işık Oldu”. Pasif Aktife, harekete geçti, Şuurlu Tanrı uyanır. Şimdi bu ışık yoğunlaşmasını algılamaya çalışalım, bu aydınlığın ışınlarının bir araya gelerek ihtişam parlaklığından bir taç oluşturduğunu idrak etmeye çalışalım. Bu KTR, Kether, Taç, İlk Sephira; Anlaşılmaz Tanrının İlk Tecellisi, baki ve tezahür olan Tanrının ilk idrak edilir vasfı. Ayrıca ona ADM OILAH, Adam Oilah, Semavi Adam ve Autik Yomin, Günlerin Kadimi denilir. İmanlı Rabbinler başını eğer ve ilahi kavramı taparlar. O Eski Ahit’te İlahi İsim AHIH, Aheieh, “Benim” ile temsil edilir. (Çıkış Bab iii, beyit 5)

91. Şuurlu Tanrı enerjisiyle ortaya çıktıktan hemen sonra, iki Tecelli daha zuhur eder ve Üçlü bir üçgen sembolü şeklinde parlar. İkinci Sephira ChKMH, Chokmah, Bilgelik [İbranice Hokmah = Arapça Hikmet], Kral’dır, ve İlahi İsmi IH, Jah’dır; Üçüncü Sephira BINH, Binah, Anlayış, Kraliçe’dir ve İlahi İsmi IHVH, Yahweh’tir (Jehovah),– Yüksek Üçlüyü oluşturur.

92. Bundan sonra da CHSD, Chesed, Merhamet olarak bilinen ve İlahi İsmi AL, El olan GDULH, Gedulah Sephirası ve sonrada aksisi ayrıca Pachad, korku denilen ve İlahi İsmi ALH, Eloaholan GBURH, Geburah Sephirası gelir ve yansıyan üçgeni ilahi İsmi AQLHIM, Elohim olan Altıncı Sephira, Güneş, TPART, Tiphareth, Güzellik Sephirası ile tamamlanır. Bu ilk üçgenin üçgenin bir yansıması olarak aşağa doğru bakar. Üçüncü üçgen de aşağı bakan ikinci bir yansıma olarak görülebilir. O Yedinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Sephiroth’tan oluşmuştur. Bunlar sırasıyla: NTzCh,Netzach, Sağlamlık veya Zafer, İlahi İsmi Jehovah Sabaothm ile; HUD, Hod veya Hud, İhtişam, İlahi İsmi Elohim Sabaoth ile; ve ISUD, Yesod, Temel, İlahi, İsmi AL ChAI, El Chaiile.

93. Son olarak, bütün bu fikirler tek bir biçimde, Onuncu Sephira MLKUT, Malkuth, Krallık, Shekinah’ta devam eder. Bu Sephira ayrıca Tzedek, Doğruluk olarak bilinir. Decad, Onlunun tamamı “Adam Kadmon,” “Arketip Adam/İnsan” ve harika OTz ChIIM, “Hayat Ağacı”dır. Kadim Adam Kadmon resimlerinde Kether, Taçı alının üzerinde görürüz; Chokmah ve Binah düşünen beynin iki yarısıdır; Gedulah ve Geburah hareket organları, sağ ve sol koldur; Tiphareth kalp ve göüğüsün hayati organlarıdır; Netzach ve Hod sağ ve sol bacaklardır; Yesod sindirim ve üreme organlarıdır ve son olarak Malkuth, insanın yeryüzü veya en alt planda temeli olarak ayaklarına benzetilir: Adam Kadmon ve Arşetip Adam veya İlk Adam resmine bakınız.

94. Bu Triadler, Üçlüler, Eril ve Dişil güçler ile Birleştirme Prensibinden oluştuğu varsayılırdı, böylece bir Denge, MTQLA, Methequela vardır.

95. Bütün bu Kabalistik Fikirleri özgün bir biçimde betimleyen Sephira diyagramları hemen hemen Kabalistik Sephiroth, Zekalar veya Tecelliler doktrini kadar eskidir ve bunlar her konuda bu fikirleri şema şeklinde açıklayan amblemlerdir. Böylece her Tanrısal kavram, Melek Toplulukların yapıları, insan özelliklerinin yapısı, gezegenler, metallik elementler, Yıldırımın Zigzag şeklinde inişi, toplamı 26 sayısı olan IHVH, Yod, Heh, Vau, Heh, Mistik Yahweh, kutsal Tetragrammaton’un yapısı gösterilebilir. I., II., III., IV., V., ve VI. numaralı resimlere bakınız [Not: Bu resimler Internette yayınlanmamıştır, ancak elimize geçer geçmez bu sayfaya iliştirilecektir.] Bu İlahi Tecelli Dekadı (Onlu), ilk başta tamamen zihinsel erişimimizin ötesinde olan İlk planda, Atziluth Aleminde zuhur olduğu düşünülmelidir. Sonra da İkinci Saf Ruh planı Briah Aleminde yansır ve aynı Dekad şekli koruyarak Üçüncü Oluşum planı Yetzirah Aleminde ve nihai olarak insan aklı tarafından idrak edilecek kadar yoğunlaşarak varlığımızı sürdürdüğümüz Dördüncü plan Assiah Aleminde ortaya çıkar. Kendi açımızdan “Hayat Ağacını” birçok türden ilahi süreç ve tezahürat şekli olarak görebiliriz. Ancak bunlar fikirlerimizi sınıflandırmak için kullandığımız sembollerdir. İlahi Tecellileri konusunda bu fikirlerin gerçek olduklarını iddia ederek onları aşağılamamız gerekir, sadece insan tarafından öyle idrak edildiklerini söyleyebiliriz.

96. Örneğin, Kabala On Sephiroth’u Üç Sütuna gruplaştırır: Merhamet Sütunu; Metanet (Sertlik) Sütunu ve aralarındaki Ilımlılık Sütunu. Bu sütunlar ayrıca Üç Ana Harf, A, M ve Sh ile iliştirilebilir. Yine de, iki yatay çizgi ile üç grup çıkarabiliriz ve bu Sephiroth’ın İnsan Doğasının üç tiplemesi, Entelektüel, Ahlaki ve Nefsi (fizik bedeni temsil eden Malkuth dışında), böylece Kabalayı Akli, Ahlaki ve Etik Felsefe ile bağ kurmuş oluruz. Yine üç çizgi ile Sephiroth’u Dört Plan/Aleme bölebiliriz. Ancak daha önce belirtiğim gibi bu alemlerin her birinde on Sephiroth’un bütünü yansımaktadır. Altı çizgi ile Sephiroth’u Yedi Gezegensel güce iliştirebilir Yedi plana gruplaştırmış oluruz, böylece Kabala ile astroloji arasında bir bağ kurmuş oluruz. (W. Gorn Old yakın tarihte “Kabalistic Astrology” adında bir eser yayınladı).

97. Briah’te her Sephira’ya özel bir başmelek ve Yetzirah’ta bir Melek topluluğu veya ordusu atfedilir. Bunlar Kabalayı Talismanik (tılsım) maji ile ilişkilendirir. Ayrıca eski Kabalistik teoloji ve simya ile bir bağ vardır. Assiah’ta her Sephira metallerden birinin alegorik amblemi olmakta. Tamamen simya ile ilgili “Asch Metzareph” adında özel bir Rabbini eser vardır. İngilizce adı “Arındıran Ateş” anlamına gelir. Bu kitabın yaptığım İngilizce tercümesini mevcuttur. A.E. Waite Kabala üzerindeki eserinde Rabbin Azariel ben Menachem’in “Sephiroth Tefsiri” kitabında her bir Sephira’ya bir renk atfettiğini yazar, ancak bunlar Zohar’da Kether’i renksiz, Tipareth’i mor ve Malkth’u safir mavisi bulduğumuz renklere uymamaktadır.

98. Bu On Sephiroth’un resimde gösterilen yirmi iki “Yol” ile bağlandıkları düşünülür. Onlar her biri hem harf, hem de sayı olan İbrani Alfabenin harfleri ile numaralandırılmaktadır. Tarot (Tarocchi) destesinin 22 Arcana Major kartları ayrıca bu Yollarla ilgilidir. 22 Yola 10 Sephiroth ilave edildiğinde Bilgeliğin insana kademe kademe indiği ve insanın 32 yoldan Bilgeliğin kaynağına adım adım geçerek tırmanabileceği ünlü “Otuz iki Tarz”ı oluşturur. Bu zihinsel Soyutlama yöntemi Hinduların misik tefekkürle öze döndükleri Yoga, İlahi ile birleşme sistemin Rabbini şeklidir.

99. Sıkça kullanılan Kabalistik sözler arasında, Taç Kether’in sıfatı olan Arikh Anpin, Makroprosopos, Büyük (Vasi) bulunmaktadır; ve ayrıca Merkezi Güneş Tipereth’in sıfatı olan Zauir Anpin, Mikroprosopos, Küçük Yüz, Hıristiyanlıktaki Tanrı Oğlu İsa, Hıristos’a fikir yakınlığı olduğu söylenebilir (Bunlardan ilki profili bir yüz, ikincisi ise tam bir yüz ile temsil edilmektedir, M. Mathers). Binah Yüksek Ana Aima’dır, Malkuth Aşağı Ana Mikroprosopos’un Gelinidir. Daath ve Bilgi, Chokmah ve Binah, Bilgelik ve Anlayışın birleşimidir. Merkabah, Ezekiel’in (bölüm i vre x) vizyonunda Tanrının Tahtlı Arabasıdır. O tekerlekler üzerindeydi ve dünyanın Dört istikameti ve insanlığın Dört türüne ilişkin olan İnsan, Aslan, Boğa ve Kartala benzeyen Kutsal Hayvan Biçimleri, Dört Cherubim tarafından taşınırdı.

100. IHVH, Jehovah [Yahveh] İsmin Dört harfi Yod, Hé, Vau, Hé, Kabalistler tarafından özel bir şekilde Sephiroth’a atfedilirler ve böylece halk tarafında telaffuz edilemez ve gerçek telaffuzu Yahudiler tarafından unutulduğu ve Hıristiyanlar tarafından hiç bir zaman bilinmediği kabul edilen İlahi ismin Tetragrammaton’un esrarengiz kavramı ortaya çıkar.

101. Kabalistlerin Kosmoloji konusundaki fikirleri kolay açıklanamaz, ancak daha önce belirtildiği gibi, Yüce Sonsuz Tanrı, “Ain Suph” dünyanın doğrudan Yaratıcısı değildi, dünya da hiçlikten yaratılmadı.

102. En yüksek Üçlü olarak “Taç, Kral ve Kraliçe” İlahi Tecelli olarak zuhur etmiştir ve güçleri Yedi Alt Sephiroth’a inerek ve genişleyerek Evreni onlu güçler bütünü ADM QDMUN Adam Quadmun, veyar Adam Kadmon, Önsel Adam ve Arketip Adam olarak kendi suretimizde yaratmıştır; ortaya çıkan dünya algıladığımız varolan Evrendir, Evrene “Tanrının Giysisi” denilir. Bu alt dünya İlahi Dünyanın suretidir, her şeyin yukarıda prototipi, aslı vardır. (Zohar ii. 20.)

103. Bazı Kabalistik metinler İlahi Kral ve İlahi Kraliçenin birleşmesinden ortaya çıkan daha eski dünyalardan söz ederler. Bu dünyalar hiçlik içinde yok oldular. Bu dünyalardan “Daha öncede İsrail’de hükmeden Edom Kralları” diye Tekvin 36, v. 31-40′de söz edilir. Bunların ardı ardına yok oldukları söylenir. Bu dünyalar sağlandılar, parçalandılar ve yok oldular.

104. İlahi Tecellileri ve Evrenin kökenini ele almış olarak, Dört Alemin ruhsal varlıklarına deyinmem gerekiyor. İlk, en saf ve en yüksek Atziluth Aleminde sadece mükemmel ve değişmez Adam Qilah veya Arketipin Önsel On Sephiroth’u bulunur.

105. İkinci Briah Aleminde, azametli yüceliği ile Kether’e ilintili olan “Metraton” başkanlığında Başmelekler yer alır. O Tanrının görünür tezahüratı Al Shaddai’nin kıyafetidir. Her ikisinin sayısı 314′dür (Zohar iii. 231a). Metraton kelimesi “Ulu Öğretmen” anlamına gelir. Bu kelime Grekçe’de Tanrının tahtı yanında veya altında anlamına gelen met thronon sözüne ilginç bir benzerliği vardır. Ancak türevi kesin olarak bilinmemektedir. O bütün semavi küreleri ve üzerindeki sakinlerinin evrimlerini hükmeden evrenin diğer Başmeleklerini hükmeder. Kabalistler göre Metraton dünyamızın Tanrısı [Rab-ül Alem] — Grek Demiourgos’tur. MacGregor Mathers’a göre diğer Başmelekler [Sephiroth sırasına göre] Ratziel, Tzaphkiel, Tzadquiel, Kamael, Michael, Haniel, Raphael, Gabriel, ve Sandalphon’dur.

106. Üçüncü Yetzirah Aleminde Meleksel varlıkların toplulukların yer alır ve her Sephira için ayrı bir topluluk sınıfı vardır. bunlar ışık kıyafetlerine bürünmüş zeki bedensiz varlıklardır ve çeşitli semavi mekanlar, gezegenler, elemental güçler, mevsimler, zaman birimleri vs. başında dururlar. Bunlar belirli yüce Başmeleklerin altında görev alırlar. Sephiroth’un Melekler Topluluğu [Sephiroth sırasına göre] Chaioth ha kodesh, Auphanim, Arelim, Chashmalim, Seraphim, Melakim, Elohim, Beni Elohim, Cherubim ve onuncusu mükemmelleşmiş erkek ve kadın insan ruhları, Ishim.

107. Dördüncü Assiah Alemi en düşük varlıklar, Şer İfritler, kabuklar Kliphoth veya Qliphoth ve sözde maddi nesneler ile doludur ve bu alem insanların, fiziksel beşeri bedenlerde hapsolmuş Egolar veya Ruhların alemidir. Bu alemin de, her biri yüksek güç ve biçimlerden kademe kademe daha uzak, kademe kademe daha karanlık ve gayri saf on derecesi vardır. İlk başta erken evrenin THU, Tohu, Şekilsizliği; sonra BHU, Bohu, Boşluğu, üçüncü olarak ChShK, Karanlığı gelir ve bunlardan bizim dünyamız gelişti ve şimdi haliyle vardır. Sonradan sakinleri bütün insan günahlarını temsil ettiğ yedi cehennem gelir. Başkanları Samael veya Satan, ölüm meleği, ve Lilith, Faşiliğin Kadını Asheth Zenunim ve bu ifrit çiftine ayrıca “Canavar” [Beast] denilir (Zohar ii. 255). Samael’in ayrıca telaffüz edilmez bir ismi vardır o da IHVH’in tersidir, çünkü “Demon est Deus inversus” [Latince: "Şeytan Tanrının tersidir"].

108. Evren sadece küçük evren, Mikrokozmos, “Arketip Adam”ın sureti Dünyevi Adem denilen insanın yaratılışı ile tamamlandı. Mddi bedeninin Assiah Aleminde demirlenmiş olmasına rağmen onda bütün Sephiroth ve Alemlerinkine benzeşen ilke, biçim ve melekeler vardır.

109. Tanrı, Melekler ve Dünya konusundan şimdi de Kabalanın İnsan, beşeri Ruh veya Ego konusunda öğrettiklerine daha yakın bakalım.

110. Daha önce Tecelli doktrinin farklı varlık plan veya düzeylerinde [alem] varolduğu düşünülebilen ardı ardına İlahi Ruhun tezahür edilen evreleri içerdiği açıklanmıştık. On Sephiroth enerjilerini Üç Ruhsal plan ve bir Objektif veya Maddi plandan meydana gelen dört planda yoğunlaşırlar. Bu On Sephiroth ve planların her biri bir öz ibraz ederler ve bu özlerin sürekli farklılaşan oranlarda toplamında insan oluştururlar. Bu kökende bilim adamların “Arketip Adam” veya “Arketip İnsan” diyebilecekleri ve kabalistlerin ADM QDMUN, Adam Kadmon, ve Greklerin protogonos dedikleri oluştu. Bu türün varlık evreleri planlarda kademe kademe aşağı inen bir gerileme sürecinde bireye her türlü yaşam deneyimi sağlar, sonradan bir yukarı tekamül, evrim tırmanışına geçerek beşeri mükemmellik sağlanır ve nihai olarak arınmış ruhun haccını tamamlamış olmasının sonucunda İlahi ile tekrar birleşme sağlanır.

111. İnsanın güncel durumunu ele almadan önce, Kabalanın insanın asli durumundaki hali konusundaki görüşlerini ele almamız gerekir.

112. İnsan Yaratılışın son Kelimesiydi, bütün biçimlerin tekrarıydı, dolayısıyla vasıflarından dolayı melekleri aşıyordu. İlk insanın eti, fiziksel kılıfı, bedeni yoktu. Adam ve Havva sadece sadece seyyal bir kılıfla giyinmişlerdi ve iştah veya ihtiraslara tabi değillerdi. Onlar huzur ve sükunet içinde Işıkta, GN OiDN, Aidin, Aden Bahçesinde bulunuyorlardı (Zohar ii. 229b). Dünyaya inişlerinden önce, erkek ve kadın androjen, tek bir vücuttaydılar, enkarne olduklarında cinsiyetlere ayrıldılar. İlk insan çifti ilk emre karşı itaatsiz davrandı, günah işlediler sonuçta maddeye tam olarak indiler. Tanrı onlara “deriden kıyafetler” yaptı. Onlara fiziksel bedenler verdi ve bunlarla yemek ihtiyaçları ve bir dizi yeni fiziksel bedenleri üretecek ihtiraslar doğdu.

113. Ancak insan yine de Tanrının yeryüzünde suretidir. Şekli IHVH, Jehovah ile bağlantılıdır, çünkü resimde Yod kafadır, heh kollardır, Vau gövdedir ve son Heh’de bacaklardır (Zohar ii. 42a). İlk çift düşük huyların alegorik Kişiliği ve dünyevi yaşamı deneyimleme, güç ve biçimin sürekli değişimlerine katılmak arzusunu veren Samael tarafından baştan çıkarıldı. Onları saf psişik varlıklarını tehlikeye sokacak şeyi yaptılar, maddi biçimlerin içine tam olarak batılar, Malkuth’un kabalığını üzerine aldılar ve böylece üzerinde madde lekesi bulunmayan Sephiroth Ağacından, Yüksek Güçlerden ayrıldılar. Bütün madde sürekli biçimini değiştirir, dolayısıyla bedenleri de değişmelidir, bütün enkarne olan Egoların gibi bedenleri öldü. Ölümde kişilik dinlenmeye çekilir, sonradan ya yine bir yaşam deneyimine, ya ceza küresine, ya da mutluluk diyarına gider.

114. Dünyevi biçimleriyle kendileri gibi bedenler doğurdular ve tanrı o bedenlerde mekan edecek, yaşamı günahları ve çileleriyle deneyimleyecek, düşebilecekleri veya yükselip kayıp miraslarından pay kazanabilecekleri sınavlardan geçecek ve nihai olarak Sephiroth’un içinden yükselerek İlahi Varlıkla tekrar birleşecek başka ruhlar gönderdi.

115. Unutmayın ki ilk başta Sephiroth Tacı vardı, sonra bir eril güç Chokmah, daha sonra dişil bir güç Binah vardı. Onların birleşimi ile melekler, insanlar ve dünyadan oluşan yaratılmış evren zuhur etti, ancak “yukarısı aşağıdaki gibidir”, dolayısıyla Tekvin’de bir Adamın, sonradan bir Kadının zuhur olduğunu ve onlardan bütün diğerlerinin zuhur ettiğini görürüz.

116. Tekvin kadara alegorik “Tekvin’deki Yaratılışın Tefsiri”nde şöyle denmektedir: — “Cennette GUP, Guph adında bir hazine vardır ve İlahi Olan başlangıçta yaratılan ve sonradan dünyada doğacak bütün Ruhları buraya koymuştur. Bu hazineden alıp Kutsal Olan rahimlere çocuklar eker.”

118. Diğer bir tefsir sembolik dille Kutsal Olanın bir çocuğun bedeninin şekillendiğini görmüş ve onu mekan edecek uygun bir Ego gönderir.

119. “Kutsal Olan, mübarek olsun, bedensiz ruhların üzerinde duran Meleğe yönlenir ve “şöyle bir ruh gönderin” der ve dünya varolduğunda beri bu böyle gider. Ruh, Kusal Olan’ın önüne çıkar ve onun huzurunun tapar. Ebedi Olan ona ” Bu bedene gir” der. Anında ruh izin isteyerek şöyle der: “Ey Dünyanın Efendisi. uzun süredir bulunduğum alemden memnunum. Eğer lütfederseniz bu tiksindirici bedene girmemeye arz ederim, çünkü bir Ruhum.” Mübarek olsun, Kutsal Olan şöyle yanıt verir: “İçine göndereceğim dünyaya ihtiyacın vardır. Seni Kendimden biçimlendirmenin nedeni ondan geçmen içindir.” Böylece ruh maddenin on hapsedeceği, çile çekeceği ama baş edip yineden yükselmesi gerektiği dünyaya enkarne olmaya ve ona batmaya zorlanır. Zohar şunu ilave etmektedir: “dünyevi yaşamında insan ne öğrenip sergilerse onu enkarnasyonundan önce bilirdi.”

120. Buna paralel bir doktrini Budistlerin reenkarnasyon kavramında görürüz. Burada ebedi Karma yasası Tanrının işini görür ve bireysel Egoyui yine bir dünyevi yaşama iteler.

121. Christian Ginsburg “Ruh Göçü”, reenkarnasyonun Pharisee’ler, Farizilerin Josephus, Yusufus zamanında doktrinleri olduğunu ve bu doktrinin Yahudiler tarafından 9. asra dek inanıldığını inanıldığını yazmıştır. Caraite Yahudiler buna 7. asırdan beri inanmışlardır. St. Jerome, bunun sadece seçkin birkaç kişiye öğretilen Erken Kilisenin bir doktrini olduğunu yazmıştır ve [İlk Kilise Babalarından ] Origin reenkarnasyon olmadan doğumlarından önce Esau ve Jakob, Yakup arasındaki mücadelede geçen olaylar, Tekvin 25, v. 22, ve Jeremiah’i anasının rahimdeyken söz edilmesi, Jer. i. 5, açıklanamaz.

122. Böylece Kabala Egoların Ruh Pınarında geldiklerini, deneyim ve mükemmelliğe ulaşılıncaya dek tekrar ve tekrar reenkarnasyon geçirdiklerini ve nihai olarak İlahi Kaynağa geri döndüklerini öğretir. Zohar i. 145, 168; ii. 97.

123. O halde, geçici bir süre için Tekvin 3, v. 21′de söz edilen bu “Deriden Kıyafet”te, sözde maddi bedende bir süre mekan eden nedir? Bu Jehovah’ın sembolik Dört parçası, ve Üç Alemden oluşan İlahi Kıvılcımdır, bu da Dördüncü Etkiler Alemi, Mddi Evrende oturmuştur. Aslında birkaç Kabalistik okulda bu Özlerin sayıları ve adları değişmektedir, ancak temel fikir aynıdır. Aynı şekilde değişik Hint kitaplarında İnsanın Yapısındaki ilkeler de değişmektedir, ancak hepsinde kök fikir aynıdır

124. Beşeri ilkeler Üçlü olarak ve beden ile Dörtlü olarak ele alınabilir. Ayrıca astralı ve fiziksel bedeni ele alırsak Beşli olarak, ilahi ilkeyi bölersek Yedili olarak ve Sephiroth’a karşılaştırırsak Onlu olarak ele alınabilir. Bunlar tam olarak açıklamak çok uzun bir yazı ve birçok karmaşık anlamlı İbrani kelime ortaya dökmek gerekir ve konuya alışıl olmayanı zorlar. Bu konuda iki örnek verebilirim:

125. Yod, Jehovah’ın Je’si, İlahinin en ulu ve yüksek tarafıdır ve Hint felsefesinde Âtmâ’ya benzetilebilir. Hé, Jehovah’in Ho’su, Neshamah’tır ve Hint felsefesinde Buddhi, öz ruhtur. Vau, Jehovah’ın v’si Ruah’tur ve Hint felsefesinde Manas, Akıldır. Son Hé, Jehovah’in ah’ı, Nephesh’tir ve Hint felsefesinde Kâma, nefs, iştah ve ihtiraslardır. Bütün bunlar maddi nesnelere etki yapan bir cihaz olan fizik bedeninin kalıbı astral kabukta yerleşiktir.

126. Insan ruhu ayrıca “On Sephiroth”a tekabül eden farklı ve belirli şuur tezahürlerinde dağılmıştır. Değişik kabalistik eserler hepsi de birbirleri ile tutarlı olan farklı sınıflandırmalar uygularlar, en yaygın olanı üçlü bir ayrımdır: Nephesh, nefs, ihtiraslar Malkuth’a, Ruah, akıl Tiphereth güneşi etrafında gruplaşmış altı Sephiroth’a ve Neshamah, Karliçe, Kral ve Taç, Yüksel Üçlüsü ile ilintili ruhsal arayışlar.

127. Bu Beşeri ilkeler Dört Alemde, İlahi, Ahlaki, Entelektüel ve Duygusal Alemlerde işler. bu esaslardan herhangi biri bir insana hakim olabilir ve sürekli değişken oranlarda olurlar. En yüksek prensip alttakileri gölgeler ve ortadakiler üste çıkabilirler veya fırsat eksikliği veya tutarsız hareketlerden dolayı bedenin maddeselliğine yaklaşıp aşağı ve daha aşağı düşebilir. Neshamah ruhsal mükemmeliyetçiliğe çekerken, Nephesh fiziksel zevke doğru çeker.

128. Diğer bir sembolizm şeklinde, Kabalistler insanın iki yoldaşı veya rehberi olduğunu aktarır. Biri sağında yer alır ve iyi işleri teşvik eden etzer ha Tob’dur, o daha yüksek Sephiroth’tandır. Diğeri ise solunda yer alıp Samael ve Canavarın ajanı olarak şer cazibeleri, zevk, arzu ve ihtirasları teşvik eden Yetzer ha Ra’dır. Zohar 95 b’e göre insan çok talihsiz bir konumdadır, zira orada yazar ki Kötülük Meleği ona doğumdan itibaren bağlanır, oysa İyilik Meleği sadece 13 yalında bağlanır.

129. Ölüme gelince, daha önce belirttiğimiz gibi, yaşantısı olağanüstü eksiksiz ve mükemmel olması dışında insan Egosu veya Ruhu değişik bir biçimde yeniden doğması gerekir, ancak bütün dinlerin kabul ettiği gibi ölümde büyük değişiklikler olur. Kabalaya göre, görünen fiziksel beden, Guph çürür ve ruhun hayvani tarafı nefs, Nephesh ondan sadece kademeli olarak dağılır. Ruh, Ruah, insani yön Assiah Aleminden ayrılır ve öz ruh, Neshamah yeniden doğmanın ötesinde mükemmelleşmiş bir biçimde ruhsal diyarlara erişir ve Cennetin Hazinesi Gan Oidin’e tekrar döner. “Sepher jareh chattaim” eserine göre insan öldüğü saatte yargılanır ve İlahi Varlığın vekili Shekinah üç Melekle birlikte ona yanaşır. Bu meleklerin başı Sessizlik Meleği Dumah’tır. Eğer ruh cezalıysa Sessizlik Meleği onu bir sonraki doğuşundan evvel Cehenneme, Gai-Hinnom’e belirli bir ceza süresi için götürür. Eğer Ruh onay alırsa Oidin veya Cennette geçer. Evrenimizin bu tezahürat döneminde bütün ruhlar çile ile ıslah edilip mükemmelleşmiş ve cennette kutsanmış ve geldikleri Tanrı ile yeniden birlik içinde olacaklar.

130. İnsanın yapısı, kökeni ve mukadderatı konusunda Kabalistik teori, modern Hıristiyan görüşünden çok farklıdır, ancak Hint görüşünden farkı, ilkeden daha ziyade sunuş biçimdedir, bu ikisi uygun bir şekilde yan yana etüt edilebilir ve her biri diğerini aydınlatır. Aslında, Batı mistik doktrinleri kapsamına alan Mısır Hermetizm ve benzeri Ortaçağı Kabalizmi ile diğer yandan Hint Ezoterik Teosofi arasında kesin bir hudut yoktur. Onlar insanlara ruhsal fikirler insanlığa sunma amacında kullandıkları dil, tanımlama ve tasvirlerde farklıdırlar. Ancak herhangi bir ekolün diğerini suçlaması için gerekçe yoktur. Entelektüel kültür dünyası her birini yan yana barındıracak kadar geniştir. Her ikisinin insan algılamasına açık felsefi sistemler oluşu, her ikisin saf ve açık hakikatleri barındırabileceğinin kanıtıdır. Biz halen her şeyi ancak koyu bir filtreden görebiliyoruz ve Tanrı ile yüz yüze gelmeyi ve hakikate olduğu gibi tanımayı ummadan daha çok ilerlememiz gerekir.

131. Öğrencilerin yaptığı gibi kademe kademe ilerlemekle yetinmemiz gerekir. Her derecede asli gerçekler değişik bir şeklide yeniden ifade edilmektedir. Onlar müridin zihinsel haline uygun dil ve sembolizm ile ifşa edilirler veya açımlanırlar. Dolayısıyla, bir öğretmen, mürşit ve önceden yolu izlemiş ve kişisel deneyim ve iç çağrışımlarıyla öğrencinin eriştiği seviyeyi tanıyacak bir rehberin ihtiyacı aşikardır. Mistisizmde yüksek ergiye her hangi bir asil, kolay veya kestirme yol yoktur. Yorulmadan çaba göstermek ve temiz bir yaşam hayati değer taşır. İnsan aklı sadece zihinsel gözlerinin herhangi bir zamanda algılayabileceği şeyleri idrak edebilir. Bu işlem zorlanamaz. Mistik bilgi gasp edilemez. Eğer bir öğrenci kendi derecesinden daha yüksek bir Derecenin bilgisine el koyarsa da, bu onun için sadece hezeyan, abes, hayal kırıklığı ve karanlık olur.

132. Bir çok kez öğrencilere mantıklarının kabul edemeyeceği veya batıl inanç olarak reddedeceği doktrin, iddia veya açıklamalar sunulmuştur. Oysa aynı doktrinleri yaşamlarının daha geç bir evresinde itibar göstererek uyarladıkları görülmüştür. Bu açıdan Okültizm Framasonluğa benzemektedir. Ya gizli bilgiyi almaya kabul ediliriz, ya da edilmeyiz. Kabul edilmediğimiz taktirde onun sırrı bize sunulsa bile inanmayız. Okültizm sırları Framasonluk gibidir. Aslında bir bakıma Framasonluğun kayıp ettiği sırlarıdır. Onlar doğası itibarıyla istismara kapalıdır, çünkü sadece kişisel evrimle, tekamülle elde edilebilirler, onlar hariçten birine açıkça anlatılabilir, ama anlaşılmazlar. Çünkü herhangi birisi böyle bir sırra erişip ulaşabilmişse de en yakın dostuna söylemez. Bunun sebebi de basit olarak eğer arkadaşı kendi başına bunu algılayamıyorsa, basit sözlerle onun iletişimi gizli anlamını aktaramayacaktır.

133. Kabalistik teori külliyatı Framasonluk sırlarına benzer özelliği vardır. Hiç bir zaman yazılmamış veya basılmamış çok doktrinler vardı. Bu eserler çoğu kez ilk bakışta abes gibi gözüken tasvirler ve absürd gelebilecek doktrinler içermektedirler. Ancak bunlar kısaca özetlediğim yüksek ruhsal öğretileri taşırlar. Bu eserleri sadece okumak yeterli değildir. Ruhsal şeyleri görebilmek için ruhsal gözün açık olması gerekir ve eski büyük Kabalistler cahil, ham ve tutarsız insanların önüne bilgelik incilerini sermediler, temiz olmayanları Bilgelik Mabedine sokup kirletmediler. Ciddi öğrenci Hakiki Okültizmin yüksek yaşam tarzına ulaşmak için azimli bir şekilde çaba göstermesi gerekir. Bundan sonra belki de, ileri bir gelecekte geri çevrilen cazibe unsurları ile özverili bir yaşamın kayıtları Büyük Kralın Sarayına girmek için parola görevini görebilecektir

Hıristiyanlık ve Türklük. Yakın tarihimizde ve günümüzde bu ikisi, birbirine o kadar uzak mefhumlar olarak algılandı ki.. Daha “dün”e kadar Anadolu’da önemli miktarda Hıristiyan Türk topluluğunun yaşadığından, bunların Kurtuluş Savaşımıza canla başla katıldıklarından ve sonrasında başlarına gelenlerden bugünün Türkiyesinde kaç kişinin haberi var?
Onlar, Anadolu’nun değişik bölgelerine dağılmış olarak kendi hallerinde yaşarken, Batılılar Osmanlı’yı parçalayıp yutma planlarını uygulamaya koymuştu ve mutlaka Batılıların dikkatini çekmişti bu topluluk. Onlara Osmanlı’ya karşı mücadele teklifi götürmekte gecikmedi Yunanlılar. Fakat Anadolu’nun Hıristiyan Türkleri, hem de görkemli bir kongreyle, Kurtuluş Mücadelesinin yanında olduklarını beyan ettiler ve her Türk gibi İstiklal Savaşında üzerlerine düşeni fazlasıyla ifa ettiler. Sonra mı? İnönü, Lozan görüşmelerinde Türk Hıristiyanların da mübadeleye tabi tutulması kararına imza attı ve zorla trenlere bindirildiler.
Bu çalışmayla, çoğumuzun belki hiç bilmediği hazin ve ibretlik konuyu bir nebze olsun günışığına çıkarmak istedik. İslamiyeti tanıyıncaya kadar totemcilik, animizm(canlıcılık), şamanizm, budizm, manheizm gibi Asya kökenli (Asyatik) dinler arasında bocalayan Türkler, ilahi dinlerin gelmesiyle birlikte bu dinlerin en büyük koruyucu, savunucu ve yayıcıları oldular. Sosyolog Dr. Dursun Ayan’a göre bugün bile edebiyatımızda izleri olan Türkler’deki “Gök Tanrı” inancı onları ilahi dinlere daha yatkın kılmıştı. Göçeden Türklerin ilk önce Hıristiyanlıkla daha sonra İslam’la tanıştıklarını Harizmilere ait belgelerden anlıyoruz.

Karamanlılar her zaman ilgi çekti
Karaman yöresinde bulunan “Binbirkilise” bu bölgenin 1922 yılına kadar Türk Hıristiyanlar için yurt edinildiğini ortaya
koyuyor. Konya, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Ankara civarları Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığı yerler. Bunun dışında bir kısmının İstanbul, İzmir ve Trabzon’da varlıklarını sürdürdüğü biliniyor. İsimleri Türk olan ve Türkçe Hıristiyan tapınış gösteren, Türkçe konuşan, Grek harflerini kullanarak Türkçe dini ve edebi eserler verip yayın yapan ancak karşılıklı değişime tabi tutularak Anadolu’dan göç ettirilen Hıristiyanlardı bunlar.
“Kavimler Kapısı-1″ kitabının yazarı Hale Soysü, 1924 yılına kadar Aksaray, Ihlara Vadisi, Ürgüp, Göreme, Derinkuyu, Akşehir, Ereğli, Ermenek, İçel, Antalya ve Fethiye’de Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığını belirtiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, “Alanya-kadim eyyamından beru Urum (Rum) keferesi bir mahallededir… Amma Urum lisanı bilmeyub, batıl Türk lisanı bilirler. Ve Antalya, dördü Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler, Batıl Türkçe lisan üzre kelamet ederler” diyerek bölgedeki Hıristiyan azınlığın Türk kökenli olduğunun ve dillerinin de bozulmadığının altını çiziyor. Hıristiyan Türkler içinde Karamanlıların yeri ayrı bir öneme sahip. Tek kelime Rumca bilmeyen ve ibadetlerini Türkçe yapıp, yazı dilinde Grek alfabesini kullanan Karamanlılar’ın Türk soyundan geldiklerini hemen hemen tüm tarihçiler kabul ediyor. Hıristiyan Türklerin kendi durumlarını anlatmak için yaktıkları bir ağıt onları bütün yönleriyle anlatmaya yetiyor:

“Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz
Öyle bir mahludi haddı tarikatımız vardır
Hurufumuz (harflerimiz) Yunanice, Türkçe meram eyleriz”

Bazı Yunan tarihçiler hariç Hıristiyan Türkler tarih boyunca Rumlarla yani Helen-Grek-İyon kökenli insanlarla hep karıştırıldı. Oysa Rumluk, bir ırk veya ulus adı olmayıp bir imparatorluğun adıydı. Bu konuları 1932′lerde yeniden gündeme getiren Abdülkadir Baykurt Cami de İstanbulluların “Karamanlı Rum” diye özel bir ayrıma tabi tuttukları Karaman yöresindeki Hıristiyanların; Yunancayı hiç bilmediğini, Müslüman Türklerden daha temiz bir Türkçe konuştuklarını vurguluyor. 1922-1923 yılları arasında 16 sayı yayınlanan “Anadolu’da Ortodoksluk Sadası” adlı gazete, Karamanlıların Hıristiyan Türkler olduğunu ısrarla savunuyor. Prof. Dr. J. Eckmann’a göre Karamanlılar, Hıristiyanlığı benimsemiş Selçuklu Türklerinden başkası değil. Gagavuzlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Atanas Monof da aynı görüşe sahip olduğunu söylüyor.

Herşey Yunan işgaliyle başladı
Orta Anadolu ve Karaman bölgesi Türkleri ile Doğu Karadeniz Türkleri, daha İslamiyet gelmeden Hıristiyanlığı seçmiş Türk boyları olarak, Kurtuluş Savaşına kadar varlıklarını ve benliklerini koruyorlar. Ancak, Yunanlıların Anadolu’yu işgali, Anadolu’da yaşayan Hıristiyanların sonunu hazırlayan en önemli etkenlerden biri. Emperyalist güçlere ve Yunanistan’a karşı başlatılan Kurtuluş Savaşı, Anadolu’daki Türk kökenli ve diğer Hıristiyanların birbirinden ayrılması için tam bir turnusol kağıdı işlevi yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine başvurarak, Hıristiyan Ortodoks olduklarını, ancak soyları yönünden Türk olduklarını sık sık vurgulayan Türk Hıristiyanlar, Fener Rum Patrikliğinin etkisini kırmak için kendilerine bağımsız bir kilise kurulmasını talep ettiler. 11 Nisan 1921′de Kastamonu Valisi Sami Bey, Ankara’ya gönderdiği telgrafında, “Anadolu’da bir Türk Ortodoksluğunun kurulmasını isteyen Taşköprü Rumları dilekçelerini sundu” ifadesini kullanıyor. Trabzon Ortodoks Cemaatinin Ankara Hükümetine telgraf çekerek Ankara’da bir Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulmasını istediği de Doç Dr. Zeki Arıkan’ın yaptığı araştırmalardan anlaşılıyor. Dr. Sabahattin Özel, Maçka Rumlarının da benzer bir girişimde bulunduklarını söylüyor: “Anadolu’da tarihen dahi müspet olduğu üzere Rum-Elenik namıyla hiç bir millet yoktur. Mevcut Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodokslardır.”

Fener Rum Patrikhanesine isyan
Türk Ortodoks olduklarını ısrarla vurgulayan Kayseri bölgesindeki Hıristiyanlar, Kurtuluş Savaşının başlamasıyla birlikte, diğer Hıristiyanlardan oldukça farklı bir strateji takip ediyor. Sosyolog Dr. Dursun Ayan, 1870′li yıllarda Bulgarların, Rumlarla karıştırılmaktan ve Rumlaştırılmaktan korktukları için padişahtan milli bir kilise kurma izni aldıklarını hatırlatarak, “Bulgarların bu kaygısını Anadolu’daki Türk Hıristiyanlar da taşıyor. Onlar da aynı dönemde milli bir kilise kurulması için başvuruda bulunuyorlar ama sonuç alamıyorlar” diyerek Ortodoks Türklerin Rumlarla karıştırılma endişelerinin 1870′li yıllarda başladığını söylüyor. Ankara ve İç Anadolu Bölgesindeki Hıristiyan Türklere ise Papa(baba) Eftim liderlik yapıyor. Atatürk, Papa Eftim’e her zaman Baba Eftim olarak seslendiği için, çoğu zaman ismi Baba Eftim olarak anılmıştır. Teoman Ergene’nin “İstiklal Harbinde Türk Ortodokslar” adlı eserinde, Türk asıllı Hıristiyan Ortodokslardan Baba Eftim’in Kırıkkale’nin Keskin ilçesi Metropoliti olduğunu ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmış olan Türk Ortodokslarla sürekli haberleştiğini belirtiyor. Kayseri Erciyes Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mustafa Ekincikli, “Türk Ortodoksları” adlı kitabında Baba Eftim’in Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesi’nin kurulması için girişimlerde bulunduğunu dile getiriyor.
Kurtuluş Savaşının henüz yeni filizlendiği dönemde Türk kökenli Ortodoks Hıristiyanlar bu amaçla, TBMM’den ve Adalet Bakanlığı’ndan izin alarak Kayseri’de bir kongre topladılar. Kongreye, Gümüşhane Episkoposu Yervasyos, Konya Metropoliti Prokobios, Antalya Episkoposu Meletios ile Anadolu ve Trakya’nın diğer bölgelerinden gelen 72 temsilci katıldı. 21 Eylül 1922′de toplanan kongrede Türk Hıristiyanlar Türk Ortodoks Patrikliğinin kurulmasını kararlaştırdılar. “Milli Mücadelede Kayseri” adlı çalışmasında Zübeyir Kars, bu toplantıya Mutasarrıf Muammer Bey, Mevki Kumandanı ve Kalem Reisi Miralay Abdullah Bey ve sonraki yıllarda TBBM’de Eskişehir Milletvekili olan Türk asıllı Ortodoks Umumi Katip Bodrumi İstimad Zihni Özdamar Efendi’nin de katıldığını belirtiyor.
Yunanistan’ın Batı Anadolu’da işgal faaliyetlerine girişmesiyle birlikte İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, Anadolu’daki tüm Hıristiyanları Yunanistan lehine faaliyette bulunmaya davet ediyor. Dr. Dursun Ayan, Fener Rum Patrikhanesinin Anadolu’daki Hıristiyanlara yaptığı çağrının ciddiyetini Atatürk’ün Nutku’ndaki önemli bir ifade ile açıklıyor: “Atatürk Nutuk’ta Mavri Mira’nın Fener Rum Patrikhanesinde hazırlandığını söylüyor. Fener Rum Patrikhanesi, Ortodoks ders kitaplarının içeriğinde Türk aleyhtarı düzenlemelere giderek Milli Mücadele safları oluşmadan Yunanistan’ı desteklemeye karar vermişti zaten. Rum kökenli olmayan diğer kiliselere de bunu kabul ettirmeye çalıştı. Ancak bir kısmı bu oyuna gelmedi.”

Çerkez Ethem tanıştırdı
Kayseri’deki toplantıda Türk Hıristiyan Ortodokslar, Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Kurtuluş Savaşında Milli Mücadele saflarını seçtiler. Türk Ortodoksların Anadolu’daki bu hareketi Atatürk’ün takdirine mazhar oldu. Papa Eftim’le tanışmak isteyen Atatürk, 4 Eylül Sivas Kongresinden önce Papa Eftim’i Sivas’a davet ederek uzun uzun sohbet etti. Mustafa Kemal ile Papa Eftim’in biraraya gelmesini ise çok ilginç bir isim sağlamıştı: Çerkez Ethem. Papa Eftim’in oğlu ve Türk Ortodoks Cemaati Lideri Selçuk Erenerol, “Atatürk, Anadolu Hıristiyanlarının Kayseri’deki toplantısını yakından takip ediyor. Babamla tanışmak isteyince, Akdağmadeni’nden (Yozgat) yakın komşumuz Çerkez Ethem bu görüşmeyi sağlıyor” diyerek anlatıyor bu konuyu.

Kiliseden çıkıp İstiklal Harbine gittiler
Kayseri’deki kongreye katılan Hıristiyan Türk çevreleri Milli Mücadelede Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer alırlar, gerekli desteği verirler. Türk Hıristiyan Ortodoksların önderi Baba (Papa) Eftim’e, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten ötürü bizzat M. Kemal Atatürk tarafından İstiklal Madalyası verilir. Büyük Taarruzdan önce Ankara’da ilk toplanan TBMM bahçesinde, Atatürk’ün de hazır bulunduğu bir miting sırasında halka seslenen Papa Eftim, İncil’den bir pasaj okur: “Düşmanlarımızın herşeyi var, ancak bizim silah ve cephanemiz yok. Fakat göğsümüzde imanımız var, mutlaka kazanacağız. Yaşasın muzaffer Türk Ordusu!” Bağımsız Türk Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol’un babası olan Papa Eftim, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten sonra Atatürk’ün şu sözlerine mazhar oldu: “Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar hizmet etmiştir.”

Atatürk- Papa Eftim dostluğu
Çerkez Ethem’in Yozgatlı olduğunu bilen çoktur ancak onun Türk Ortodokslarının dini lideri Papa Eftim’in hane komşusu olması ilginç bir tecelli. Fener Rum Patrikhanesinin Yunanistan’ı destekleme konusundaki baskılarına ve çabalarına rağmen Papa Eftim ve 72 kilisenin Milli Mücadele saflarına katılmasının Mustafa Kemal’i bir hayli etkilediği biliniyor. Çerkez Ethem aracılığı ile Papa Eftim ile Sivas’ta tanışma imkanı bulan Mustafa Kemal, Selçuk Erenerol’a göre 1924 yılında Papa Eftim’den Fener Rum Patrikhanesinin başına geçmesini istiyor. Cemaatin halen dini lideri görevini yürüten Selçuk Erenerol, babasının Atatürk ve arkadaşlarının bu teklifini, “Benden üstün dini ruhbanlar dururken, benim o makamı doldurmam mümkün değil” diyerek geri çevirdiğini söylüyor. Ancak Papa Eftim, Atatürk ve arkadaşlarına Yunanistan’ın göndereceği patriğin özelliklerinin ne olması gerektiği konusunda 11 maddelik bir rapor veriyor. Papa Eftim’in, patrik için birinci şart olarak Yunanistan’da kral taraftarı olması gerektiğini ileri sürmesi dikkat çekiyor. O dönemde Kral taraftarı din adamlarının Yunan Hükümetinden farklı görüşlere sahip olduğu biliniyor. Papa Eftim’in, atanacak patriğin Yunan Hükümetinin kirli emellerine alet olmaması için böyle bir istekte bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak Atatürk’ün ısrarından sonra Papa Eftim, yardımcısı Yakup ile birlikte Fener Rum Patrikhanesine giderek, bir anlamda yönetime el koyuyor. Ankara Hükümeti dış baskılara dayanamayıp kendisini geri çekinceye kadar orada kalıyor.

Lozan’da verilen ödül!
Kurtuluş Savaşında dindaşlarını değil de, kendi ırkından olan Türkleri destekleyen Türk Hıristiyanlarını, savaşın kazanılmasından sonra büyük ve acı bir sürpriz bekliyordu. İsmet İnönü’nün Türk delegasyonuna başkanlık ettiği Lozan görüşmeleri sırasında 30 Ocak 1923 tarihinde varılan anlaşmayla, Anadolu’daki Hıristiyan Ortodoksların, ırkına ve kişisel isteklerine bakılmaksızın karşılıklı değişime tabi tutularak Yunanistan’a gönderilmesine karar verildi. Mübadeleye tabi tutulan insan sayısı konusunda abartma olmadığını belirten Dr. Dursun Ayan, “Mübadeleye tabi tutulan nüfusun küçük gösterilmesi her iki ülkenin de işine geliyordu. Bu insanlık dramında Türkiye kendi yüreğine su serperken Yunanistan kendi demografyası açısından bu konuda tartışma bile yapmadı. Rakamın fazla olma ihtimalı elbette var” diyor. Doğan Avcıoğlu, “Türkler’in Tarihi” adlı eserinde Karamanlıların değişime tabi tutulmasının tartışmaya açık bir konu olduğunu ve mübadelenin yapıldığı yıllarda da bu tartışmanın yaşandığını belirtiyor. Bernard Lewis’ye göre, 1924 ve 1930 yılları arasındaki değişimin, Türk-Grek değişimi değil, Grek Ortodoks-Osmanlı İslam değişimi olduğunu söylüyor: “Bu değişim Anadolu Ortodoksları için vatana kavuşma değil, gurbete sürgündür.”
Kayseri, Karaman, Trabzon, Sivas, Konya, Yozgat ve Ankara’da toplanan Hıristiyan Türkler trenlerle Yunanistan’a gönderiliyorlar. Yürek paralayan sahneler yaşanıyor; “Biz sizdeniz, göndermeyin” yalvarmaları, Lozan Anlaşmasının kararlılığında Ankara’ya kadar ulaşmıyor bile. İçlerinden sadece bir aileye özel bir ayrıcalık tanınıyor. Bir tek Baba Eftim ve ailesi (Erenerollar) bu zorunlu göçten muaf tutuluyor. Atatürk’ün isteği ile o dönemde TBMM’den şu özel kanun çıkarılıyor: “3 Ağustos 1924 tarihli Papa Eftim teskeresi. Papa Eftim efendinin harekat-ı milliyenin gidişatından beri Türkiye davasıyla alakadar görülmesi ve Patrikhane ile arasındaki vaziyet nazarı itibara alındığı takdirde efrad-ı ailesinin mübadeleye tabi olması düçar-ı felaket olacağı muhakkak bulunduğundan bir karar ittihazı talebini havi Dahiliyet Vekale-i Celilesinin 2.8.1340 tarih ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti’nin 3798 nolu teskeresi üzerine mumaileyh Papa Eftim ve ailesinin İstanbul’da yerleşmesine müsaade itası icra vekilleri heyetinin 3.8. 1340 tarihli ictimasında karargir olmuştur.”
Ancak Baba Eftim’in kendi ırkdaş ve dindaşlarının gönderilmesine neden tepkisiz kaldığı da tam olarak bilinmiyor. Zaten bir süre sonra Anadolu’da Hıristiyan Türk azınlığı kalmadığı için Anadolu Türk Ortodoks Patrikliği Kayseri’den İstanbul’a taşınmak zorunda kalıyor.

Atatürk’ün üzüntüsü
“Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Anıları”nda ismi geçen Mahmut R. Kösemihal, Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin, “Biz Anadolu’nun bir miktar Hıristiyan Türk’ü ile Hıristiyan Elen’ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, mübadele, bir miktar Türk unsurunu Yunanistan’a göçtürdü..” değerlendirmesinde bulunuyor. Hamdullah Suphi’nin anılarında Celal Bayar’la aralarında geçen bir diyalog bu konuda Atatürk’ün üzgünlüğünü ortaya koyuyor: Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi’ye, “Bilir misin Hamdullah, Atatürk’ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?” diye sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir: “Anadolu’dan binlerce Hıristiyan Türk’ü göndermiş olmasıydı. Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türktür dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi.” Yunanistan’a gönderilen Türk Hıristiyanlar Türkiye’de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken, Yunanistan’da da “Turko Sporos-Türk tohumu” diye aşağılanarak Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri Batı Trakya’da, biraz da Anadolu’yu hatırlamak için olsa gerek, “Karaman” adını verdikleri bir yerleşim birimi kurdular. Yunanistan’da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların bir çoğunun daha sonra Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor. Bilinen bir gerçek var ki, mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilen Türk Hıristiyanlar, bu ülkede de artık yok denecek kadar az.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in maceraları
İstanbul’da cemaat bulmakta güçlük çeken Türk Ortodoks Patrikliği Hamdullah Suphi Tanrıöver’in girişimleriyle Galata Merkez Grek Ortodoks topluluğu ile birleştirilerek cemaat haline getirildi. Hamdullah Suphi’nin bundan sonraki uğraşı, büyükelçilik yaptığı Romanya’daki Hıristiyan Türkleri Marmara Bölgesine yerleştirmek oluyor. Ancak ll. Dünya Savaşının patlak vermesi Tanrıöver’in bu hayalini suya düşürüyor. Buna rağmen Hamdullah Suphi, büyük düşlerini gerçekleştiremese de 1935 yılında Romanya’dan 10′u kız 70 Hıristiyan Türk gencini getirip Türkiye’deki çeşitli okullara yerleştiriyor. 16 Eylül 1943′te nüfus kağıtlarına kavuşan 70 Hıristiyan Türk genci, kendilerinin diğer Hıristiyanlarla karıştırılmasını istemedikleri için “Türk Ortodoks” yazılmasını istiyor ve Hamdullah Suphi de bunu sağlıyor.
Türkçe dini eğitim yapan bu gençler iş hayatına atılmaya başlarken Hıristiyan olmaları engeliyle karşılaşıyorlar. Çevresel şartların da etkisiyle İslamiyeti seçen bu gençler, Müslüman kızlarla evlenerek çoğunluğa adapte oluyorlar. Hürgün Gazetesi’nden Osman Balcıgil’e göre ithal cemaatini de kaybeden Papa Eftim bu gelişmeler üzerine Hamdullah Suphi’yi arayarak, “Hamdullah bey, hani ya benim yetmiş kişilik cemaatim? Müslümanlığın defterinde 70 kişi mi eksikti?” diyerek sitem ediyor. Zaten o tarihten sonra da ne Anadolu’da ne de İstanbul’da Türk Hıristiyanların sayısı 1000′i geçmiyor. Bazı tarihçilere göre ise Türk Hıristiyanların sayısı 100′ü bile bulmuyor. Tarihçi Barker’e göre ise Türkiye’deki Türk Hıristiyanların sayısı sıfıra yaklaşmış durumda. Dr. Dursun Ayan’nın yaptığı araştırmalar İstanbul’da yaşayan Hıristiyan Türklerin sayısının 250′yi bulmadığını ortaya koyuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde çeşitli vesilelerle din değiştirerek Hıristiyan olan Türklere Presbiteryen adı veriliyor. Presbiteryenlerin ünlüleri arasında ilk sırada Tevfik Fikret’in oğlu Haluk yer alıyor. Sanatçı Barış Manço’nun da zaman zaman Presbiteryen Hıristiyan Türklerle ayinlere katıldığı biliniyor.

İkincisi “Tehcir”di
Atatürk’ün özel izni ile mübadeleden ayrı tutulan Papa Eftim ve 50 kişiyi bulan yakınları önce Ankara’ya getirildiler. Ardından İstanbul’a götürülerek Karaköy yakınlarına yerleştirildiler. 1964 yılına gelindiğinde Anadolu’da Türk kökenli Ortodoks kalmamıştı. Ancak mübadeleden uzak tutulan İstanbul’da Türk kökenli Ortodoksların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Üstelik bu insanların büyük bölümü ticaret ve sanatta Müslüman Türklerle kıyaslandığında çok daha zengin durumdaydı.
Yunanistan ve yerli işbirlikçileri Kıbrıs’ta kanlı olayları başlatınca dönemin başbakanı İsmet İnönü, Yunanistan’a iyi bir ders olur niyetiyle İstanbul’daki Rumların sınırdışı edilmesini gündeme getirdi. Papa Eftim İsmet Paşa ile Taşlık’taki evinde görüşerek ikinci bir Lozan faciasının yaşanmamasını istedi. İsmet Paşa ile Papa Eftim arasında sert tartışmaların yaşandığı da biliniyor. Ancak İsmet Paşa kararlıydı. Tıpkı Lozan’da olduğu gibi 1964 yılında da insanların kökenine bakılmaksızın, din unsuru dikkate alınıp yaklaşık 70 bin kişi sınırdışı edildi. Selçuk Erenerol’a göre bu rakam 86 bin olup 15-20 bini hariç hepsi Türk’tü. Ağırlık kazanan rakam ise 50 bin. Mübadeledeki gibi toplu halde trenlere bindirme değil, tek tek toplayıp sınırdışı etme vardı bu defa.
Papa Eftim Türkiye lehine yaptığı çalışmalardan sonra Yunanistan’da istenmeyen adam ilan edilmişti artık. İstanbul’daki diğer Hıristiyan cemaatlerin aksine Türk Ortodoks Kilisesi mensuplarının Yunanistan’la ilişkileri bugüne kadar düzelmedi. Selçuk Erenerol, babasına Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’ın yanında yer alması için çok büyük baskılar yapıldığını söylüyor: “Eğer babam Yunanistan’ın istediğini yapmış olsaydı, bugün Atina’da heykeli dikilmiş olacaktı.”
İstanbul’da kalan Türk Ortodokslar Yunanistan’daki akrabalarının durumunu bir kaç kez dünya gündemine getirmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Çünkü Yunanistan’a gönderilen Türk Ortodokslar, orada üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Papa Eftim, 1960′lı yıllara gelindiğinde Yunanistan’daki dindaşlarının trajik öykülerinin de etkisiyle felç geçirdi. Yunanistan’a gönderilen Türk Ortodoksların daha sonra İsviçre, Fransa, ABD gibi ülkelere göç ettikleri biliniyor. Bu ülkelere göç eden Türk kökenli Hıristiyanların Rumlardan kız almamak için özen gösterdikleri de kendilerinin ifadesi.
Yunanistan’a gönderilen Türk Ortodoksları her yaz, Kayseri’nin Zincirdere yakınlarındaki ilk Türk Ortodoksları kongresinin yapıldığı kiliseyi hala ziyaret etmeye devam ediyorlar.
*Katkılarından dolayı Dr. Dursun Ayan’a teşekkürler.(E.Y)

Dr. Dursun Ayan (Sosyolog): Türkler semavi dinlere ilgi gösterdi
Türk Kültür tarihini daha gerilere ve Anadolu dışına götürdükçe din temelinde bazı ayrımları hem kronolojik olarak hem de coğrafi olarak gözden geçirmek gerekir. 8-9. yüzyılda İslamiyeti kabul eden Türkler, Anadolu’yu fethederek İslam tarihinin seçkin bir cephesini Selçuklu, Osmanlı desteği ile oluşturmuşlardır. Müslümanlık ile Türklüğün beraber anılması bu tarihi gelişimin sonucudur. Anadolu’nun Müslüman Türkler tarafından fethinden öncesine gidildiğinde Türklerin İslamiyet öncesi tarihi karşımıza çıkar. Türk Hıristiyanlığının kökleri burdadır. Kaldı ki Malazgirt öncesi göçlerde Anadolu’da Türklerin Hıristiyanlık gibi bir semavi dini kabul etmesi normaldir. Semavi dinler Türk milletinin kültürel anlayışına uygundu. “Her dini bir alfabe izler” ilkesi dikkate alınırsa Grek alfabesinde yazılmış belgeler buna güzel bir örnektir. İster İslamiyet döneminde olsun, isterse daha önceki bir dönemde, Anadolu’daki Türklerin tarihi Karadeniz’in kuzeyinde dikkate değer bir canlılık göstermiştir. Hazar Türklerinin bir diğer semavi din olan Museviliği kabulü, her ne kadar tüm Hazar federasyon nüfusu Musevi olmasa da tarih ve kültür açısından ilginç bir olaydır ve bakiyeleri hala vardır. Bugün dünya Türkleri büyük bir çoğunlukla Müslümandır ve İslam kültürüne katkılarıyla tarih oluşturmuşlardır.

Selçuk Erenerol (Bağımsız Türk Ortodoks Cemaati Lideri): İnönü, babamı dinlemedi
Osmanlı’dan kalma bir yanlış olarak Rumlukla Hıristiyanlık hep karıştırıldı. Biz Türküz ve Milli Mücadelede Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer aldık. Babamın Atatürk’le arası iyiydi. O dönemde Fener Rum Patrikliği babama teklif edildi ama babam kabul etmedi. Ancak Lozan’da İsmet İnönü büyük bir hata yaptı; Anadolu’daki tüm Ortodokslar toplanıp Yunanistan’a gönderildi. Bu insanlar orada daha feci şekilde aşağılandı ve dışlandılar. Atatürk’ün özel izni ile babam ve aile efradı Türkiye’de kaldı. 1964 yılında İsmet İnönü ikinci hatasını yapıp İstanbul’daki 86 bin Hıristiyanı Yunan uyruklu diye bu ülkeye gönderdi. Kıbrıs’taki gerilime karşılık bunu yaptığını söylediğinde babam, Taşlık’taki evinde İnönü’ye, “Lozan’da bir hata yaptın, ikinci hatayı yapma” dedi ama dinletemedi. Oysa gönderilen 86 bin kişiden sadece 15-20 bin kişi Yunan uyrukluydu. Şu anda cematimiz 250 kişi. Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerimizin çok sağlıklı olduğunu söylemek güç ama bir iki defa görüştük. Protestan Kilisesi ile ilke olarak ayrıldığımız noktalar var. Bugün onların 2 bin 500 civarında misyoneri Anadolu’nun dört bir yanında Müslüman çocukları din değiştirmeye zorluyor. Baba nasihati olarak biz bunu hiç yapmadık ve yapmayız. Babam bize böyle nasihat etti. Ateistlerin bir dini benimsemesi önemli. Müslüman çocukların değil. Onların zaten bir dini var.

ERCAN YAVUZ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

YUNANİSTAN’DAKİ ORTODOKS TÜRKLER

ŞİMDİ SİZE ÖNEMLİ BİR KONU BİLDİRECEĞİM: YUNANİSTAN’DA SAYILARI 1.500.000′E (YANLIŞ DEĞİL BİRBUÇUK MİLYON) ULAŞAN KARAMAN’DAN GİTME (ORTODOKS) TÜRKLER VAR. “KARAMANLILAR” OLARAK ADLANDIRILIYORLAR. BUNLAR ÖZ BE ÖZ TÜRKTÜRLER. SELÇUKLULARDAN ÖNCE ANADOLU’YA GELDİKLERİ İÇİN BİZANS ETKİSİYLE HRİSTİYANLAŞMIŞLARDIR. BU İNSANLARIMIZ TÜRKÇE KONUŞURLAR, KİLİSELERİNDE TÜRKÇE İNCİL OKURLAR.. YUNANLILAR BU SOYDAŞLARIMIZI ASİMİLE ETMEYE ÇALIŞIYOR. BU KONUYLA İLGİLİ ÇEŞİTLİ ARAŞTIRMALAR VE TEZLER MEVCUT… DETAYLI BİLGİYİ TÜRK ORTODOKS PATRİKHANESİNDE “SEVGİ ERENEROL” HANIMEFENDİDEN ALABİLİRSİNİZ. YUNANİSTAN KARADENİZ’DE PONTUSÇULUK YAPIYOR DA, BİZ NİYE YUNANİSTAN’DAKİ TÜRKLERE SAHİP ÇIKMIYORUZ… SİTENİZDE KARAMANLILARI DA “KARAMANLILAR” İSMİYLE GÖRMEK İSTİYORUZ.
NOT: BU İNSANLAR 1924′YE KADAR TÜRKİYE’DE YAŞARLARKEN MÜBADELE ZAMANI ZORLA YUNANİSTAN’A GÖNDERİLDİLER … NE ACAİP BİR İŞTİR Kİ TÜRK HÜKÜMETİ, RUMDUR (!) DİYE TÜRKLERİ ZORLA YUNANİSTAN’A GÖNDERİP, YUNANİSTAN’DAN TÜRK (!) DİYE YAHUDİ DÖNMELERİNİ GETİRDİ”

HAKAN ÖZTÜRK

Hazarlar ve Karaylar

Haziran 19, 2006

Hazar devletinin yıkılmasından sonra Musevî Hazarların bir kısmı Kıpçaklar tarafından Rusların içine sürüldü. Ruslara karışan bu Musevî Hazarlar, misyoner propagandaları sonunda Hristiyanlığı kabul ettiler. Ancak, bunlandan bir kısmı Hristiyanlığı kabule yanaşmayınca Ruslar bunları baskı ve işkence yolu ile Hristiyanlaştırdılar. Bunlar dış görünüşleri itibarı ile Hristiyan gibi idilerse de uzun süre gizlice Musevîliklerini sürdürdüler. Yahudi kaynakları, ondokuzuncu yüzyılda Çarlık Rusyasında Pazar günleri kiliseye gittiği halde Cumartasi günü de Şabat’ı kutlayan bu gizli Yahudilerden bahsetmektedirler.

Sürgüne gönderilenlerin dışında kalan Hazar Yahudileri bir süre sonra kendileri için daha emin olarak gördükleri Kırım’a göçettiler. Kırım’a toplanan cemaate Kıpçaklardan, Kalizlerden Musevîlği kabul etmiş olanlar da katılarak toplumu büyüttüler. Kırım’da bu şekilde ortaya çıkan yeni cemaatin içinde Hazar asıllılar, Kıpçaklar, Kalizler vb. boylardan insanlar vardı. Ortaya çıkan bu yeni cemaat, karma bir cemaat olduğundan Hazar veya Kıpçak adı ile değil de bağlı bulundukları mezhep adı ile anılmaya başlandılar.
Bilindiği üzere Hazarların kabul etmiş olduğu Yahudi mezhebinin adı Karaim idi. Dolayısı ile yeni ortaya çıkan bu topluluk, Karaim cemaati olarak anılmaya başlandı. Karaim isminin yoğun olarak kullanılması XV. asırdan sonra olmuştur.

Bu topluluğun esası Hazarlara dayanmakta olup, çoğunluğu Hazar Musevîleri teşkil ediyordu. Ancak, Kıpçakların Hazar Devleti yıkıldıktan sonra bölgeye iki asır hakim olmalar sebebi ile topluluk, Hazar lehçesi yerine Kıpçak lehçesi ile konuşmaya başladı.Fakat konuşulan dil tam bir Kıpçakça değildi,Hazarca kelimelerin de içinde bulunduğu, ama Kıpçakçanın hakim olduğu farklı bir Kıpçak lehçesi ki, buna dilciler Karaim Türkçesi ismini vermektedirler. Karaim kelimesi aslında İbranice bir kelime olup, orta çağlardaki bir Yahudi mezhebinin ismidir.

Bu mezhepte başlangıçta sadece İsrail kavminden insanlar vardı, ancak kısa sürede başka ırklardan insanlar bu mezhebe girmeye başladılar ve bu başka ırklardan insanlar giderek çoğunluğu sağladılar. Bir süre sonra israil kökenliler tamamen yok oldukları gibi, Türklerin dışındakiler de zamanla azınlığa düştüler. XIX. yüzyılın sonlarına doğru mezhep mensuplarının nerede ise tamamını Türklerden oluşturmaya başladı. Dolayısıyla kelime artık bir dini veya mezhebi ifade etmekten çok, bir Türk kavmini temsil etmeye başladı.
Karaim kelimesi, İbranice çoğul bir kelimedir, tekili “Karai” şeklinde olup, sona takılan “im” eki çoğul ekidir. Bazen kelimenin yanlış bir şekilde iki çoğul eki ile “Karaimler” şeklinde de kullanıldığına rastlanıyor.

Arap alfabesi ile yayınlanan bazı eski Kırım Kaynaklarında kelimenin Karaim değil, Karayım şeklinde geçmesi neticesinde genel olarak Yahudi mezhebinden bahsedildiği zaman Karaim kelimesinin, Mezhep değil de belli Türk boyu kastedildiği zaman onların kullandıkları gibi çoğul olarak Karayım, tekil olarak Karay kelimelerinin kullanılmasının daha uygun olduğuna inanıyor ve bu yüzden biz Yahudiliğin Karaim mezhebine mensup olan Türk cemaatine Karay ismini veriyoruz.

Büyük çoğunluğu Hazar asıllı olan, Kıpçakçanın farklı bir şivesini konuşan ve bağlı bulunduğu mezhebin ismi ile anılan Karay Toplumu, asırlar boyu Kırım’da varlığını sürdürmeye muvaffak olmuştur. Bunlar büyük nisbette Hazar kanı taşıyan, Hazarların etnik ve kültür yönünden varisleri olan insanlardır. Bunların sayıları bilinen ilk tarihlerinden beri pek fazla değildir.

Karay toplumundan bazıları XIV ve XV. Yüzyıllarda Litvanya ve Polonya’ya göçettiler ve oraya yerleşerek bir cemaat oluşturdular. Ayrıca Hazar Devletinin yıkılmasından sonra hiçbir yere gitmeyip Kafkas dağlarında kalan ve varlığını orada sürdüren, anti Tamudist, Karaim Yahudilerinin var olduğunu ve bugün onların Dağlı Yahudiler olarak adlandırıldıklarını da biliyoruz.

Kırım’dan ayrılan Karayların bir kısmı direkt olarak İstanbul’a gelip yerleşirken, diğer bir kısmı Kırım’dan , önce Romanya’ya, oradan Edirne’ye ve oradan da İstanbul’a gelip yerleşmişlerdir. Dolayısı ile İstanbul’da da bir Karay cemaati oluşmuştur. 1917 Ekim ihtilaline kadar bütün Rusya’daki Karaylar çok rahat idiler, ancak ihtilalden sonra bunların rahatları kaçtı ihtilal sonrası bir kısım Karaylar Kırım ve Rusya’yı terkederek Avrupa ülkelerine, Amerika’ya ve Mısır’a göçettiler. Mısır’a göçedenlerin hemen hemen tamamı 1947 Kanal savaşından sonra İsrail’e giderek Ramle lydda bölgesine yerleştiler. Bugün İsrail kaynaklarının verdiği bilgiye göre İsrail’de 15 bin civarında Karay Türkü yaşamaktadır. Kendileri ile görüştüğümüz İsrailliler, Mısır’dan gelen göçmen Karayların Türk kökenli olmadığını söylediler.

Halbuki Mısır’dan gelen Karayların kahir ve ekseriyeti daha önce Kırım’dan Mısır’a göçetmiş Türk Karaylarıdır. 1917 yılında Ruslardan büyük bir darbe yiyen Kırım Karay Türkleri, İkinci Dünya Savaşında Ruslardan daha büyük bir darbe yemişler ve en az 30 bin Karay Türk’ü Sovyet coğrafyasının değişik yerlerine sürgüne gönderilmiştir.

Bugün, A.B.D. Avrupa’nın çeşitli ülkeleri, Türkiye, İsrail ve eski Sovyet coğrafyasında olmak üzere bütün dünyada 30.000′in üzerinde Karay yaşamaktadır. Ancak, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra daha önce tespit edilen rakamların eksik kaldığı da anlaşılmaktadır. Bugünkü Azerbaycan coğrafyasında yaşayan Dağlı Yahudiler Karay olmalıdırlar. Azerbaycan’ın Kusar, Bakü, Gence gibi şehirlerinde varlığı tespit edilen Dağlı Yahudilerin sayıları bu rakamı daha da yukarı çıkarmaktadır.

Halen İsrail’de yaşayan Karayların tamamı İbraniceyi öğrenmiş ve günlük konuşmalarında bu dili kullanmaktadırlar. İsrail’de Karayca gitgide çocuklar tarafından unutulmaya başlanmıştır. Karaim mezhebindeki evlilik kurallarının sıklığı ve bu mezhebin yakın akraba evliliklerini yasaklaması sebebi ile İsrail’deki Karay gençleri genellikle Talmudist Yahudilerle evlenmekte, bu durum da cemaatin küçülmesine sebep olmaktadır.

Türkiye’deki Karayların sayısı 1985 yılında 150 civarında iken bu sayı 1993 yılında 95′e düşmüştür. 1960′lı yıllarda sayılan 1000′den fazla olan Polonya Karaylarının sayıları da bugün hayli düşmüştür. Ayrıca, Avrupa ve Amerika’daki Karay nüfusunda da gözle görülen bir azalmaya şahit olmaktayız. Daha önceleri kendilerinin Hazarların devamı olduklarını iftiharla söyleyen Kafkasya ve Azerbaycan’lı Dağlı Yahudiler, Amerika, Avrupa ve İsrail’den gelen Talmudist din adamlarının telkinleri ile kendilerinin Hazar asıllı olmadıklarını, Karaim mezhebi ile de bir ilgilerinin bulunmadığını, dolayısıyla kendilerinin İsrail kökenli ve Talmudist olduklarnı söylemeye başlamışlardır.

Karaylar, Türk tarihinde önemli bir yeri bulunan Hazarların, torunları ve onların devamıdırlar. Karay kültürü Türk kültürünün bir parçasıdır. Öyle ise Türk dünyası Karaylara gereken ilgiyi göstermelidir. Ayrıca, Türkiye Cumhuruyeti Devleti de kendi milletinin ve kültürünün bir parçası olan Karayları ve onların kültürlerini korumaya almalıdır.

Bu yazı www.ozturkler.com sitesinden iktibas edilmiştir.

Son Türk Musevileri

İstanbul’da sayıları her geçen gün azalan bir cemaat Karaimler. Bu Türk Musevi cemaati, bugün 100 kişi bile değil. Museviliğin bir mezhebi olarak kabul edilen Karaizm’e inanan bu küçük topluluğun Hasköy’de Kenesa ismi verilen bir de mabed var. Diğer Museviler gibi Sinegog’da değil, Kenesa’da ibadet eden Türk Museviler’in aynı zamanda Okmeydanı’nda kendilerine padişah fermanıyla verilen mezarlıkları da mevcut.

Evlenmek büyük sorun
Tarih olup kaybolmaktan korkan Türk Museviler, Hasköy’deki ibadethanelerini koruyamamaktan dertli. Sayılarının azalmasında en büyük etken evlenme sorunu. Şişli Diabet Hastanesi’nde çalışan Dr. Senya Yaf Karaim, evlenmek için Kırım’a gitti. Akraba evliliği yapmak istemeyen Dr. Senya Yaf evlilik hikayesini şöyle anlattı: ”Türkiye Musevi Hahambaşısı Musevi bir kızla dini nikâhımızı kıymıyor. İsrail’de reformist hahambaşıları ancak bir Karaim ile bir Musevi’nin nikâhını kıyıyor. Bizi azınlık olarak görüyorlar. Dinim ve ırkımdan biriyle evlenmek için Kırım’a gittim.”
İstanbul’da Karaimler, bayramlarını Hasköy’deki Kenesa’da ayin yaparak geçiriyor. Ayini Hazan ismi verilen din adamı yönetiyor. İstanbul’da Hazan olarak Yusuf Sadık var. Kendisini din adamı olarak görmediğini belirten Yusuf Sadık, ”Medrese okumadan kendimi bu olayın içinde buldum” dedi.

ABD’den gelenler var
Ailesi Kırım’dan gelen Michael Örme, ”200 yıllık tarihi olan Kenesa’yı görmeye ABD’den gelenler oluyor. Çünkü dünyada sadece iki yerde Kenesa var. Biri İstanbul’da, diğeri Kırım’da.” Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul’a Kırım’dan getirilen Karaimler önce Karaköy’e yerleştirilmiş. Hatta Karaköy isminin buradan geldiği, Karaim köyü olarak adlandırılan yerin zamanla Karaköy olarak değiştiği söylenenler arasında.

Büyükelçi de Karaim
Eşi Litvanya Karaimleri’nin başındaki Hazan olan Litvanya’nın Ankara Büyükelçisi Dr. Halina Kobeckaite, dünyadaki Karaim Türkleri’yle ilgili olarak şunları söyledi: ”Litvanya’da 260 kişi, Polonya’da 100 kişi, Kırım’da 800 kişi, İstanbul’da 100 kişi, Rusya’nın çeşitli kentlerinde dağılmış Karay Türkleri ile birlikte toplam bin 500 kişi bulunuyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler çok sayıda Karaim Türkü’nü katletti. Bana göre bunları Yahudi olarak gördüğünden değil, Türk olduklarından öldürdüler. Atatürk 1934 yılındaki İkinci Dil Kurultayı’na Karaim Türkleri’ni de çağırıyor. Biz kendi aramızda Karaim Türkçesi’ni konuşuyoruz.”

Benzer adetler
Kenesa’ya ayakkabı ile girilmez. Evlilik öncesinde nişanlılık süresi var. Düğün öncesinde gelin hamamı yapılır. Kız tarafı hamama götürülür. Düğün yemeklerinde dolma, etli yemekler, börek, pirinç pilavı ve komposto yaygındır. Ölülerin arkasından helva yenir. Yine ölümden yedi gün sonra mevlit yapılır.

Bilinçli propaganda
Dr. Arif Hacaloğlu Bilgi Üniv. Öğretim Üyesi: Karaim Türkleri’nin dünyadaki sayısı bin 500 civarında. Sayılarının azalmasında en büyük etken eski Sovyet rejimi dönemindeki baskılar. Ben kayıp 13. kabile olarak Karaimler’in gösterilmesini kabul etmiyorum. Çünkü Karaimler’in soyu Hazarlar’a dayanıyor. Burada bilinçli bir propaganda ile Yahudiler’in Hazar devletine sahip çıkmaları var.

‘Hitler katletti’
Arthur Koestler’in ”Onüçüncü Kabile” kitabında ortaya attığı Doğu Avrupa Yahudileri Türktür iddiasının temelini oluşturan Karaim’ler Museviliği kabul eden Hazar Devleti döneminde Karaizmi benimsedi. Kitabında, ”Doğu Avrupa Yahudileri Türktür” iddiasını daha da ileriye götüren Koestler, Hitler’in Yahudi katliamı yerine Kafkasya’dan gelen bir ırkı yok ettiğini ileri sürüyor.
ÖMER ERBİL

Bir Karaim Duası

Atamyz, ki kiokliardia,
machtavlu bolhej birligi adyjnyn
da kip bolhei bijligij
da kliagij kiokliardia johartyn
da jer ustiunia ashahartyn.
Kiundiagi otmiagimizni biergin bizgia
da boshatchyn bar jazychlarymyzny.
Tiuz jollaryjdan azashtyrmahyn bizni,
ancach kutcharhyn bizni azhyrtuvcudan,
Amien.

Yandaki fotoğrafta Karayları gösteren bir gravür, aşağıda Karayca bir metin

XX. YÜZYIL BAŞLARINDA KIRIM KARAìMLERìNìN TÜRKìYE ìLE MÜNASEBETLERì* Yazan: N. A. ZìNÇENKO-KEFELì Türk. Çev.: Doç. Dr. Hakan KIRIMLI

Uzun dönemler boyunca Kirim ile Türkiye arasinda siki diplomatik, ticarî- ekonomik ve dinî münasebetler mevcut olagelmistir. Bu münasebetlerin mahiyeti, Kirim’daki etnik gruplarin ve dinî cemaatlerin aralarindaki ortama ve Kirim’in Rusya’ya ilhakindan sonra da Türkiye ve Rusya arasindaki devlet seviyesindeki iliskilere siki bir sekilde bagli olmustur.

XX. yüzyilda Rusya diplomasisi Türkiye ile olan iliskilerinde, mümkün mertebe önceki tarihî dönemin tecrübe ve yanilmalarini nazari dikkate alarak, yalnizca ticarî-ekonomik menfaatler esasinda kurulmus baglantilara degil, etno-dinî mensubiyetler temelindeki muhtelif aktif temaslara da pek mani olmamaktaydi. Bu sekilde, Kirim’in sözü geçen millî cemaat sahsiyetlerini âzamî ölçüde Rusya’ya “baglamak” amaçlanmaktaydi.

Kirim’da inkilâp öncesi dönemde az olmayan sayida Türkiyeli Türk ve bu meyanda Türkiye tebalari da yasamaktaydi. Bunlarin sayilari ilkbahar ve güzde balik avi mevsimlerinde, yazin da ticaret döneminde kayda deger sekilde artardi.

Kirim’in baslica sehirlerinde bulunan Türkiye konsolosluklari, diger fonksiyonlarinin yanisira Türkiye uyruklularin isleriyle mesgul olurlardi. Bu konsolosluklar iki devlet arasindaki iliskilerin güçlenmesinde büyük rol oynamistir. Kaide olarak, konsolosluk görevlileri Kirim’in ve Türkiye’nin özelliklerini gayet iyi bilirlerdi. Bu faaliyetlere daima Kirim Karaim Türkleri (Karaylar) de katilirlardi. Su cümleden olarak, bu yüzyilin baslarinda Akmescit, Gözleve ve Kefe’deki Türk konsolosluklarinda Karaimler de görev almislardi. Karaimlerin bu tür görevlere istirakleri, kökü Kirim Hanligi’na kadar giden eski bir gelenege dayanmaktaydi.

Çesitli dönemlerde Rusya-Türkiye münasebetlerinin güçlenmesinde Karaim cemaatinin ruhanî ve dünyevî liderlerinden olan Baboviç ve Pampulov önemli roller oynamislardir. Muhtelif göç dalgalariyla Kirim’dan ayrilmis olan ve Kirim’da kalanlarin kendileriyle aktif iktisadî baglarini muhafaza ettikleri muhacirler arasinda Kirim Karaimleri de vardi ki, bu gibi ekonomik iliskiler meyaninda, meselâ, tütüncülük gibi (hammadde ile nihaî ürün arasinda daimî mübadele yapilan) önemli bir kol da bulunmaktaydi. Stambolidi ve Hasköylü gibi Türkiye’den gelen bazi Karaim ailelerin kökeni de bu ise dayanmaktadir.

ìki ülke arasindaki iliskilerin gelismesinde Rusya’nin güneyinden çikarak Türkiye üzerinden mukaddes mahallere giden hacilarin seyahatleri de önemli role sahipti. Kirim’dan ayrilmak mecburiyetinde kalisini müteakip, Karaim Hahambasi Haci Seraya Sapsal Türkiye’ye sigindi (Sapsal, Kemal Atatürk ile görüstü, ìstanbul Üniversitesi’nde ders verdi ve orada Kirim Karaim Türkleri hakkinda kitap yazdi.*).

XX. yüzyil baslarinda Kirim Karaimleri tarafindan devlet ve sahis seviyelerinde yürütülen Kirim ve Türkiye arasindaki aktif temaslar, bu bölgelerde yasayan etnik gruplar ve dinî cemaatler arasindaki münasebetlerin güçlenmesine ve devletler arasindaki iliskilerinde düzelmesine vesile olmustur. Bu hususta bir çok somut örnekler vardir.

Ne yazik ki, Sovyet hakimiyetinin baslangiç dönemini müteakip bu iliskilere Sovyetler Birligi’ndeki “yeniden insa” (perestroyka) devrine kadar sürecek olan uzun bir ara verilmistir. Halen kesilmis olan bu iliskilerin tedricen de olsa her iki tarafin da menfaatine olacak sekilde yeniden kurulmaktadir. Bu tebligin yazarinin yayinlari ve sahsî intibalari bunu göstermektedir.

* Rusça aslindan Türkçeye çevirdigimiz bu metnin asli 26 Mayis 1995′de Akmescit’de düzenlenen “XX. Yüzyilda Kirim’da Milliyetlerarasi ìliskilerin Meseleleri” konulu ilmî konferansa teblig olarak sunulmus ve söz konusu konferans tebliglerinin toplu olarak yayinlandigi Problemi politiçeskoy istorii Krima, Bölüm: I (Akmescit, 1996) adli kitabin 6.-8. sayfalari arasinda derc olunmustur (Çevirenin notu).

* Haci Seraya [Süreyya] Sapsal Türkiye’de bulundugu yillar içinde Karaimler (Karaylar) hakkinda müstakil kitap yazmamis, ancak 1928′de ìstanbul’da yayinlanan Türk Yili. 1928 adli derleme kitapta onun tarafindan kaleme alinan “Kirim Karay Türkleri” baslikli uzun bir makale yer almistir (Hakan Kırımlı).
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Son Osmanlı Sultanı kim?

Yıllardır bildiğimiz gibi Sultan Vahdettin mi, yoksa Kanuni Sultan Süleyman mı?
Türk asıllı Hazarya Yahudilerinin Osmanlı Sarayı üzerindeki planları, tarihi yeniden sorgulamamıza yol açacak cinsten girişimler .
En çarpıcı olanı ise Ülkü’nün Hürrem Sultan ve oğlu II. Selim’le ilgili iddiaları

Romancı Cahit Uçuk da Selânikli bir aileye mensuptur.
Cahit ÜLKÜ

Cahit Ülkü’nün yeni çıkan romanı ‘Son Hazaryalı’ çok konuşulacak ve tartışılacak. “Bu bir tez roman” diyen Cahit Ülkü, Arthur Koestler’in Orta Avrupa Yahudilerinin 8. yüzyılda bu dine geçen Hazaryalılar olduğu teorisinden yola çıkıyor. Ardından da Hazarya Yahudilerinin, devlet kurmak için Osmanlı Sarayı’nı da içine alan planlarından söz ediyor. Bu planlar içinde, aslında bir Hazarya Yahudisi olan Hürrem Sultan’ın Saray’a satılmasından, II. Selim’in tahta geçirilmesine kadar bir dizi olay var. Soluk soluğa okunan romanda, Osmanlı tarihçilerinin II. Selim’in babasına hiç benzemediğini neden sık sık vurguladıklarını, Hürrem’in Kanuni üzerindeki etkilerinin gerçek nedenini bulacaksınız. Cahit Ülkü, kafalarda çok ciddi soru işaretleri bırakıyor. Çünkü onun teorisine göre, Osmanlı Hanedanı, Kanuni Sultan Süleyman’la birlikte sona erdi. Ülkü’yle ‘Son Hazaryalı’yı konuştuk.

Bunun kurgu değil, bir tez roman olduğunu söylüyorsunuz. Ancak yine de bazı konular bana komplo teorisiymiş gibi geldi (örneğin Rosa’nın -Hürrem- belirli bir ideal için İvan tarafından planlı olarak kaçırttırılması). Bunları neye dayandırıyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmeliyim: Bu roman, Arthur Koestler’in tezine dayanmamaktadır; ancak bu tezle ortaya konan tarihsel gerçeği de malzeme olarak kullanmaktadır. Koestler, kendisinden önce de zaman zaman öne sürülen tarihsel bir gerçeği, bütünlük içinde tespit etmiştir. Benim yakınmam, Hitler’in aslında Yahudi değil, Türk soykırımı yaptığına ilişkin çok önemli bir iddianın Türk edebiyatına yansımayışıdır. ‘Son Hazaryalı’ ile ortaya konan temel tez ise, On Birinci Osmanlı Padişahı II. Selim ile ilgilidir. Pek çok söylencede, makalelerde, tarih kitaplarında değinilip geçilen ve ilk bakışta insana garip gelen bazı noktalardan hareketle, bu garipliklere açıklık getiren roman, işte bu özelliğiyle bence bir tezin romanıdır. Öte yandan ‘Son Hazaryalı’, ileri sürdüğü temel ve ikincil tezlerin yanı sıra bir romandır. Burada yaptığım, bazı tespit ve bulgularımla ilgili, ana teze destek veren hipotezler üretmektir. Romanın dokusu içinde, tarihsel kanıtları olmayan olası çözümlemeler tarihsel kanıtlarla taban tabana zıt değilse, hipotez üretmekte başarılı, aksi takdirde başarısız olmuşum demektir. Bu nedenle, Roza’nın İvan tarafından kaçırılması tez değil, yazarın hayal gücünü de kullanarak bilinenleri açıklama, ilişkilendirme çabasını yansıtan ve bence tezle çelişmeyen bir hipotezdir.
- Yahudilerin, Osmanlı Sarayı’ndaki etkileri nelerdi? Hazar Yahudilerinin devlet kurma hayallerinin başarısız olmasını neye bağlıyorsunuz?
Yahudiler yalnızca Osmanlı Sarayı’nda değil, tarih boyunca pek çok sarayda az ya da çok etkin olmuşlardır. Toprak edinemedikleri için çiftçilikle uğraşamayan bu kesim, ticarette, kuyumculukta, tıpta ilerleyen mensuplarının gayretleriyle bu etkilerini geniş bir alanda sürdürmüşlerdir. Ne var ki, dinsel baskılarla Batı’da küçümsenen konumları, dinsel ayrımcılık yapmayan Osmanlı Sarayı’nda önemsenmiştir. Osmanlı tarihi incelendiğinde Kanuni ve II. Selim dönemlerinde bu etkilerinin kuvvetlendiği ve yaygınlaştığı görülecektir. Gelecek romanda bu sorularınızın yanıtları ayrıntılarıyla verilecektir. Orada II. Selim’le ilgili yeni ve başka sarsıcı iddialar da yer alacağı gibi Hazar Musevilerinin devlet kurma hayallerinin neden başarısız olduğu da açılığa kavuşacak.
- Avrupa Yahudileri (Askenazlar), Türk asıllılık, dolayısıyla Koestler’in tezi konusunda ne düşünüyorlar?
Kitabımın yazılma aşamasında Musevi asıllı bir basın mensubuna “Aşkenaz kime derler?” diye sorduğumda, ondan “Almanyalı Yahudilere denir” yanıtını almıştım. Oysa Aşkenaz ismi Eski Ahit’te geçer ve bu kişi, Türklerin de atası olan Yasef soyundan gelir. Aslında bu kadarı bile, Avrupa Musevileri’nin bu teze bakışını yeterince sergiliyor. Özellikle Amerikalı Yahudiler, Arthur Koestler’in incelemesini kitapçı vitrinlerinden ve kütüphanelerden toplamışlardır. Yahudiler, Musevi-Yahudi ayrımına da tepkiyle yaklaşmaktadırlar. Sanırım bu tepkilerinin nedeni şudur: Hitler’in Yahudi soykırımı yaptığı ve ‘Vaat Edilmiş Topraklar’ inancı, İsrail devletinin temel varoluş nedenidir.
- Bundan sonraki romanınız, devam niteliğinde mi olacak?
Gelecek romanımın adı, belki ‘Sarı Selim’, belki de ‘Son Osmanlı’ olacak; adı için şu anda kesinleşmiş bir kararım yok. Daha önce açıkladığım gibi, gelecek romanda, Selim’in yaşamı izlenecek. Tabii bu yaşam öyküsünde bir yandan trajik kardeş kavgaları işlenirken, öte yandan bazı tarihsel olaylara, çok kimseye çarpıcı gelebilecek yorumlar da getirilecek. Kıbrıs’ta Yahudi Devleti kurma girişimlerinden Hazarya Başkenti İtil’e yapılmış tuhaf sefere dek nice ilginç olaylar… Bu roman, hem ‘Rüstem Paşa’ hem ‘Son Hazaryalı’nın bilinçli olarak bırakılmış boşluklarını da sanırım dolduracak. Kendisi de aslen Yahudi olan Nurbanu ile Selim arasındaki aşk, Selim’le Yasef Nassi’nin tarihçilerce pek açıklanamayan derin ilişkileri, bu romanın yan, ama önemli öğeleri.

Nuray Soysal Tempo Dergisi

Aşkenaz Yahudileri

Haziran 19, 2006

Museviler, İstanbul’a yerleşmelerinin kronolojik sıralamasına göre dört ana grupta toplanıyor: Romanyot, Karay, Aşkenaz ve Seferad… Romanyotlar, Roma ve Bizans döneminden beri var olanlar, diğerleri ise sonradan gelenlerdir.

‘Bir kültürler mozaiğidir Anadolu.’ Bu tanıma uygun, sihir dolu, şiir dolu ülkenin başkenti de İstanbul… 500 küsur yıl önce İspanya’dan, engizisyonun zulmünden kaçıp Osmanlı’ya sığınan Yahudiler’den söz edilir. Genel olarak bilinen bu gerçeği, kamuoyunun ortalama aklında ve bilincinde daha sahici biçimde kalıcı kılan da, özellikle son zamanlarda yapılan müzik çalışmaları olmuştur. Folklörik bir çalışma örneği olarak Janet-Jak Esim’in yaptığı çalışmalar ve etnomüzikoloji örneği olarak Seferad müziği yapan Yavuz Hubeş ve arkadaşlarından bahsedilir. Doğu orijinli Aşkenaz Yahudileri’nden daha az haberliyizdir ve yazımız aslolarak onlarla ilgili olacak.

Museviler, İstanbul’a yerleşmelerinin kronolojik sıralamasına göre dört ana grupta toplanıyor: Romanyot, Karay, Aşkenaz ve Seferad… Romanyotlar, Roma ve Bizans döneminden beri var olanlar, yani yerliler. Diğerleri ise, ‘sürgün’ veya ‘kendiliğinden gelenler’dir. Karaylar 11. ve 15. yüzyıllarda Rusya’dan, Aşkenazlar 16. yüzyıl ortalarından başlayarak Balkanlar, Orta ve Doğu Avrupa’dan, Seferadlar ise, 1492 sonrasında İspanya ve Portekiz’den gelip yerleşenlerdir. Gerek konuştukları diller, gerekse de dini inanç, yönelim ve tapınma biçimleri birbirinden farklı olan bu cemaatlerden Romanyot ve Karaylar, yüzyıllar boyu Rumca; Aşkenazlar Ortaçağ Almancası-İbranice karışımı olan ‘Yidiş’çe; Seferadlar ise Katalan İspanyolcası ile İbranice karışımı olan ‘Ladino’ dilini konuşagelmiştir.

İstanbul’da Seferadlar nüfusça çoğunluktayken, Aşkenazlar yüzde beşler dolaylarında imiş. 1831’de ilk olarak Büyük Hendek’te yapılıp, 1866’da Yüksekkaldırım’a taşınıp, daha sonra da 1900’de büyütülerek kâgir olarak yapılan ve Yidiş diliyle ibadet edilen bir ahşap sinagog kurarlar. Aşkenazlar, bugün konu edeceğimiz binayı da ‘elit’ cemaatten (onların psikolojik baskısından) ayrılmak için yapar. ‘Schil fun di Schneider’ adı verilen ve terzilere ait bir Aşkenaz sinagogu kurarlar. 1894’te hizmete açılan sinagog 1960 başlarına kadar faal kalır. Süreç içinde sayıları 1000’in de altına düşünce, burası harap olmaya başlar. 1999’da ise onarılarak kültürevi olarak hizmet görmeye başlar.

Galata’da, Bankalar Caddesi üzerindeki Kamondo Merdivenleri’nden çıkınca sağdaki Banker ve Felek sokaklarına açılan bir yapı, Schneidertempel Sanat Merkezi… Aşkenaz Vakfı’nın yöneticisi, karikatürcü İzel Rozental bilgi veriyor: ”Vakfın üst katlarında aile büyüklerimin gittiği bir sinagogun bulunduğunu öğrenmiş olmam, beni zaten çok heyecanlandırmıştı. Çıkıp binayı görünce burada neler yapılabileceği hemen gözümde canlandı. Başta Aykut Köksal olmak üzere mimar dostlarımız hemen işe koyuldu. Restore etmek yerine onarmak fikriyle hızla finansman temin etmeye çalıştık. Aslında işletmesi için de para gerekliydi. Cemaat içi kadar dışından da katkılar oldu. Bu yıl ve 2001 için planlar yaptık. Sanat danışmanımız Tan Oral’ın ve benim karikatürcü olmamız nedeniyle, galiba biraz karikatür ağırlıklı işlere yer verdik. İlk etkinliğimiz, ‘Yeni Bir Binyılın Eşiğinde İnançlar’ başlıklı sergimiz oldu. 14 Aralık’ta ‘Osmanlı’da Yahudi Kıyafetleri’ sergisi yaptık.

2001 programı da belirlendi: Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden ‘21. yy’da Eğitim Sorunları’ başlıklı başka bir karikatür sergisi… Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla Ali Ulvi Ersoy’dan retrospektif sergi. Nisan ayında ise bir soykırım (holokost) sergisi var. Fransızlar’ın ciddi ve çeşitli belgelerden oluşan bu sergisini, Çapkınof’un mizahî heykel sergisi izleyecek. Gene Ferruh Doğan’dan bir retrospektif ve Latin Amerikan’dan bir karma karikatür sergisi daha…” Çok kültürlü, çok kimlikli Türkiye’nin seçkin ve değerli unsurları Aşkenaz Yahudileri’nin söz konusu sanat merkezlerine gidin, sergileri izleyin. Balkon katlarından birinde satılan kitaplara göz atın. Mutlaka ilginizi çekecek bir yayın vardır.

Adnan Genç

Yahudi beşeri ve teolojik tarihine dair*

Kaynaklar:
Ahd-i Kadim, Kitab-ı Mukaddes içerisinde, İstanbul:93
El-Kitabu’l-Mukaddes, Mısır, ty.
Tora, Nebiim, Ketubim; Jerusalem: 97
E. Judaica I-XX, Samuel Brandon, Menahem Mansoor, Jerusalem: 72-78
El-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvai ve’n-Nihal I-V, İbn Hazm, Beyrut
Mevsuatu’l-Yehud ve’l-Yehudiyye ve’s-Suhyuniyye I-VIII,
Prof. Dr. Abdulvahhab el-Mesiri, Kahire:99
Yahudi Tarihi, Will Durant; İstanbul:92
Dinler Tarihi, Mircea Eliade; İnsan:99
Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslamoğlu, İstanbul:94
Musa I, II, Gerald Messadie; İstanbul: 99

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Başta Kur’an olmak üzere Mukaddes Kitaplar, İsrailoğulları soyunu, ”Allah’ın kulu” ya da ”seçilmiş: Mustafa” anlamına gelen ve Tevrat’ta Allah tarafından verildiği dile getirilen (Tekvin, 32/28) ”İsrail” lakaplı Hz. Yakub’la başlatırlar. Yine, mukaddes metinler Yakub’u babası hz. İshak kanalıyla Hz. İbrahim’e bağlarlar.

M. Esed’e göre Hz. İbrahim’in atalarının MÖ 3000 yılın başlarında, Arabistan savanalarında başgösteren yaygın kuraklık sonucunda Mezopotamya’ya göç eden kabilelere mensuptur. Aynı isim İbranileri Arapların bir kolu, İbraniceyi de arkaik Arapçanın bir diyalekti olarak görür. Martin Bernal de Black Atena’sında bu görüşü destekler. Eliad’a göre, ”belki kısmen Amoritler ve Hapiru (ya da Apiru)’larla özdeşleştirilebilir. Gerald Messadie’ye göre bu isim Mısırlıların İsrailoğulları için kullandığı isimdir. (Asurlurarın Araplar için kullandığı Arap sözcüğünün ilk kullanım zamanını veren Aribu ismiyle yakınlığı dikkat çekici) MÖ üçüncü bin yılın sonlarında, Kalde’nin Ur şehrinden göç eden İbrahim ve kabilesi, Musa’dan yaklaşık 1000 yıl önce Filistin’e yerleşir.

Yarı göçebe bir halde hayvancılık yapan İsrailoğulları, anayurtları Filistin’den, yine bir kuraklık nedeniyle göç ederek Mısır’a yerleşirler. Bu göçün başlangıcını teşkil eden Yusuf Peygamber kıssası, İsrailoğullarının Mısır’a geliş sorununu da aydınlatan dramatik bir öyküdür. Tarih olarak MÖ 1770-1580 arasında hüküm süren kolonyalist Hiksos (eski Mısırca hik şasu, ya da heku şovset: Çoban Krallar) hanedanı dönemine denk gelmektedir. (Esed)

Önceleri, kendileri de bölgeye kolonyalist olarak dışardan gelmiş olan Hiksos Hanedanı’nın himayesinde özgür bir toplum olarak Mısır’da yaşayan İsrailoğulları, bu hanedanın yönetimine Mısır milliyetçilerince son verilmesiyle birlikte artık zor bir döneme girerler. Kur’an’ın da tasik ettiği gibi başından beri ehl-i tevhid olan İsrailoğulları, çok tanrılı bir inanç sistemine mensup olan Mısırlılar tarafından, biraz da Hiksos Hanedanı’na olan intikam hisleri nedeniyle dışlanırlar ve sistematik bir biçimde köleleşirilirler.

Messadie’ye göre MÖ 1307, Eliad’a göre 1260 yıllarında, ismi Mısır kökenli olan Mos olan Musa Peygamber, İsrailoğulları’nı jenoside tabi tutan Mısır yönetiminin elinden kurtarır. Hz. Musa Kur’an’a göre firavunun sarayında büyümüş bir prenstir. Tora (ilk beş kitap) da bunu destekler. Bir görüşe göre Musa’yı sarayda büyüten kraliçe Haçepsut’tur. Messadi, bu firavunun I. Seti olduğunu söyler. Öyle anlaşılıyor ki, o ölüp yerine muhalifi III. Tutmes geçince Musa saraydan kaçmıştır. (Leiden İsl. Ans.)

Sina’da vahyi alan Hz. Musa, bir yandan da İsrailoğullarının Kur’an’ın ”maymunlaşma” (2:65, 7:166) olarak nitelendirdiği yabancılaşmasının önüne geçmek için çırpınır. Bu dönemde, Mısırlıların Hotor (İnek) tanrısına tapmadan tutun da, özgürlüğü soğan ve sarımsakla takas etmek istemeye, bahşedilen nimetlere nankörlükten tutun da ”Allah’ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyeceğiz” demeye kadar, bir dizi azgınlık ve sapkınlık örnekleri sergilerler. (İslamoğlu)

40 yıl yeni bir neslin doğmasının yanında eski neslin ikiye kadar kırılmasını da bekleyen Hz. Musa, ilahi talimatların klavuzluğunda İsrailoğulları’nın vahyi yeryüzünde temsil ve tebliğ misyonunu gereği gibi ifa edebilmesi için terbiye eder.

Kenan’a yerleşen İsrailoğulları 3’ü yönetici 9’u etba kabile olmak üzere 12 kabileden oluşur. MÖ 1050’lerde peygamber Samuel Saul’u (Kur’an’daki adıyla Talut’u) kral olarak atar ve ünlü Krallar Dönemi, böyle başlar. Hz. Musa’nın vefatıyla Kral Talut dönemi arasında İsrailoğulları tam 7 kez tevhid akidesinden inhiraf edip yeniden ihtida etmişlerdir. (İbn Hazm)

İsrailoğulları’nın altın çağı Davud ve oğlu Süleyman (961-922) dönemleridir. Kaybolan Ahit Sandığı (Tabut) bulunur, Kudüs dini merkez olarak inşa edilir. Mukaddes Mabed inşa edilir. Hz. Süleyman’ın ölümünden sonra devlet Kuzey Krallığı (İsrail) ve Güney Krallığı (Yahuda) olarak ikiye bölünür İsrail, Yahuda’nın da lojistik desteğiyle MÖ 722’de Asur tarafından yerle bir edilir. MÖ 587’de sıra Yahuda’ya gelmiştir. Babil kralı II. Nabukadenossor Kudüs Mabedi’ni yerle bir ederek tüm Yahudileri Babil’e sürgün olarak götürür. Bu döneme Apokaliptik dönem adı verilir. Bu dönemde Ezra (Uzeyr) tamamen ortadan kaybolmuş olan Tevrat’ı, insanların hafızasından yeniden derler. Ezra II. Musa olarak lakaplandırılmayı hak etmiştir. Tevrat tomarlarına bir zeyl olarak daha sonra gelen peygamberlerin hayatını ve mesajlarını da ekleyen Ezra’nın bu biyografileri, daha sonra Kitab-ı Mukaddes metinleri arasında yerini alacaktır.

539’da Mezopotamya’yı işgal eden Pers imparatoru Kirus, Yahudileri Babil esaretinden kurtarır. Kirus’un yardımıyla Mukaddes Mabed yeniden inşa edilir. MÖ 339’da İskender’in Afrika’ya çıkışıyla, Yahudiler arasında Helen kültürü hakim olur. Birkaç kuşakta, dil İbraniceden Yunancaya döner, Tevrat’ın ilk Yunanca tercümesi bu dönemde yapılır. Yunan felsefesinin etkisiyle, Torah (Şeriat) te’vile açılır. Bu işi daha sonra Filon tamamlayacaktır. Bu dönemde, Yunan işgaline karşı milliyetçi duygularla ayaklanmalar olur.

İskender’in MÖ 323’de ölümünden sonra, Yahudi, Mısır’a hakim olan Ptolemiler’in, önemli bir Yahudi nüfusu barındıran İskenderiye’yi başkent yapmalarından itibaren topraklarının bir parçası haline gelir MÖ 198’de Yahuda, Selevkoslar’ın eline geçer. MÖ 167’de Roma imparatoru IV Antiokhus Yahudi Şeriatı’nı yürürlükten kaldırır ve Mabed’e tanrı Zeus’un heykelini yaptırır. Buna tepki olarak Makkabe isyanları başlar. Mabed isyancılar tarafından 164’te geri alınır ve heykellerden temizlenir. Hanukkah’ın sekizgün bayramı bu isyanın anısına hala kutlanmaktadır.

İşgaller karşısında Yahudiler Bu tavırlar geliştirirler. Bu farklı tavırlar farklı mezhepler olarak kemikleşir: Ferisiler, Sadukiler, Zealotlar ve Esseniler bunların belli başlılarıdır.

MÖ 40’da Romalılar adına Yahuda’nın yöneticisi olan Herod, Roma tarafından Yahudilerin Kralı ilan edilir.. MS 6’dan itibaren yarı sömürge durumuna son verilerek resmen Roma mandası altına giren Yahuda, doğrudan bir Roma valisi tarafından idare edilir fakat iç işlerinde nisbeten özerk bir yapıya da izin verilir. MS 66’da Romalı vali Florus’un şiddete varan uygulamalarına isyan eden Yahuda halkı, Romalılaşmış Yahudileri de cezalandırma noktasına gelir. Bunu yapan Zelotlar (Sicarii)’a mensup milliyetçi güçlerdir. Bu isyanı bastırma görevi 69’da imparator ilan edilen Vespasien tarafından oğlu Titus’a verilir. 28 Ağustos 70’te mabed yakılarak yok edilir, Ekim’de tüm Kudüs yerle bir edilir. 74’te son kale olan Masada da düşer. Bu tarih yaklaşık 2000 yıl sürecek bir diaspora (gurbet)’in başlangıcıdır.

Arabistan Yahudilerinin bölgeye göçünün bu olayın akabinde gerçekleşmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Önce Necran’a yerleşen Yahidiler daha onra Medine, Hayber, Fedek vs. gibi yerlere dağılmışlardır. (İslamoğlu)

133’te Mesih’lik idiasıyla ayaklanan Bar Kohba ve taraftarları, Romalılar tarafından korkunç bir şekilde cezalandırılır. Yine de MS III. Yüzyıla kadar yerli bir haham tarafından sözde özerk bir biçimde sürdürülen Yahuda yönetimi, bu yüzyılda Hıristiyanlığın Roma tarafından resmi din olarak kabul edilmesiyle birlikte Yahuda, şeklen de ortadan kalkar.

Yahudiler 70 yılındaki bu büyük soykırımdan kaçarak Güney Arabistan, Kuzey Afrika, Güney, Batı ve Doğu Avrupa, Suriye, İran’a kadar geniş bir coğrafyaya dağılırlar. 1492’de Hıristiyan egemenliğine geçen İspanya tarafından kovulan Sefarad Yahudileri Fas’a, Hollanda’ya ve Osmanlı topraklarına sığınırlar. Sonrası malum.

Şeriat anlamına gelen Torah, Hz. Musa’ya gelen 5 kitaptan oluşur: Bereşit (Tekvin), Şemot (Çıkış), Vayikra (Levililer), Be-Midbar (Sayılar), Devarim (Tesniye) Eldeki Eski Ahid’de, Torah dışında peygamberlerin hikayelerinden oluşan Nebiim ve azizlerin biyografilerinden oluşan Ketubim (Hajiyograflar) bölümleri yer alır. Bu üç bölümden oluşan Eski Ahid ”tanah” diye kısaltılır.

Tevrat’ın aslının kaybolduğunu, yine kendisinden öğreniyoruz. II. Krallar’da, kaybolan Tevrat’ı mabedin restorasyonu sırasında Hilkiya adlı bir görevlinin bulduğu dile getirilmektedir. (22/8) Bu kayboluş tek değildir. Babil sürgünü sırasında, Babillilerin sistematik takibi sonucu elde hiçbir nüshası kalmayan Tevrat’ı, daha sonra hafızadan ve eldeki verilerden yola çıkarak derleyen Ezra’dır (Uzeyir). Bu hizmetinden dolayı Ezra II. Musa lakabını kazanmışır.

Tevrat’ın, bugün elde bulunan metninin asıl metinden değil de hafızadan derlendiğinin göstergesi, Tevrat’ta anlatılan olayların hep iki varyantla anlatılmış olmasıdır. Bu iki metinden biri Yahvist (J) metindir ki, bu varyantta Tanrı’nın adından Yhvh olarak söz edilir (MÖ X yy). İkincisi Elohist Metin’dir ki, bu varyant da Tanrı için Elohim çoğul ismini kullanır ve birinciye göre daha sonra kaleme alınmış (MÖ VII yy) bir varyanttır. Bunlardan ayrı olarak D ile simgelenen Dötoronomist metindir ki, Tesniye’nin bir kısmının redaksiyonundan ibarettir ve MÖ 622’ye tekabül eder. P ile simgelenen Rahipler Metni ki, kaynağı Levililer olan bir gurup haham tarafından kaleme alınmıştır.

Nebiim (Peygamberler) ”eskiler” ve ”yeniler” olarak ikiye ayrılır. Eskiler, tarihi kıssalar içeren altı kitaptan müteşekkildir: Yeşu, Hakimler, I. Samuel, II. Samuel, I. Krallar, II. Krallar isimli kitapların biyografisini verdiği isimler Hz. Musa’nın halefleri olan Yeşu, Samuel, Saul Talut), Davud, İlyas, Elyesa peygamberlerdir. Yeniler’de ise İşaya, Yeremya, Hezekiel, ve 12’ler diye anılan peygamberlerin vahiyleri ve hayat hikayeleri vardır. Ketuvim (Kitaplar)’de ise 150 ilahi ve duadan oluşan Davud’un Mezmurlar’ı (Zebur), Meseller, Eyüb gibi değişik çağlara ait değişik kitaplardan müteşekkildir.

Daha sonraları farklı versiyonları ortaya çıkan Tevrat’ın toplam kaç farklı nüshası olduğunu bilmiyoruz. Ancak, el-Fasl’ında, An’anilerin, Rabbanilerin, İsevilerin Tevratı ve Filistin’den çıkarılması yasak olan Samirilerin Tevratı diye 4 ayrı nüshadan söz eden İbn Hazm, dördüncüsünü göremediğini, fakat ilk üçünü görüp incelediğini ve bazı bölümlerinin edisyon kritiğini yaptığını söyler. Bu konuya eserinde bir tam cilt ayırarak bu alandaki derin bilgisini kanıtlar.

Kitab-ı Mukaddes’in, yukarda verdiğimiz bölümlerine ek olarak ortaya çıkan ilk eksiksiz versiyonu MÖ II. Yüzyılda tamamlanmış olan Yetmişler adı verilen Grekçe versiyondur. Bu versiyonda, Apokrifler adı verilip Kutsal Kitab’a dahil edilmeyen materyaller vardır.MÖ III. Yüzyıldan itibaren Kitab-ı Mukaddes’e Apokaliptik metinler ilave edilir. Yahudi mistisizminin ilk yazılı kaynaklarına MS 1. Yüzyılda rastlanır. Birincisi Tekvin’in mistik yorumu (ma’aseh bereshit), ikincisi Hezekiel Peygamber’in Arş’ı taşıyan semavi araçı tasvir eden ”Merkabah”sıdır.

Filon, Kitab-ı Mukaddes’i Eflatun’un Sudur Nazariyesi’ne uyarlayarak te’vil eder. Ona göre beden ruhun hapisanesidir. MÖ 150’den itibaren Ölüdeniz yakınlarındaki Yahuda çölünde Çileci bir hayat süren Esseniler’e ait literatür 1947’de Kumran’daki 11 mağarada bulunur.

Yahudi literatürü Mişna ve ona ilave edilen iki Talmud (Kudüs ve Babil Talmudu) ile genişler. Mişna, ”halakah” yani hukuki bir yorumdur. MS 200’de tamamlanan altı bölümde tasnif edilen 63 kitaptan müteşekkildir. MS V. Yüzyılda tamamlanan Filistin Talmudu Babil Talmud’una göre daha eski fakat üç kez kısa bir hukuki tefsirdir. Amoraların çalışması Gemara isimli uzun bir tefsire sahip iki derlemedir.

Talmud’un halakaik (hukuki) tefsiri, Rabbinik literatürün sadece bir kısmıdır. Diğer kısmı ise hem halakaik hem de haggadik (kelami ve tarihi) metinlerden oluşan midraş (tefsir)’lardan oluşmuştur. Hemen hatırlamak gerekir ki, medine’deki Yahudi mabedinin adı da Beytu’l-Midras(ş)’tır. Buradan, Medine Yahudilerinin üçüncül kaynaklardan beslenen bir geleneğe sahip olduğunu çıkarsamakta bir mahzur olmasa gerek.

Haggadik (kelami ve tarihi) midraşlar külliyatı MS 13. Yüzyıla kadar gelip dayanır. Bunlar arasında Tekvin tefsiri olan Midraş Rabbah, Rav Kahana’nın vaazlarından oluşan Pesikta’sı, 6. Yüzyılda yaşamış Filistinli bir hahama ait olan Midraş Tanhuma bunlardan belirgin olanları.

Bu tefsirler, yazıldıkları dönemin tipik özelliklerini taşırlar. Babil sürgününde yazılanlar Babil dininin özelliklerini ve gizemini Yahudiliğe taşırken, Helenist dönemde kaleme alınanlar Yunan Çoktanrıcılığını içselleştirir. Diaspora döneminde ortaya çıkan tefsirler, bir kurtarıcının (maşiah) gelip Yahudileri tekrar eski altın çağlarına döndüreceklerini işler. Bütün bu geleneksel tefsirler, gittikçe aslın yerini alacak ve Yahudi dini geleneği ”im kabbalah na kabbal” (gelenek değilse kabul etmeyiz) aforizmasında ifadesini bulan bir mantık üzerine inşa edilecektir. Kur’an’da Ehl-i Kitab’la ilgili eleştiriler sırasında ”atalar” eleştirisi, işte bu mantığın reddidir.

Bizim burada özel bir önem vermemiz gereken gelenek Kabbala diye adlandırılan, hurufi (gramatolojik), rakamcı (nümerik), teosofik mistik ve gizemci Yahudi geleneğidir.

Kabbala geleneğinin çıkış noktası Sefer Yetzirah (Yaratılış Kitabı)’dır: 10 sephirot muhtemelen 10 Emir’e tekabül eder. Bunları bir araya getiren 22 yol ise İbrani alfabesinin 22 harfine denk düşer. Böylece Yaradılış bu 32 unsurdan hareketle vuku bulur. (İlginçtir; Bahailiğin kurucusu Bahaullah da 32 rakamı üzerine oturtmuştu öğretisini.) Sefer Yetsirah’ın bu hekhalotik (hurufi) yorumu, Alman Hasidim Eşkenaz’ların (Alman ve diğer Batı Yahudileri) düşüncelerinin merkezinde yer alır. Kabalist geleneği zirvesine taşıyan Zohar’ın ilk habercileri Kastilyalı Yakub ve İshak Kohen kardeşler olur. Bunlar helenistik gibi görünen alfabe harflerinin yer değişikliği ve uyuşumu ile (bir metnin harflerini değiştirerek elde edilen kombinezonlardan anlamlı kelimeler üretmek ve bunlardan yola çıkarak yorumlar yapmak) mistik nümeroloji tekniklerini ortaya koyarlar.

Josef ben Abraham Gikatilla (1248-1305) ve Leonlu Moise (1250-1305) Simon bar Yohai’ye atfedilen ”sahteyazı” metin olan Sefer ha-Zohar’ın (İhtişamın Kitabı) yazarıdır. Kabbalistin bütün faaliyetleri, tasarlanan üç amaçtan birini gerçekleştirir: 1 Tikun: Zahidin kişiliğinde ve dünyada vahdet-i vücudun ve uyumun yeniden canlandırılması, 2 Kavvanah: Kendi iç dünyasına doğru gerçekleştirilen deruni seyahat, 3 Devekut: Ruhlarla vecd halinde birliktelik. Zohar kitabı, bazı yorumlara göre, 1648 yılında beklenen Mesih’in geleceğini haber vermektedir. (el-Mesiri) Bu Kabbalist hurufi panteizmi, devrimci bir zemine taşıyan ve Yahudi tarihinde bizce dönüm noktası sayılması gereken bir isim Polonya Yahudisi İshak Luria’dır.

Burada bir nokta koyup, 32 yılını bir Yahudi, Yahudilik ve Siyonizm ansiklopedisi hazırlamaya vakfederek Jaques Derrida’nın yapıçözüm yöntemini kullanarak mevcut tüm Judaik kavramları tamamen bozup-dağıtarak yeniden inşa eden Abdulvahhab el-Mesiri şöyle der: Konu üzerinde 12 yıl çalıştıktan sonra 1984 yılına geldiğimde, akademik kariyerimin ve ilim hayatımın en önemli gerçeklerinden biriyle karşılaştım. Polonya tarihi bilinmeden modern Yahudi tarihi ne bilinebilir, ne yazılabilir.” Buna, el-Mesiri’den esinlenerek şunu da ekleyebiliriz ki: İshak Luria bilinmeden de Polonya yahudiliği ve dolayısıyla Sabataycılık ve Siyonizm bilinemez. El-Mesiri İshak Loria’nın Kabalistlerin el kitabı Zohar’ı devrimci bir yoruma tabi tutmasının sosyal ve siyasal nedenlere dayandığını söyler. Bunlardan birincisi Mesih’in geleceği yıla tekabül eden Ukrayna’daki Çiftçi Ayaklanması, ikincisi ise 1655’te gerçekleşen Rusya İsveç savaşıdır. Ona göre, bu ve buna benzer olaylar Polonya Yahudilerini derinden sarsar. (el-Mesiri)

Aşkenazi Rabbi İshak, bu isimlerin baş harflerinden oluşan (ARİ) bir sentezi temsil eden ”ARİ ha-Kadoş (Safed’in Kutsal Aslanı) felsefesini ortaya atar. Bu felsefe, yaratılışı Tanrının bizzat kendi içindeki karşıt/zıt faaliyetler süreci olarak tanımlar ve kötülüğü de bir takım şeyleri içinde bulunduran ”vazonun kımıldamasıyla” düşen manevi parçaların aktif bir varlığı olarak düşünür. Bu kozmik bir dramdır ve negativite pozitif enerjiyi ortaya çıkartacaktır. Luria Kabbalacılığı 1630-1640 yılları arasında tüm Yahudi muhitlerini bir yangın gibi sarar ve topyekün kurtuluş düşüncesini onlarda uyandırır.

M. Eliade’a göre, bu teorinin kendisinde gerçekleşeceğini düşünerek, kötülük eğilimlerini farkettiği İzmirli Sabatay Zvi’yi ilk farkeden (keşfeden) Luriacı Kabbalist Gazzeli Nathan’dır (1643-1680). El-Mesiri de aynı görüştedir. Yalnız o 1664 yılını gösterir. El-Mesiri’ye göre tam da bu sırada İngiltere Yahudileri arasında, ”anavatana dönüş” düşüncesi Hıristiyanlar arasında dahi Yahudiler tarafından yayılmaktadır: 1666 yılı, Yahudilerin Filistin’e dönüşlerinin gerçekleşeceği iki bininci yılının başlangıcını teşkil edecektir.

Sabatay Zvi, Sara isimli, Ukrayna’da bir bölgenin mali işlerinden sorumlu olan birinin kızıyla evlenir. Bu kötü şöhreti olan bir kadındır ve o bu evliliği de Luriacı Kabbalacılığın yorumuna uygun bir biçimde ”dışardan kötü görünüp içerde yücelmek” (Melami tarzı) öğretisine uygun olsun diye yapmıştır. Dahası şeriatın tüm formel emirlerini alenen çiğnemeyi, yasakları işlemeyi özendirecek sözler söylemeye başlamıştır. (1648) Bu tavrından dolayı İzmir’den Hahamlar tarafından kovulur. Selanik’e gider, orada ve mücavir kentlerde tüm haramları helal eden, tüm helalleri haram eden öğretisini Yahudileri çağırır. Birkaç ay İstanbul’da kalır. Kahire’ye gider ve Kabbala öğretimi halkasına katılır. O halkanın üyelerinden biri de Devlet Hazine Müdürü Yahudi Cemaati liderlerinden Rufail Yusuf Çelebi’dir. Sonra Filistin’e gider.

Gazzeli Nathan tarafından beklenen Mesih olduğu ilan edilen Sabatay Zvi, hüzün bayramlarını sevinç bayramları olarak kutlanmasını söyler. Mesih Sultan’ın tacını da ele geçirecektir. El-Mesiri’ye göre Luria Kabbalası’nın temel fikirlerinden birine dayanmaktadır bu talep. 1665 yılının Mayıs ayında Kudüs’e giren Sabatay Zvi, tüm evrende tek yönetici kudretin kendi olduğunu ilan eder. Bir ata binerek Kudüs’e 7 kez tavaf eder. Şiddetli saldırılarla karşılaşır ve şehirden çıkarılır. Zvi, 1666 yılında İstanbul’a giderek Sultan’ı tahtından indireceğini ilan eder. Şubat 66’da İstanbul’a varır ve yakayı ele verir. Gelibolu Kalesi’nde mahkum edilir. Yavaş yavaş mahkumiyet gevşetilir. Bu sırada her taraftan ”hacılar” gelmektedir ziyaretine. Bu yılın Eylül ayında Kabbalacı Polonyalı Haham Nehemya ziyaretine gelir. Onun uçuk iddialarını reddetmekle kalmaz, Sultan’a etkin bir şikayet dilekçesiyle başvurur. Mahkeme edilir ve ölüm cezasına çarptırılır. Tek kurtuluş yolu vardır müslüman olmak. O da sureta müslüman olarak, ölümden kurtulur ve Kabalist gelenekte Mesih’in vasıflarından biri olan sureta dinden çıkma yorumuna da uygun hareket etmiş olur. Kapıcıbaşı payesi verilerek Arnavutluk’ta mecburi ikamete tabi tutulur. 1676’da koleradan ölür.

Adamlarından bir kısmı onu terkidir. Fakat çoğunluğu ona sadık kalır. Tevrat’ın Mesihçi bir yorumla reddi, Sabatay Zvi’nin ruhunun kendisine girdiğini savunan Jakop Frank (1726-1791) tarafından Polonya’da Sabataycılık yayılmasını hızlı bir biçimde sürdürür. Polonya Hasidizmi, Zvi’nin fikirleri etrafında bir senteze gider. Sabataycı Hasidîler, cinsel birleşme sırasında, yemek ve ayak yoluna çıkmak gibi aktiviteler sıraında da ibadet etme tarzını övünerek uygularlar.

El-Mesiri, Sabatay Sevi’yi ortaya çıkaran krizin, Hahamlar tarafından Yahudiliğin sokulduğu kimlik krizi olduğunu söyler. Ona göre ortaçağın tipik bir özelliği olan skolastik yönelişlere karşı gelişen akılcı ve yorumcu atak Yahudilik içerisinde de ses getirmiştir. Klasik Hahamlık kurumu’nun sonunu getirmiştir bu yöneliş. Aynı isim der ki: ”Sabatay Sevi, bu konuda çağdaşı Spinoza’ya benzemektedir. İkisi de aynı krizden sözetmektedir, ikisi de Kutsal Yasalara (halakah: şeriat) karşı meydan okumakta, ikisi de tüm dikkatleri bu dünya üzerinde yoğunlaştırarak laik/seküler bir özden yola çıkmaktadır. Ne var ki, Zvi içerden meydan okurken Spinoza dışardan meydan okumaktadır. İkisi de, hululidir, yani tabiatçı panteisttir. Tabiatla Tanrı’yı aynileştiren bir düşünceye sahiptir. Varlık birdir ve mükemmeldir. Varlıklar bir olan’dan derece derece inmekle çeşitlenirler. Bu yönelik, Zvi’de dini bir kimliğe bürünürken, Spinoza’da laik ve felsefi bir kimliğe bürünmüştür.” (el-Mesiri 5/20)

İsrailiyyat adı verilen Yahudi geleneğinin hadise etkisi araştırılmışır da, Kabbalist Yahudiliğin İslam Teosofik sufizmi üzerindeki etkileri hala araştırılmayı bekleyen bakir bir alandır. Tıpkı, Yunan düşüncesinin teosofik sufizm üzerindeki etkisinin araştırılmayı beklediği gibi.

*NOT: Bu çalışma, İslami Araştırmalar Vakfı başkanı Prof. Dr. Ali Özek ve arkadaşlarının talebi üzerine İSAV’da sunulmuş bir tebliğdir. Mİ.

Doç.Dr. Baki ADAM

Doç.Dr. Baki Adam, 1962 yılında Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Balkıca köyünde doğdu. 1987′de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1988′de aynı Fakültenin Dinler Tarihi Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak göreve başladı. 1989′da “Dinlerde Hacc İbadeti Üzerine Bir Araştırma” isimli teziyle Yüksek Lisans öğrenimini bitirdi. 1990′da Dinler Tarihi Anabilim Dalı’nda doktora çalışmalarına başladı. 1991-1992 yılları arasında sekiz ay süreyle İsrail’de Tel-Aviv Üniversitesinde kaldı. Haziran 1994′te “Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat ve Yahudi Hayatındaki Yeri isimli doktora teziyle doktor unvanını aldı. 27 Kasım 1997′de de Doçent oldu. Halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı’nda çalışmaktadır.

Yahudiliğe mensup olanlar, tarihten günümüze, İbranî, İsrail ve Yahudi isimleriyle anılmışlardır. “İbranî” ve “İsrail” tarihî anlamda, “Yahudi” ise özel ve yaşayan bir kavmi tanımlamak için kullanılmıştır. Bunlardan “İsrail” ve “Yahudi” isimleri daha çok kullanılmıştır. Tarih içinde bu iki isim, karakterle ilgili bir muhteva kazanmıştır. “İsrail” olumlu karakteri, “Yahudi” ise olumsuz karakteri belirtir olmuştur. Bugün Yahudiler, “İsrail” ve “Yahudi” ismini kullanmaktadırlar. 1948′de Filistin’de kurulan devletin adı İsrail’dir. Bu devletin vatandaşlarına, etnik kökenine bakılmaksızın “İsraelî” (İsrailli) denilmektedir. Yahudi ismi ise, ırken ve dinen Yahudi olanlar için kullanılmaktadır. Musevi ismi, Osmanlı’nın son dönemlerinde kullanılmaya başlamıştır. Bu isim, bugün sadece Türkiye’de kullanılmaktadır. Yahudi ismiyle aralarında hiçbir fark yoktur. Bununla birlikte, Türkiye’deki Yahudiler Musevi adını tercih etmektedirler. Bu tercihte, Yahudi isminin taşıdığı olumsuz anlam etkili olmaktadır. Yahudi din adamlarının belirlediği kurallara göre, Yahudi olmanın bazı ırkî ve dinî şartları vardır. Yahudi olmanın temel ön şartı, Yahudi bir anne-babadan veya Yahudi bir anneden doğmaktır. Sadece babası Yahudi olan bir kimsenin Yahudi sayılabilmesi için Yahudi dinine de girmesi gerekir. Milliyeti bakımından Yahudi olmayıp sonradan Yahudiliğe giren kimse de Yahudi sayılır. Bu bakımdan “Yahudilik” terimi; belli bir ırka, kültüre ve dine mensubiyeti ifade eden çok kapsamlı bir anlam ihtiva etmektedir.

YAHUDİLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ
Yahudiliğin tarihi Hz. İbrahim’le başlar. Yahudilerin büyük atası olan Hz. İbrahim, Tevrat’ın ifadesine göre Keldanîlerin Ur şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Terah (İslam kaynaklarında Azer), ailesini alarak Harran’a göç etmiştir. Tanrı, daha sonra, Hz. İbrahim’e Kenan bölgesine gitmesini emretmiştir. Bunun üzerine Hz. İbrahim, ailesini ve kardeşinin oğlu Lut’u yanına alarak Kenan’a gitmiştir. Daha sonra, Kenan’da kuraklığın baş göstermesi üzerine Mısır’a giden ve orada bir süre kalan Hz. İbrahim, Mısır firavunun verdiği hediyelerle zengin olarak tekrar Kenan’a dönmüştür. Yanında, eşi Sara’nın cariyesi Hacer (Hagear) de vardır.

Hz. İbrahim’in yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, eşi Sara’nın kısırlığı sebebiyle bir çocuğu olmamıştır. Bu durumdan rahatsız olan eşi Sara, Hz. İbrahim’e cariyesi Hacer’le evlenmesini teklif etmiştir. Hz. İbrahim, Hacer’le evlenmiş ve bu evlilikten İsmail dünyaya gelmiştir. Hacer’in Hz. İbrahim’e bir oğul vermesi Sara’nın kıskançlığına yol açmıştır. Bunun üzerine Tanrı, meleklerini misafir kılığında Hz. İbrahim’e göndererek Sara’nın bir erkek çocuk doğuracağını müjdelemiştir.

Sara, kendi oğlu dünyaya gelince Hacer’e ve oğlu İsmail’e daha fazla kıskançlık duymaya başlamıştır. Bu kıskançlığı yüzünden Hz. İbrahim’den, Hacer ve oğlu İsmail’i yanından uzaklaştırmasını istemiştir. Tanrı, Hz. İbrahim’e, Sara’nın sözünü dinlemesini, soyunun İshak’ta yüceleceğini bildirmiştir. Ayrıca onunla bir de ahit yapmış, İsmail’in soyunu mübarek kılıp bir millet yapacağını vadetmiştir. Bunun üzerine Hz. İbrahim, Hacer ile oğlu İsmail’i Paran denilen yere götürüp bırakmıştır. İsmail, oraya yerleşmiş ve Arapların atası olmuştur.

Tevrat’a göre Hz.İbrahim’in neslini devam ettiren İshak’ın da iki oğlu vardı. Bunlardan birinin adı Esav, diğerinin adı Yakup’tur. Esav ile Yakup arasında doğdukları günden beri çekişme vardı. Bu çekişme, ilk oğul olmakla ilgiliydi. O zamanlar İbraniler’de ailenin ilk oğlu olmak ayrıcalık taşımaktaydı. Babanın otoritesi ve malının büyük bir kısmı ilk oğula kalıyordu. İshak yaşlanıp gözleri görmez olunca, ilk doğan Esav için bereket duası etmek istedi. Fakat Yakup, annesinin de yardımını alarak babasına kendisini Esav olarak tanıttı ve bereket duasını aldı. Böylece, Esav’ın hakkı olan ilk oğulluğun imtiyazını ele geçirmiş oldu. Tanrı, Yakub’un ilk oğulluğunu onaylayarak onu mübarek kıldı. Onu, büyük bir neslin atası yaptı. Bu durum, Esav’ın Yakup’a kin beslemesine yol açtı. Esav’ın öldürmesinden korkan Yakup Harran’a, dayısı Laban’ın yanına gitti. Orada dayısının iki kızıyla evlendi. Yakub’un, dayısı Laban’ın iki kızından ve cariyelerinden on iki oğlu oldu. İsrailoğullarının on iki kabilesinin kökeni, Yakub’un bu on iki oğluna dayanmaktadır.

Yakup, Harran’da uzun bir süre kaldıktan sonra tekrar atalarının yurdu Kenan’a geldi. Yakub’un küçük oğlu Yusuf’a karşı derin bir sevgisi vardı. Kardeşleri Yusuf’u kıskandılar ve onu bir kuyuya attılar. Mısır’a mal götüren bir ticaret kervanı Yusuf’u kuyudan çıkardı ve Mısır’da firavunun memuru Potifar’a sattı. Daha sonra Yusuf, Tanrının yardımıyla firavunun sarayına maliye nazırı oldu. Mısır’ın bütün ekonomisi Yusuf’a teslim edildi.

Hz. İbrahim zamanında olduğu gibi Kenan’da tekrar kıtlık baş göstermişti. Mısır’da erzakın olduğunu haber alan Yakup, oğullarını Mısır’a gönderdi. Bunlar, Mısır’da Yusuf’la karşılaştılar. Yusuf, Mısır’a gelmesi için babasına haber gönderdi. Bunun üzerine Yakup, kabilesini de yanına alarak Mısır’a gidip yerleşti. Fakat, Yusuf’un ölümünden sonra Mısır’da durum değişti. Tahta geçen yeni firavun İsrailoğullarını köleleştirdi. İsrailoğulları, dört yüz sene Mısır’da köle olarak kaldılar.

İsrailoğullarının bu esareti sırasında, dönemin Mısır firavunu bir rüya gördü. Rüyayı yorumlayan kahinler yakında İsrailoğulları arasından bir erkek çocuğun dünyaya geleceğini ve bu çocuğun firavunun tahtını elinden alacağını söylediler. Bu haber, firavunu telaşlandırdı. Firavun, o yıl doğacak olan bütün erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Hz. Musa da o yıl dünyaya gelmişti. Hz. Musa’yı gizlice dünyaya getiren annesi, Tanrı’nın vahyi üzerine onu bir sepetin içine koyup Nil nehrine bıraktı. Firavunun adamları sepeti alıp saraya götürdüler. Firavun, çocuğu evlat edindi.

Firavun’un sarayında büyüyen Hz. Musa, bir gün şehre gitti. Şehirde dolaşırken bir İsrailli ile bir Mısırlının kavga ettiğini gördü. Musa, İsrailliye yardım etmek amacıyla kavgaya müdahale etti ve Mısırlıya bir tokat vurdu ve kazaen Mısırlı öldü. Firavunun kendisini cezalandırmasından korkan Hz. Musa, Mısır’ı terk edip Medyen’e kaçtı. Orada, Medyen kahini Yetro’nun (Şuayb) yanında çalışmaya başladı. Bir süre sonra onun kızı ile evlendi.

Tanrı, bir gün Yetro’nun koyunlarını otlatırken Horeb dağında yanan bir çalılığın içinden Hz. Musa’ya hitap etti ve ona, İsrailoğullarını Mısır esaretinden kurtarma görevi verdi. Kardeşi Harun’u da ona yardımcı yaptı. Bu aynı zamanda Hz. Musa’nın peygamberlik görevinin de başlangıcıydı.

Hz. Musa Tanrıdan bu görevi aldıktan sonra Mısır’a gitti ve firavundan kavmi İsrailoğullarını serbest bırakmasını istedi. Kur’an-ı Kerim’e göre onu tek bir Allah’a inanmaya da davet etti. Fakat firavun, İsrailoğullarını serbest bırakmama konusunda inat etti. Bunun üzerine Mısır’ın üzerine bir çok felaket geldi. Sonunda, Mısırlıların da baskısıyla firavun inadından vazgeçti. Hz. Musa, İsrailoğullarıyla birlikte Mısır’dan çıktı. Üç ay sonra Sina’ya vardı. Orada Tanrı, Yahudiliğin temel ilkelerini oluşturan On Emir’i iki levhaya yazılmış halde Hz. Musa’ya verdi. Bu levhalarda, tek tanrıcılığın temel ilkeleri ile genel ahlak ilkeleri yer almaktaydı.

Sina’daki bu vahiy olayından sonra Hz. Musa, ataları İbrahim’e, İshak’a ve Yakub’a vadedilmiş olan kutsal topraklara, Arz-ı Mevud’a gitmek için İsrailoğullarıyla birlikte yola çıktı. İsrailoğulları bu göç esnasında sık sık isyan ettiler, Hz. Musa’ya zorluk çıkardılar. Tanrı, isyanları sebebiyle bir çok kez onları cezalandırdı. En büyük ceza ise kırk yıl çölde dolaşmalarıydı. Mısır’dan çıkan ilk nesil çölde telef oldu. Bunlar, hem Tevrat’ta hem de Kuran-ı Kerim’de detaylı olarak anlatılmaktadır. Mısır’dan çıkan ilk nesilden sadece iki kişi, Yefunne oğlu Kaleb ile Nun oğlu Yeşu vadedilen kutsal topraklara ulaşabildi. Tevrat’ın ifadesine göre, Hz. Musa bile işlediği küçük bir suç yüzünden kutsal toprakları göremedi.

Hz. Musa, peygamberlik görevi süresince Tanrının kendisine bildirdiği ayetleri bir kitap haline getirdi ve onu iki levhayla birlikte Ahit Sandığı’nın (Tabutu’l-âhd) içine koydu. Bu Ahit Sandığı’nı İsrailoğulları göç yolunda daima yanlarında taşıdılar. Hz. Musa, yüz yirmi yaşında iken Moab diyarında öldü ve oraya gömüldü.

Hz. Musa’nın peygamberliği döneminde Yahudi dini büyük ölçüde teşekkül etti. İtikat, ibadet, ahlâk ve hukukla ilgili kurallar belirlendi. Ayrıca, İsrailoğulları kutsal topraklara yerleştikleri zaman kurulacak devletin yapısı da tayin edildi.

Hz. Musa’dan sonra onun yerine Nun oğlu Yeşu geçti. Yeşu, kutsal topraklara göç yolunda İsrailoğullarına hem liderlik hem peygamberlik yaptı. Ona da Tanrı tarafından yeni hükümler gönderildi.

Yeşu’dan sonra İsrailoğulları bir süre lidersiz kaldı. Kabileler “şoftim” denilen hakimler tarafından idare edildi. Bu dönem, din tarihinde ve İsrailoğullarının tarihinde farklı durum göstermektedir. Kabilelerin başında bir peygamber bulunmamasına rağmen Tanrı onlara vahiy göndermeye devam etmiştir. Bu, o dönemdeki olayları ihtiva eden Eski Ahit’in Hakimler kitabında anlatılmaktadır.

Daha sonra İsrailoğullarına peygamber olarak Samuel gönderildi. Halkın isteği üzerine Saul (Kur’an’daki ismi Tâlut), onlara kral tayin edildi. Saul zamanında İsrailoğulları Filistinlilerle savaştılar. Hz. Davud, bu savaşta büyük başarılar gösterdi ve İsrailoğullarının zafer kazanmasını sağladı.

Saul’un ölümünden sonra Davud, İsrailoğullarının başına kral olarak geçti. Yahudi kutsal kitabına göre onun peygamberlik görevi yoktu. Onun zamanında Natan gibi peygamberler görevlendirilmişti. Davud, Kudüs’ü fethedip orasını başkent yaptı. Böylece İsrailoğulları kutsal toprakları ele geçirdiler. Davud, Kudüs’te büyük bir mabet inşa etmek istedi, fakat Tanrı bu işin oğlu Süleyman’a nasip olacağını söyleyerek vazgeçmesini sağladı.

Bir peygamber sayılmamakla birlikte Davud, kral olarak Yahudi tarihinde önemli bir isimdir. Onun zamanında İsrailoğulları en ihtişamlı dönemlerini yaşamışlardır. Tarih boyunca Yahudiler, hep onun zamanındaki ihtişamlı yaşamı özlemişler, Davud soyundan bir mesihin gelip onları kurtarmasını ve kutsal topraklara toplayıp o ihtişamlı krallığı kurmasını beklemişlerdir. 1948′de bağımsız İsrail devletinin kurulmasına rağmen dindar Yahudilerin hepsi hâlâ o mesihi beklemektedir.

Davud’un ölümünden sonra yerine oğlu Süleyman geçti. Tanrının vadettiği gibi Süleyman, Kudüs’deki Moriah dağında büyük mabedi inşa etti. Böylece, Yahudi tarihinde I. Mabet Dönemi başlamış oldu. Bu mabet, Bet-Hamikdaş (Kutsal Ev) adıyla bilinmektedir. İslam tarihinde ise adı Mescid-i Aksa’dır.

Süleyman’ın ölümünden sonra İsraioğulları arasında huzursuzluk meydana geldi. Bunun nedeni, Davud’un işlemiş olduğu bir günah idi. İsrailoğulları, Süleyman’dan sonra bölünmekle cezalandırıldı. Biri kuzeyde İsrail, diğeri de güneyde Yahuda olmak üzere iki ayrı krallık ortaya çıktı. Bunlardan İsrail krallığı putperestliğe yöneldi. Bu krallık, M.S. 722′de Asur’lular tarafından ortadan kaldırıldı. Asur’lular, bölgedeki kontrollerini sağlamak için Asur’dan bir grup insanı buraya getirip yerleştirdiler. Bu grup, daha sonra Yahudi inançlarını benimsedi. Fakat Yahudiler, İsrail ırkından olmamaları yüzünden bunları samimî Yahudi kabul etmediler. Onları daima dışladılar.

Yahuda krallığı bir süre varlığını devam ettikten sonra o da M.S. 587′de Babil kralı Nabukednazar tarafından yıkıldı. Kudüs’deki mabet Babilliler tarafından tahrip edildi ve halk Babil’e sürüldü. I. Mabet Dönemi de böylece sona ermiş oldu. Bundan sonra İsrailoğulları M.S. 1948′e kadar bağımsız bir devlet kuramadılar. Daima sürgün hayatı yaşadılar.

İsrailoğulları Babil’de yetmiş yıl kaldılar. Babil’deki sürgün hayatları, Perslilerin Babillileri yenmesinden sonra sona erdi. Pers kralı Koreş (Cyrus) Yahudilerin Kudüs’e dönmelerine ve mabedi yeniden inşa etmelerine izin verdi. Ezra’nın önderliğinde mabet yeniden inşa edildi ve Yahudiliğin kurum ve kuralları hayata geçirildi. Böylece, Yahudi tarihinde II. Mabet Dönemi başlamış oldu.

II. Mabet Dönemi, M.S. 70 yılına kadar devam etti. Romalıların idaresi altında yaşayan Yahudiler, çeşitli dinî ve siyasî baskılar altındaydılar. Yahudi isyanları yüzünden M.S. 70 yılında Romalılar Kudüs’ü tamamen işgal ettiler ve Babil sürgünü dönüşünde inşa edilen Mabedi yıktılar. Yahudilerin bazılarını da sürgüne gönderdiler. Böylece, ilk defa Asur sürgünüyle başlayan Yahudi diasporası dünyanın bir çok bölgesine yayılmış oldu.

YAHUDİLİĞİN TEMEL ÖZELLİKLERİ
Yahudiliğin bir takım temel özellikleri vardır. Bu özelliklerin en başında geleni, onun bir ahit dini olmasıdır. Tanrı, Yahudilerin atası Hz. İbrahim, İshak ve Yakup’la bir ahit yapmıştır. Bu ahit, İsrailoğullarının tanrının seçkin milleti olmasıyla ilgilidir. Tanrı, İsrailoğullarının atalarına, onların soylarını büyük bir millet haline getireceğini ve süt ve bal akan kutsal toprakları onlara vereceğini vadetmiştir. Tanrı, daha sonra bu vaadini Hz. Musa zamanında tekrarlamıştır. Bu yüzden Yahudilikte din ile milliyet iç içe girmiştir.

Yahudiliğin başka bir özelliği, kutsal bir toprakla kimlikleştirilmesidir. Yahudilik, bütün kurum ve kurallarıyla ancak kutsal topraklarda yaşanabilir. Bu kutsal topraklar da Filistin’dir. Yahudiliğin diğer özellikleri ise mabet ve mesihçiliktir.

Seçilmişlik
Yahudilere göre Tanrı, ataları İbrahim, İshak ve Yakup’la bir ahit yapmış ve onların soyunu kendisi için özel millet olarak seçmiştir. Bu yüzden Tanrı, tarihte onlara daima yardım etmiştir. Dört yüz yıllık Mısır esaretinden onları kurtarmak için Hz. Musa’yı görevlendirmiş ve kendisi de onların kurtuluşuna müdahalede bulunmuştur. Kutsal kitabı Tevrat’ı diğer milletlere vermemiş, onu özel milletine teslim etmiştir.

Seçilmişlik fikri, Yahudileri tarih boyunca daima diğer milletlerden farklı kılmıştır. Yahudiler, her türlü baskı ve zorlama karşısında millî ve dinî kimliklerini bu fikir sayesinde koruyabilmişler ve ideallerini canlı tutmuşlardır. Bu sayede onlar, yaklaşık iki bin yıllık sürgün hayatından sonra, 1948′de kutsal topraklarda bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmışlardır.

Dindar Yahudiler, seçilmişliği bir imtiyaz değil, külfet olarak görürler. Çünkü, tarlanın nasıl ekilip biçileceğinden, elbisenin rengine ve biçimine kadar hayatın her alanını kurallara bağlayan bir dini yaşamak ve yaşatmak zorunda olduklarını düşünürler.

Yahudilerin bu seçilmişliği, Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 47. âyette de söz konusu edilmektedir. Allah Yahudilere, bir zamanlar kendilerini seçtiğini, diğer milletlere üstün kıldığını ve onlara çeşitli nimetler verdiğini hatırlatmaktadır.

Kutsal Toprak Ve Mabet
Yahudilik, diğer dinlerden farklı olarak, belli bir toprakla kimlikleştirilmiş bir dindir. Yahudiliğin en temel kurum ve kuralları bu topraklara göre belirlenmiş ve şekillenmiştir. Tanrının seçip belirlemesi nedeniyle kutsal sayılan bu topraklar, Filistin topraklarıdır. Yahudilik bu toprakların dışında tam olarak yaşanamaz. Zorunlu sürgün hali hariç, Tevrat’ın buyruklarına kulak veren Yahudilerin mutlaka bu topraklarda yaşamaları gerekir. Yahudi din bilginleri, şartları uygun olup ta kutsal topraklarda yaşamayan Yahudileri Tevrat’ın buyruklarına karşı gelmiş bir asi olarak değerlendirmektedirler.

Yahudi geleneğine göre, kutsal topraklar içinde yer alan Kudüs, dünyanın merkezidir. Öldükten sonra tekrar dirilme buradan gerçekleşecektir. Dünyanın değişik bölgelerinde gömülmüş olan Yahudiler tekrar dirilme gününde yer altındaki kanallar yoluyla kutsal topraklara gelecek ve oradan dirileceklerdir

İşte bu nedenlerden dolayı Yahudiler, zorunlu kalmadıkça kutsal toprakların dışında yaşayamazlar. Hatta bu topraklardan başka bir yerde devlet kurmaları bile caiz değildir. Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, XIX. yüzyılda böyle bir teşebbüste bulunmuş, fakat dinî otoritelerin tepkisiyle karşılaşmıştır.

Yahudilik, kutsal sayılan Filistin topraklarıyla kimlikleştirilmiş bir din olduğu gibi aynı zamanda mabet merkezli bir dindir. Yahudilikteki bir çok kuralın mabette gerçekleştirilmesi gerekir. Bu mabet de her hangi bir mahalli sinagog (havra) değildir. Yerini Tanrının seçmiş olduğu ve onun istemesiyle Kral Süleyman tarafından yaptırılan Kudüs’deki meşhur mabettir. Süleyman Mabedi olarak da bilinen bu mabedin Yahudiler nezdindeki adı Bet-Hamikdaş’tır (Kutsal Ev). Bir çok defa tahribata uğrayan ve en son M.S. 70 yılında tamamen yıkılan Süleyman Mabedi’nden geriye bugün sadece batı duvarı kalmıştır. Mabedin yerine daha sonra Müslümanlar tarafından Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Süleyman Mabedi’nden kalan batı duvarı Yahudiler için önemlidir. Adı, İbranice’de “Kotel”dir. Yahudiler, bu duvarın önünde Mabedin durumu için ağıt yakarlar ve en kısa zamanda yeniden inşa edilmesi için Tanrıya yakarırlar.

Yahudiler, 1967 yılındaki savaş sonucunda Kudüs’e tamamen hakim olmalarına rağmen Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine Süleyman Mabedi’ni tekrar inşa etmemişlerdir. Bunun iki nedeni vardır. Bunlardan biri Müslümanların tepkisi, diğeri ve en önemlisi Yahudiliğin mesihçi karakteridir. İsrail devleti, İslam dünyasının tepkisinden çekindiği için şimdiye kadar bunu plânlamamıştır. İsrail devletinin bu tutumunda dinin de önemli katkısı vardır. Çünkü, Ortodoks Yahudiliğe göre Süleyman Mabedi’nin yeniden inşa edilmesi, mesihin gelmesine bağlıdır. Mesihin gelmesinden önce girişilecek böyle bir faaliyet, dinî otoritelerin tepkisini çekecek, din ile devlet karşı karşıya gelecektir. Bu nedenle Yahudiler, Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etme teşebbüsünde bulunmamaktadırlar.

Mesihçilik
Mesih bir kurtarıcıdır. Uzun süre sıkıntıyla karşılaşmış, kendi çabalarıyla sıkıntıdan kurtulamamış tüm milletlerde bir mesih beklentisi olmuştur. Yahudilerdeki mesih beklentisi, M.S. 70 yılında Roma istilasından sonra belirgin hale gelmiştir. Romalılar, Yahudilerin Kudüs’deki mabedini yıkmış, önemli dinî kurumlarını ortadan kaldırmış ve Yahudiler üzerinde büyük bir baskı uygulamışlardır. M.S. 70 yılındaki bu yıkımdan sonra Yahudiler bir daha toplanma fırsatı bulamamışlar ve 1948 yılına kadar devamlı başka milletlerin egemenliği altında yaşamışlardır. Bu durum onlarda, Davud soyundan gelecek ve kendilerini kurtaracak olağan üstü güçlere sahip bir mesih inancının doğmasına yol açmıştır. Yahudi din adamları bu inancın temelini kutsal kitaplara dayandırmışlardır. M.S. XII. yüzyılda meşhur Yahudi bilgini Maimonides (İslam dünyasında Musa bin Meymun olarak bilinir), Yahudiler için belirlediği on üç maddelik iman esasları arasına mesih inancını da koymuştur. Yahudiler, her sabah ibadetinde “Geciktiği halde mesihin geleceğine inanırım” cümlesini iman ikrarı olarak tekrar ederler.

Mesih inancı, özellikle Ortodoks Yahudiler arasında yaygındır. Ortodoks Yahudilere göre, Yahudiliğin bir çok kurum ve kurallarının yeniden işlerlik kazanması mesihin gelmesine bağlıdır. Hatta bazı dinî gruplara göre devletin kurulması bile mesihle bağlantılıdır. Bu gruplar, mesih gelmeden kurulduğu için bugünkü İsrail Devleti’ni küfür devleti olarak değerlendirirmektedirler. Doğu Avrupa Yahudileri, her doğan erkek çocuğun mesih olabileceği beklentisi içerisindedirler.

Bu mesih beklentisi Yahudi tarihinde bir çok sahte mesihin çıkmasına neden olmuştur. XVII. yüzyılda Sabatay Sevi isimli biri İzmir’de mesihliğini ilan etmiş ve onun hareketleri dünya Yahudileri arasında heyecan uyandırmıştır. Fakat onun, sonradan bu iddiasından vazgeçip Mehmet ismini alarak Müslüman olması hayal kırıklığı yaratmıştır. Onun bu hareketinden sonra Türkiye’de Dönmeler adıyla bilinen bir dinî cemaat ortaya çıkmıştır. Bu cemaat, Sabatay Sevi’nin görünüşte Müslüman, içten Yahudilik temeli üzerine oturtulmuş ilkelerine bağlıdırlar.

TÜRKİYE’DE YAHUDİLİK VE YAHUDİLER
Yahudilerin Türkiye topraklarındaki mevcudiyeti oldukça eski tarihlere dayanır. Ege bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda M.Ö. IV. Yüzyıla ait Yahudi yerleşim bölgelerine rastlanmıştır. İzmir civarında Sart’ta, M.Ö. 220 yılına ait eski bir sinagog kalıntısı bulunmuştur. Ayrıca, Marmara’da, Akdeniz’de ve Karadeniz sahil şeritlerinde de eski çağ Yahudi yerleşim yerleri tespit edilmiştir. Yahudi tarihçi Josephus (M.S. 37-100?), Ön Asya seyahatlerinde Yahudilerle karşılaştığını ve onlarla görüş alış verişinde bulunduğunu yazmıştır. Osmanlıların Yahudilerle ilk karşılaşmaları, 1324 yılında olmuştur. Orhan Gazi Bursa’yı fethettiğinde, Bizans idaresinde yaşayan Bursa Yahudileri Osmanlıları kurtarıcı olarak karşılamışlardır. Orhan Gazi, Bursa’nın fethinden 50 yıl kadar önce çıkan bir yangın sonucu yok olan Etz-Hahayim (Hayat ağacı) sinagogunun yeniden yapılmasına izin vermiştir. XIV. Yüzyılın ilk yarısında Avrupa’daki soykırımdan kaçabilen Aşkenaz ve Karay Yahudileri Osmanlı’nın başkenti Edirne’ye sığınmışlardır. XV. Yüzyılda Sicilya’dan ve Selanik’ten kaçan Yahudiler de huzuru Osmanlı topraklarında tatmışlardır. Türkiye topraklarındaki Yahudi nüfusunun çoğalması, 1492 yılında meydana gelen İspanya sürgününden sonra gerçekleşmiştir. İspanya’yı Müslümanların elinden alan Hıristiyanlar, Yahudileri ve Müslümanları göçe zorlamışlardır. İspanya’yı terk eden Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınmışlardır. Osmanlı idarecileri de onlara kucak açmışlardır. Dönemin Padişahı II. Beyazıt, eyalet valilerine ve sancak beylerine gönderdiği fermanda Yahudi göçmenlere yardımcı olunmasını istemiştir. Daha sonraki dönemlerde de Hıristiyan baskısından kaçan Yahudilerin Osmanlı topraklarına sığınması devam etmiştir. XVI. yüzyılın ortalarında İstanbul’daki Yahudi nüfusu sekiz bini aşmıştır. Bu sayı, İstanbul’un toplam nüfusuna oranla oldukça yüksek bir rakam teşkil etmektedir. Osmanlı topraklarında rahat bir yaşam süren Yahudiler, dinlerini ve kültürlerini geliştirmeye devam etmişlerdir. İstanbul, İzmir, Selanik ve Safed gibi Osmanlı Türk şehirleri Sefarad Yahudilerinin kültür merkezleri haline gelmiştir. Yahudiler, sanat ve ticaretin yanında devlet işlerinde de görev almışlar, dışişleri ve maliyede önemli mevkiler edinmişlerdir. Saray hekimlerinin çoğunluğunu da Yahudiler teşkil etmiştir. Yahudiler, Osmanlı yönetiminin bu hoşgörülü ortamında özellikle dinî edebiyat alanında dünyaca ünlü eserler vermişlerdir. Yosef Karo, Yahudilerin temel dinî hukuk kitabı olan Şulhan Arukh’u İstanbul’da tamamlamıştır. Yahudiler, Osmanlı’nın adil ve hoşgörülü yönetiminden her zaman memnun olmuş, Türklerin yönetiminde yaşamayı başka yönetimlere tercih etmişlerdir. Bu nedenle de, I. Dünya Savaşı’nın sonunda Türklerin elinden çıkan bazı bölgelerdeki Yahudiler, bugünkü Türkiye topraklarına göç etmişlerdir. Örneğin; Suriye yönetiminde kalmak istemeyen Yahudiler, Şam ve Halep’ten ayrılarak Türkiye’ye gelmişlerdir. Aynı dönemde, Kırım’da yaşayan Karay Yahudilerinden birkaç yüz aile de Türkiye’ye giriş yapmıştır. 1933 yılında, Hitler yönetimindeki Almanya’da görevlerinden uzaklaştırılan Yahudi akademisyenler Türkiye’ye sığınmışlar ve Türk üniversitelerinde görev yapmışlardır. II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’dan da Türkiye’ye Yahudi göçü olmuştur. 1948 yılında Filistin’de bağımsız bir İsrail devleti kurulunca, Türkiye’deki 70.000 Yahudinin yarıya yakını İsrail’e göç etmiştir. Anadolu’daki Yahudilerin çoğu ya İsrail’e gitmiş veya İstanbul’a yerleşmeyi tercih etmiştir. Bu tarihten itibaren Anadolu’daki Yahudi nüfus, bazı yerlerde tamamen yok olmuştur.

Sabataycılık ve Sabataycılar
Osmanlılar döneminde Yahudiler arasında meydana gelen en önemli olay, Sabatay Sevi hareketidir. XVII. Yüzyılın ortalarında İzmir Yahudilerinden Sabatay Sevi, kendisini Yahudilerin kurtarıcı mesihi ilan etmiştir. Onun bu davranışı, Ortadoğu ve Avrupa Yahudileri arasında heyecan uyandırmış ve bir çok taraftar toplamıştır. Sabatay Sevi’nin bu davranışını bir isyan hareketi olarak gören Padişah IV. Mehmet onu sarayına getirtmiş ve mesihliğini mucize göstererek ispat etmesini istemiştir. Sahte Mesih Sabatay Sevi, padişahın bu isteğini yerine getiremeyince, kendisinden Müslüman olmakla ölüm arasında tercihte bulunması istenmiştir. Sabatay Sevi, görünürde Müslüman olmayı tercih etmiştir. Bunun üzerine Sabatay Sevi’ye Mehmet adı verilmiş ve kendisine maaş bağlanmıştır. Sahte Mesih Sabatay Sevi, görünüşte Müslüman olmakla birlikte eski inançlarını gizlice sürdürmüştür. Ölümünden sonra, taraftarlarından bir kısmı onun yolunu devam ettirmişlerdir. Bunlar Selanik’e yerleşerek Sabataycılığı devam ettirmeye çalışmışlardır. Sabataycılar, Müslüman görüntüsü altında Ortodoks Yahudilik’ten farklı olarak Tevrat-Kabbala ekolüne bağlı bir sistem geliştirmişlerdir. Sistemlerinin özünü mesih beklentisi oluşturmaktadır. Sabataycılara göre, Mesih Sabatay Sevi’nin tekrar geri gelmesiyle vadedilen kutsal topraklara gidecekler ve gerçek İsrail’i kuracaklar ve dünyanın idaresi onlara kalacaktır. İnançları ve uygulamaları bakımından Ortodoks Yahudiler tarafından sapkın olarak görülen Sabataycılar, bazı durumlarda Yahudilerin yanında yer almışlardır. İstanbullu Yahudilerin destek vermediği Siyonizm hareketine, Sabataycılar idealleri doğrultusunda desteklemişlerdir. Sabataycı olduğu iddia edilen dönemin etkili isimlerinden gazeteci Ahmet Emin Yalman İsrail’in kuruluşunu destekleyen yazılar yazmıştır.

1924 nüfus mübadelesi sonucunda İstanbul’a gelip yerleşen Sabataycılar, Selanikliler ve Dönmeler adıyla da anılmaktadırlar. Özellikle “Dönmeler” adı literatüre girmiştir. Sabataycılar kendilerini gizledikleri için nüfus sayıları bilinmemektedir.

Günümüzde Türkiye Yahudileri
Bugün Türkiye’de yaşayan Yahudilerin sayısı yaklaşık 26.000 kadardır. Bunların 22.000′i İstanbul’da ve 2500′ü İzmir’de, diğerleri Ankara, Bursa, Edirne, Çanakkale, Kırklareli, Adana ve Hatay’da yaşamaktadır. Bunların %96’sı Sefarad (İspanya kökenli), diğerleri Aşkenaz’dır. Türkiye Yahudilerinin yasal temsilcisi Hahambaşı’dır. Hahambaşına görevlerinde danışmanlık yapan iki meclis vardır. Bunlardan biri dinî konsey, diğeri de fahri danışmanlar kuruludur. Dört hahamdan oluşan dinî konsey dinî konularda Hahambaşına yardımcı olmaktadır. Otuz beş kişiden oluşan fahrî danışmanlar kurulu cemaatin işlerini yürütmektedir. Cemaatin İstanbul’da Bet-Din denilen bir dinî mahkemesi vardır. Evlenme, boşanma, miras ve nesep tespiti gibi davalar bu mahkemede görülmektedir. Yahudilerin halen İstanbul’da bir ilköğretim, diğeri lise olmak üzere iki okulu, İzmir’de de bir ilköğretim okulu bulunmaktadır. Eğitim dili Türkçe’dir, haftada 3-5 saat İbranice dersi verilmektedir.

YAHUDİLİK AÇISINDAN TÜRKİYE’DEKİ ÖNEMLİ YERLER
Türkiye, tarihin bilinen en eski dönemlerinden beri çeşitli dinlerin ve kültürlerin beşiği olmuştur. Çatalhöyük ve Hacılar gibi önemli arkeolojik ören yerlerinde yapılan kazılar, Türkiye’deki insan yaşamının tarihinin milattan önce sekiz bin yılına kadar geriye gittiğini göstermektedir. Hititler uzun süre Türkiye topraklarında hüküm sürmüşlerdir. Urartular, Frigler, Lidyalılar, Likyalılar, Yunanlılar, Romalılar, İranlılar ve daha pek çok kavim bu topraklarda iz bırakmışlardır. Onların dinlerine ve kültürlerine ait Türkiye’nin bir çok yerinde çeşitli kalıntılar tespit edilmiştir. Ayrıca Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi günümüzün yaşayan dinleri açısından da Türkiye önemlidir. Hıristiyanlığın inanç ve düşünce yapısını şekillendiren pek çok önemli olay Türkiye topraklarında meydana gelmiştir. Bu bakımdan, Antakya, İznik, İstanbul, Efes, Kapadokya bölgesi, Antalya, Konya gibi bir çok yer Hıristiyanlık tarihinde önem göstermektedir. Türkiye toprakları, sadece bir kısım Yahudi’nin yaşadığı sıradan topraklar değildir. Yahudi kutsal kitabı Tevrat’ta bugün Türkiye sınırları içinde bulunan bir çok yerin ismi geçmektedir. Bu yerlerin başında Dicle ve Fırat nehirleri gelmektedir. Tevrat’a göre, Tanrı Adem’i yarattıktan sonra “doğuya doğru Aden’de” bir bahçe yaratmış ve Adem’i buraya yerleştirmiştir. Buradan bir ırmak çıkmış ve daha sonra bu ırmak dört kola ayrılmıştır. Bu dört koldan ikisi Dicle ve Fırat’tır. Dicle ve Fırat nehirleri, kaynaklarını Doğu Anadolu Bölgesi’nden alan iki akarsuyumuzdur. Tevrat’ta ismi geçtiği için bu iki nehrin bulunduğu bölge Yahudiler açısından kutsaldır. Çünkü Tanrı, Mısır’daki Nil nehrinden Fırat’a kadar olan bölgeyi Yahudilere vadetmiştir. Bu bölge, “arz-ı mev’ud” (vadedilen topraklar) adıyla da anılır. Yahudilik açısından önemli diğer bölge, Harran’dır. Tevrat’a göre Hz. İbrahim bir müddet Harran’da yaşamıştır. Kardeşlerinden biri de Haran adını taşımaktadır. Daha sonra Hz. Yakup, Harran’a gitmiş orada bir süre dayısı Laban’ın yanında kalmıştır. Hz. İbrahim ve Hz. Yakup, Yahudilerin büyük atalarındandır. Bu nedenle, bugünkü Harran’da Yahudi tarihine ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte burası Yahudiler açısından kutsallık taşımaktadır. Tevrat’taki “ayağınızın bastığı her yer sizin olacak” ifadesinden hareketle Harran’ın da Yahudilere vadedilen topraklara girdiği söylenmektedir.

Osmanlı Musevilerinin mesihi ve onun Türkiye Cumhuriyetindeki izleri – Marc David Baer

Üç yüz yıl önce İzmir’deki bir sinagogda, Sabatay Sevi isimli bir haham Musevilerin mesihi olarak ilan edildi. Mesihlik fikrinin Musevilerin hayatında büyük rol oynadığı on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bir Musevinin mesih olarak ilan edilmesinde şaşırılacak bir taraf yoktu. Sabatay Sevi’yi o dönemde yaşayan diğer mesihlerden ayıran tarafı, tüm insanlığı kurtaracağına dair iddiaları reddetmesine ve öldürülmek yerine Müslüman olmayı seçmesine rağmen insanların onun mesih olduğuna yüzyıllar boyunca inanmasıydı. Yirminci yüzyılın başlarına kadar Sabatay Sevi’nin peşinden Müslüman olan takipçileri onun mesih olduğuna inanıyor, on yedinci yüzyılda Sevi’nin okuduğu Musevi tasavvuf dualarını tekrarlıyor ve Sevi’nin âdetlerini uyguluyordu. Bu nedenlerle Sevi’nin ve takipçilerinin yaptıkları bugüne kadar pek çok araştırmacının ilgisini çekti.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Osmanlı Musevileri kendilerine “Sabataycılar” ya da “Maaminim” (Mü’minler) adını veren, ancak Müslümanlar tarafından küçümseyici bir tavırla “Dönmeler” olarak adlandırılan topluluk hakkında makaleler yayımladılar. (Yakın zamanda bu makalelerden önemli birisi Fransızcadan Türkçeye çevrildi: M. Danon, Yahudi-Müslüman Mezhebi.) Sabataycıların geniş kitleler tarafından ilgi gören bir konu halini alması ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra oldu. 1920′li yıllarda Vatan, Vakit ve Resimli Dünya gazetelerinde Sabataycılar hakkında dizi yazılar yayımlandı. Bu kişilerin yeni Cumhuriyet’e kabul edilmesi gereken gerçek Türk ve Müslüman mı yoksa asimile edilmesi ya da topraklardan atılması gereken yabancı ve gizli Museviler mi oldukları hakkında tartışmalar çıktı. Bu tartışmalara büyük ilgi gösterenlerden biri de İstanbul Makriköy’de (Bakırköy) Sabataycılar tarafından kurulmuş yatılı bir kız okulunun müdürü olan İbrahim Alâettin Gövsa (d. 1889- ö. 1949) idi.

Fakat Gövsa sıradan bir okul müdürü değildi. Kültür Bakanlığı’nın Türk Büyükleri Dizisi serisinde İbrahim Alâettin Gövsa isimli kitaptan Gövsa’nın kırka yakın eser yazdığını, genç Cumhuriyet’in edebiyat ve eğitiminde rol oynayan bir yazar ve pedagog, ayrıca da milletvekili olduğundan söz ediliyor (Zeki Gürel, İbrahim Alâettin Gövsa, Ankara, 1995). Gövsa bir vatanperver olarak hayatı boyunca yeni kuşak Türk gençlerinin Türkçesini, terbiyesini, eğitimini ve milli duygularını geliştirmeye çabaladı. Bu nedenle Çocuk Şiirleri, İlk Gençlik, Sevimli Alfabe, Türk Meşhurlar Ansiklopedisi, Elli Türk Büyüğü, Meşhur Adamlar Ansiklopedisi, Yeni Türk Lûğatı, ve Yeni Talebe Lûğatı gibi kitaplar yazdı. 1949 senesinde Cumhuriyet Bayramı’nda Hürriyet gazetesi için bir makale yazdığı sırada vefat eden Büyük Türk Milliyetçisi Gövsa, 1910′da İstanbul’daki Haham Mektebi’nde Türkçe ve hukuk dersleri vermişti ve bir Sabataycı olan Ahmet Emin Yalman’ın en yakın dostlarından biriydi. Gövsa, Sabatay Sevi adlı kitabının önsözünde Sabataycı pek çok yakın arkadaşı olduğunu, Türkiye’nin iş ve kültürel dünyasına değerli katkıları olan pek çok Sabataycı bulunduğunu, bütün vatandaşların diledikleri gibi düşünmek ve inanmakta özgür olduklarını ve pek çok Sabataycının da artık Türklerle evlenerek kimliklerini kaybettiklerini yazmıştı (s. 6-7). Aynı zamanda “bir buçuk sene aralarında yaşamak suretiyle Sabatay Sevi’den kalan an’ane ve âdetlerin onların hayatında hâlâ ne kadar hâkim olduğunu bizzat gördüm” demişti (s. 6). Müdürlüğü sırasında yedi-sekiz yaşlarında Sabataycı çocukların defterleri arasında yarı İbranice yarı İspanyolca dualar bulmuştu. Gövsa’nın bu kitabı kaleme alış nedeni, Sabataycıların Türk basınında yazdıklarının aksine Sabatay Sevi’nin hatırasının 1930′larda topluluğun genç üyeleri arasında hâlâ canlı kaldığını görmüş olması idi. Gövsa, ayrıca Sevi’nin mesihlik hareketinin Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nde önemli izler bırakmış olmasına rağmen Türkçede Sevi’nin kim olduğunu, amaç, inanç ve başarılarını, hikâyesinin nasıl başlayıp geliştiğini, üç yüzyılda nasıl bir iz bırakmış olduğunu inceleyen bir çalışma bulunmadığı için bu kitabı yazmıştı. Bu insanların kökenlerini inceleyen Gövsa, çok uluslu ve çok dinli bir imparatorlukta kabul görmüş ama milli devlete geçildiğinde varlığı savunulamaz duruma düşmüş bu topluluğun tarihine ışık tutmayı umut etmişti.

Sabatay Sevi kitabının üçte ikilik bölümünde Gövsa okura, mesihin hayatı hakkında aşağıdaki bilgileri veriyor. Sevi, 1626′da İzmir’de İspanyol-Musevi kökenli tüccar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Haham olmak için eğitim gördü ve on beş yaşında bu eğitimin bir parçası olarak Musevi tasavvuf hareketi Kabbalah’nın yoluna girdi. On sekiz yaşına geldiğinde karizmatik bir haham olan Sevi, artık kendisi mutasavvıf öğrenciler yetiştiriyordu. Öğrencilerinin gözünde sahip olduğu üstün güçler ve sebep olduğu mucizeler sayesinde pek çok insan onun ruhani rehberliğine başvuruyordu.

Çeşitli ruhani ve tarihi nedenlerle, o çağda yaşayan pek çok Musevi, mesihlerinin 1648 yılında ortaya çıkacağına inanıyorlardı. Sevi de kendisinin mesih olduğunu iddia ediyordu. Buna karşı çıkan İzmirli hahamların onun öldürülmesini istemeleri üzerine, Sevi İzmir’den ayrılarak büyük Musevi cemaatlerinin yaşadığı Osmanlı şehirlerini gezmeye başladı. Ancak İstanbulda da Sevi’yi İzmirdekine benzer bir durum bekliyordu: Onun mesih olduğuna burada da çok az kişi inanmıştı. Sevi daha sonra Musevi hahamlar ve mutasavvıfları için dünyanın en önemli şehirlerinden biri olan Selanik’e gitti. Orada daha büyük bir ilgi görmüş olmasına rağmen herkesi mesihliğine inandıramayarak İzmir’e geri döndü.

İlk turu başarısız sonuçlanan Sevi’nin 1660′lardaki ikinci mesihlik çağrısı farklı bir yanıt buldu. 1663′te Kudüs’e doğru yola çıkan Sevi, Kahire’den geçerken buradaki zengin ve önemli Musevilerle iyi ilişkiler kurdu. Sonunda Kudüs’e ulaşan Sevi, buradaki Musevileri maddi ve manevi anlamda ümitsizliğe düşmüş bir durumda buldu. Kudüslü Musevi cemaatinin çoğunu Ukrayna’daki katliamlardan kaçan mülteciler oluşturuyordu. Bu kişiler çok yoksul oldukları halde Osmanlıların Kandiye kuşatmasının masraflarını karşılamaları için hükümet tarafından ağır vergiler ödemek zorunda bırakılmışlardı. Bu Museviler, hayatta kalabilmelerini sağlayacak parayı toplaması için Sevi’yi Kahire’ye geri gönderdiler.

1665′te Sevi ilginç bir tesadüfle karşılaştı. Doğu Avrupa’da Musevi kıyımından kaçan Sara adlı genç bir kadın, İtalya’nın Livarno şehrine gelmiş ve kendisinin mesihle evlenecek kişi olduğunu iddia ediyordu. Sara Kahire’ye geldiğinde Sevi hemen onunla evlendi. Kudüs’e geri dönerken, Sevi mesihliğinin kabulü yolunda ikinci büyük adımı attı: Gaza’lı Nathan adlı bir Musevi mutasavvıf, Sevi’yi mesih, kendisini de peygamber ilan etti. Nathan dünyadaki bütün Musevi cemaatlerine bunu ilan eden birer de mektup yazdı.

Daha sonra İzmir’e dönen Sevi eskisinden çok daha farklı karşılandı. Avrupa, Balkanlar ve Akdeniz’den gelen Museviler mesihin yakınında olabilmek için İzmir’e gelmişlerdi. Bunu üzerine Sevi’ye 1665′te mesihlik tacı giydirildi. Dünyanın sonunun geldiğine inanan Museviler kendilerini arınma ibadetlerine ve çağın önemine ait dualar okumaya verdiler. Bu harekete katılan yalnızca Museviler değildi; Sabataycıların iddiasına göre, bir Bektaşi Şeyhi ve onun müridleri de Sevi’nin mesih olduğunu kabul etmişlerdi.

Sevi kendini dünya kralı olarak ilan edip, tüm imparatorlukların krallıklarını da arkadaşları arasında dağıtarak Osmanlı hükümranının geçersiz olduğunu iddia edince, bu durum Osmanlı otoritelerini tedirgin etti. O tarihte Osmanlılar Girit’te, Kandiye’yi fethetmek için çok uzun sürmüş bir kuşatma ile meşguldü ve bu nedenle İmparatorluk’ta sık sık ayaklanmalar, başkaldırılar oluyordu. Bu yüzden Osmanlılar bir başkaldırıya daha, hele de padişahın yerine geçtiğini iddia eden bir harekete izin veremezlerdi. 1666 yılı başında Sevi tutuklandı ve İstanbul’a getirildiğinde padişahı tahtından etmeye yeltenmek suçuyla hapse atıldı. Sevi’nin kapatıldığı zindanın önünde büyük kalabalıkların toplanması nedeniyle Sevi, Çanakkale’de Aydos/Kumkapı kalesine götürüldü. Burada da dünyanın dört bir tarafından gelen ve mesihlerinin yanında olmak isteyen Museviler Sevi’yi yalnız bırakmadı.

Sonunda Sevi, Sultan IV. Mehmed’in zamanını geçirmekten hoşlandığı, Edirne’deki sarayda Divan-ı Hümayun karşısına çıkarıldı. Sultan olayı bir pencere kafesi arkasından seyrederken sadrazam, kaymakam, şeyhülislâm ve sultanın vaizi Vani Efendi Musevi mesihi sorguya çekti. Sultan’ın İslâmı kabul etmiş bir Musevi olan özel doktoru Hayatizade sorgulamada tercümanlık yaptı. Zamanın Osmanlı kayıtlarına göre, Sevi Müslüman olmak veya öldürülmek arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılmıştı. Sevi, bir mesihten beklenenin aksine, şehit olmak yerine İslâma geçmeyi seçti.

Müslüman olan Sevi, Mehmed Efendi adını alarak sarayda memur oldu ve Vani Efendi’den İslâmın esaslarını öğrenmeye başladı. Eşi Sara da Müslüman olarak Fatma adını aldı ve Sevi’ye sarayda eşlik etti. Sevi, Müslüman olmasına rağmen Musevi tasavvufuna ait âdetleri sürdürdü ve kendi takipçilerini de Müslümanlığa geçmeleri, ama aynı zamanda da kendisinin mesih olduğuna inanmaları ve onlara öğrettiği tasavvuf âdetlerini uygulamaları konusunda ikna etti. Sevi bu şekilde Musevi âdetlerini yerine getirdiği için sadrazam tarafından Arnavutluk’a sürüldü. 1676′da ölmeden kısa bir süre önce Sevi, Selanik’li Musevi bir kadınla evlenmişti.

Gövsa’nın kitabının son üçte birlik bölümü, Sabataycılar’ın Sevi’nin ölümünden sonraki iki yüzelli yıllık hikâyesine ayrılmış. Sevi’nin ölümünden sonra onun Selanik’li kayınbiraderi ve halifesi Yakup Kerido ya da Müslüman olduktan sonraki adı ile Abdullah Yakup Çelebi, Selanik’e dönerek orada Sevi’nin peşinden Müslüman olmuş ve Sabataycı inanış ve âdetleri korumuş 200 kadar aileyi bir araya getirdi. Böylece 1690′da gittiği bir hac sırasında ölmeden önce Abdullah Yakup Çelebi, Sabataycıların Yakubi grubunu oluşturdu. Bu grup sünnet, evlilik, hac ve ölü gömme gibi konularda Müslümanlığın gereklerini yerine getirmede çok hassas davranmaları ile ün kazanmıştı, ancak diğer Sabataycılar gibi evde Musevi tasavvuf âdetlerini uyguluyorlardı. Yakubiler, aralarından Selanik’in belediye başkanı Hamdi Bey gibi pek çok hükümet görevlisi çıkarmışlardı.

Sabataycılar arasında en radikal grup, 1689-1690 yılında Mustafa Çelebi önderliğinde Yakubilerden koparak kuruldu. Karakaş adını alan bu grubun inanışına göre, Sevi’nin ölümünden dokuz ay sonra doğan Osman adlı bir çocuk, mesih Sevi’nin ruhunu taşıyordu. Mesihin dünyaya geldiği devirde süregelen kuralları takip etmenin gereksizliğine inanan bu grup, Yakubiler kadar açıkça Müslümanlığın kurallarını da izlemiyorlardı.

1720′de Sevi’nin ruhunu taşıdığına inanılan Osman öldüğünde, Karakaş grubunun üyeleri arasından Kapancılar, grubu ortaya çıktı. Kapancılar Osman’ın mesih olduğu görüşünü reddettiler ve onun yerine yalnızca Sevi’nin mesihliğine inanarak onun inanç ve âdetlerinin en sadık takipçileri oldular. Bu üç grubun üyeleri de görünürde Müslüman olarak yaşadıkları halde, diğer hiçbir Müslümanın sahip olmadığı inançlara sahiptiler. Aynı zamanda, Sevi’nin mesih olduğuna inandıkları ve Müslümanlığı kabul ettikleri için Musevilerden de farklıydılar. Aile ağaçlarına çok önem veren Sabataycılar yalnızca grup içi evlilikler yaptılar ve ne Müslüman ne de Musevi olarak tanımlanabilen kimliklerini bu şekilde korudular. Sabataycılar aynı zamanda içlerindeki üç grubun farkını da korudular; öyle ki her grubun kendine ait bir lideri, âdet ve kuralları, giysi ve saç şekilleri vardı. 1920′lerde Sabataycılar tarafından çıkarılan Vatan gazetesinde, artık uygulanmadığı iddia edilen bu davranış şeklinin ardında yatan ilke şu sözlerle ifade ediliyordu: “Ötekilere karışmayın, yalnız kendi aranızda evlenin, Müslimlerin âdetlerinden ve ayinlerinden ancak gözle görülenleri yaparak gözlerini örtülü bulundurun” (s. 83).

İki yüzyıl boyunca üç Sabataycı grup devrin otoriteleri tarafından hiçbir baskı hatta ilgi görmeden Selanik’te huzur içinde yaşadılar. Yalnız on dokuzuncu yüzyılda başlarından iki küçük olay geçti. Selanik’e vali olarak atanan Midhat Paşa göreve geldiğinde, memurlarından bazılarının saçlarını kazıtmış olması onu şaşkınlığa düşürdü. Bu kişilerin Sabataycıların Yakubi grubundan olduğunu öğrenen Midhat Paşa memurların saçlarını kazıtmasını yasakladı (s. 74-5). Hüsnü Paşa adlı başka bir Selanik valisi de bir evde Sabatay Sevi’ye ve Sabataycı iki lidere ait kutsal eşyaların saklandığını duyunca o eve baskın yaptı, ancak bir şey bulamadı. Bu iki hareket de Sabataycıların genel bir baskı görmesine neden olmadı.

Sabataycılar ilk defa 1880′lerde, kendileri hakkında yazılar yazınca ilgi çekmeye başladılar. 1920′lere gelindiğine Sabataycılar hakkında yaygın tartışmalar yapılıyordu. 1924′te bazı Sabataycılar Vakit ve Vatan gazetelerinde kendi tarih ve dinlerini anlatan yazı dizileri yayımladılar. Vatan gazetesinde yayımlanan 10 bölümlük “Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi” adlı dizide, artık yalnızca 70-80 yaşlarındaki Sabataycıların eski âdetleri sürdürdükleri iddia ediliyor, Sabataycıların Türklerle evlenmesi sonucunda Sabataycılık artık “tarihe karışmış veya karışmak üzere” deniyordu (s. 82). Ancak bu makalelerin yayımlandığı yıl Karakaşzade Mehmed Rüşdü adlı bir Sabataycı, Selanikli Sabataycılar’a yazdığı açık bir mektupta onları ayrı kimliklerini sürdürmekle itham etti (s. 88-91). Rüşdü Efendi de Vatan gazetesinde yazan diğer yazarlar gibi Sabataycı kimliğinin sürdürülmesine karşıydı, ancak onlardan farklı olarak bu kimliğin hâlâ sürdüğünü iddia ediyordu. O sıralar Selanik’te yaşayan on ya da on beşbin Sabataycı’ya Türklerle karışıp evlenmeleri ve kendilerine has âdetleri uygulamayı bırakmaları gerektiğini söylüyordu. Gövsa da Vatan gazetesinde çıkan makaleleri eleştiriyor ve Sabataycıların tarihe karıştığı iddialarına rağmen, müdürlük yaptığı yatılı Makriköy okulunda gördüğü üzere bazı Sabataycıların hâlâ kendi âdetlerini sürdürdüklerini yazıyordu (s. 86). Ona göre “deniz kenarına veya ırmak kenarına giderek mesihi beklemek ve ‘Sabatay Sevi esperamo a ti’ demek yani ‘Sabatay Sevi seni bekliyoruz’ diye seslenmek eskiden olduğu gibi şimdi de riayet edilen bir âdettir” (s. 97).
Gövsa kitabının önsözünde Sevi hakkında o güne kadar yazılmış olanlardan daha iyi ve geniş bir kitap yazacağına inandığını söylüyor. Daha iyisini yazacağını söylediği yazılar arasında Osmanlı/Türkiye Musevisi Abraham Galanté’nin konu hakkında kitabı, Danon’un makalesi, çeşitli gazete ve ansiklopedi makaleleri ve kendisinin Meşhur Adam Ansiklopedi’sine (1931) ve 7 Gün dergisine yazdığı makaleler bulunuyor. Oysa kendisinden önce yazılmış araştırma kitapları ile karşılaştırıldığında Gövsa’nın kitabı oldukça yetersiz kalıyor. Hatta Gövsa’nın on dokuz bölümden oluşan kitabının on iki bölümü doğrudan Galanté’den alınmış ve kalan yedi bölüm de Türk basınında çıkan makalelerin bir derlemesinden ibaret.

Ancak Gövsa kitabı yazışındaki diğer amaçlarını başarıyla gerçekleştirmişti. İlk olarak Sabataycıların ve Galanté’nin iddialarının aksine, Sabataycılığın yalnızca yaşlılar arasında yaşayan bir gelenek olmadığını ve 1930′larda yaşayan Sabataycı çocukların da bu gelenekleri sürdürdüğünü göstermişti. Sabataycıların asimile mi oldukları yoksa hâlâ farklı bir topluluk olarak mı yaşadıkları tartışmaları sürerken Gövsa, bu tartışmalara Sabatay dininin Cumhuriyet’in ilk yıllarında genç kuşaklar tarafından uygulandığına dair delil gösterek katılıyordu.

İkinci olarak, Gövsa’nın kitabı dönemin tartışmalarına önemli bir katkıydı. Sevi’nin mesihlik hareketi Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmiş ve önemli izler bırakmış olduğu halde, o dönemde Sabatay Sevi hakkında yazılmış Türkçe bir kitap bulunmuyordu. 1920′lerde yeni Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Türk Ulusunun birliğini kurma çalışmalarına başladığı dönemde Sabataycıların kimliği genç cumhuriyet için önemli bir soru haline geldi: Sabataycılar kimdi? (Galanté, s. 57). Diğer bir deyişle Türk ve Müslüman mıydılar? Türkler ve Yahudiler ve Vatandaş Türkçe Konuş kitaplarının vatanperver yazarı Galanté, bu konunun hassasiyetini fark ettiği için bu konuda Fransızca yazmayı seçmişti. Gövsa, Galanté’nin araştırmasını Türkçeleştirerek o güne kadar konu hakkında yazılmış en doğru ve kapsamlı araştırmayı Türk okurlarına sunmuş oldu.

Gövsa’nın kitabının önemi, bu kitabın baskısının tükenmiş olduğu son elli yılda Sevi ve Sabataycılar hakkında çıkan daha yeni kitaplarla karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor. Gövsa Sabataycıların yaşayan mı, yoksa yok olan bir topluluk mu olduğu tartışmasına katılmış olsa da onları kendi tarih ve dinleri içinde anlamaya çalışmıştı. Ne onları inançları nedeniyle yargılamış ne de kitabını onlara karşı açık bir önyargıyla yazmıştı. Sabataycılar asimile olup değişik âdetlerini bir tarafa bıraktıkları halde, son elli yıl boyunca Türkiye’de çeşitli yazarlar tarafında saldırıya uğradılar. Bugün Türkiye’de kitapçılarda bu konuda yaygın olarak satılan kitaplar komplo teorileri ve hâlâ varlığını sürdüren çok sayıda kötü niyetli Sabataycının bulunduğu iddiaları ile dolu. Ne yazık ki Prof. Dr. Abdurrahman Küçük’ün Dönmeler ve Dönmelik Tarihi de (şimdi Dönmeler Tarihi adı altında ikinci baskısında, Hamle Basın, İstanbul, 1997) konu hakkında yazılmış tek akademik kitap olmasına rağmen, açıkça Yahudi ve Sabataycı karşıtı bir yaklaşımla yazılmış. Öyle ki, Küçük’ün kitabının bibliyografyası Nazi Almanyası döneminde yazılmış anti-Semitik kitaplarla dolu. Bu yaklaşım da kitabı, objektif bir araştırmanın sahip olabileceği entelektüel değerden yoksun bırakıyor.

Gövsa’nın çoktan baskısı tükenen Sabatay Sevi adlı kitabı, Türkçe’de Osmanlı Musevileri’nin mesihi ve onun Türkiye Cumhuriyeti’ndeki izleri üzerine yazılmış ilk ve tek ciddi çalışma olması nedeniyle yeniden basılmayı hak ediyor. Objektif ve hatta özgün olmayan, çoğu Galanté’nin yazdıklarına dayandırılan kitap, bugün konu hakkında Türk okuruna sunulan diğer kitaplardan çok daha iyi.

Önceleri Selanik’i kendilerine çalışma merkezi edinen yahudilerin ve onların kimliklerini gizleyen kanatları durumundaki Dönmelerin önemli bir kısmı Cumhuriyet’in kurulmasından sonra Türkiye’ye özellikle de İstanbul’a taşınma yolunu seçtiler. Bu göç ise 1924′te gerçekleştirilen Ahali Mübadelesi işlemiyle oldu.

Yahudiler lobi faaliyetlerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu tamamlamasından sonra da yoğun bir şekilde sürdürdüler. Bu faaliyetlerde öne çıkan isimlerden biri Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden olan Munis Tekinalp idi. Tekinalp, Dönmeler yani Sabetaycılar kesimine mensup bir ailedendi ve asıl adı Mois Kohen’di. Kohen’ler Dönmeler içinde tanınmış bir ailedir. İşte Mois Kohen de bu aileye mensuptu. Belirttiğimiz üzere bu kişi Türk milliyetçiliği ideolojisinin fikir babalarından olduğundan dolayı Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi üzerinde de önemli tesiri vardı. Çünkü kurulan yeni cumhuriyet bir milli devlet niteliği taşıyordu ve milliyetçiliği de resmi ideoloji olarak benimsemişti. Mois Kohen aynı zamanda Mustafa Kemal’in özel doktorlarındandı.

Bu dönemde öne çıkan yahudi lobicilerinden biri de yine Mustafa Kemal’in özel doktorlarından olan Abravaya Marmaralı’ydı. Bu kişi aynı zamanda Meclisi Mebusan’a milletvekili olarak girmişti. Öne çıkan bir diğer yahudi lobici de yedinci dönem milletvekillerinden Avram Galanti’ydi. Avram Galanti Osmanlı döneminde de İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin aktif ve ileri gelen elemanlarından biriydi.

Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerinde yahudilerin Avrupa’daki nüfuzlarından yararlanmak istedi. Bu amaçla Türkiye’deki yahudilerin ileri gelenlerine ve özellikle de Osmanlı devletinin parçalanmasını hızlandıran hareketlerde rol almış olanlara çeşitli yetkiler verdi. Cumhuriyet yönetimi yahudilerden ithalat, ihracat alanlarında ve dışarıdan borç bulma konusunda da yararlanmak istedi.

Cumhuriyet yönetimi bazı yahudilerin ekonomik alanda ilerlemelerine ve bu alanda önemli birtakım pazarları kapmalarına da fırsat tanıdı. Ayrıca siyasi ve sosyal alandaki bazı reformlar ekonomik alanda atak yapmaya çalışan bazı yahudilerin işlerini kolaylaştırdı. Örneğin önceleri İstanbul’un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı’sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük kazançlar elde etmiş ve bugün tekstil ve konfeksiyon sanayii alanında bir dev haline gelmiştir. Çünkü Şapka Kanunu çıkarılınca Vitali Hakko, Has Şapka markalı bir şapkayı piyasaya sürdü. Şapka Kanunu’na göre erkeklerin şapka giymeleri zorunlu kılındığından Vitali Hakko’nun Has Şapka’sı da büyük satışlar gerçekleştirdi ve bu sayede o büyük kazançlar elde edebildi.

Yahudiler, cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ve ilk yıllarında yürüttükleri lobi faaliyetleriyle önemli köşe başlarını tutmayı başardılar. Bu köşe başlarını tutmaları onların sonraki dönemlerdeki lobi faaliyetlerini kolaylaştırdı. Tabii bu arada Avrupa ülkeleri nezdinde elde etmiş oldukları siyasi kazançlarını ve elde ettikleri statüleri de Türkiye’deki konumlarını sağlamlaştırmak için çok iyi değerlendirmişlerdir. Bu çalışmaları onların ekonomik alandaki güçlerini artırmalarına da imkan sağlamıştır. Örneğin 1954 yılında Galata’da yahudi işadamları Üzeyir Garih ile İshak Alaton’un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding’in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958′de dönemin başbakanı Adnan Menderes’in kendilerine Ankara’da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektirifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren yahudi Burla Biraderler’in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada. Bunlar sadece birer örnek. Bunların dışında daha pek çok örnek sıralamak mümkündür.

Cumhuriyet döneminde yahudiliklerini açığa vuranlar daha çok ekonomik alana ağırlık vermiş, Dönmeler ise sadece bu alana ağırlık vermekle kalmamış zaman zaman siyasete de girmiş ve muhtelif devlet kademelerinden görevler almışlardır. Bu duruma dayanılarak yahudilerin devlet kademelerinde görev almadıkları kanaatinin hakim kılınmasına çalışılmıştır. Oysa “Dönmeler” diye bilinen akıma mensup olanlar da aynı amaca hizmet etmişlerdir. Bu vesileyle cumhuriyet döneminde devlet kademelerinde görev alan dönmelerden bazılarından söz etmekte yarar görüyoruz:

Süleyman Kani İrtem: İstanbul eski valisi
Muvaffak Benderli: İstanbul eski baro başkanı
Ahmet İsvan: İstanbul eski belediye başkanı
Ali Kenan Gökart: Emekli büyükelçi
Cavit Yenicioğlu: Emekli general
İsmail Toker: Emekli Amiral
Coşkun Kırca: Emekli büyükelçi. Kırca şimdi bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktadır.
İsmail Cem İpekçi: Eski TRT genel müdürü halen Dışişleri bakanı. İsmail Cem İpekçi’nin 1974′te TRT genel müdürlüğüne getirilmesi özel bir kanunla sağlanmıştır. Bunlar sadece öne çıkan birkaç isim. Bunların dışında da Dönme kökenli birçok kişi değişik devlet kademelerinde görev almıştır.

Yazı ve Fikir Alanında Dönmeler
Cumhuriyet döneminde Dönmeler yazı ve fikir alanında da öne çıkmaya çalışmışlardır. Bu alanda öne çıkan isimlerden biri daha önce adından söz ettiğimiz Munis Tekinalp’ti. Bu kişi aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin teorisyenlerinden ve fikir babalarından biri olarak bilinir. Diğer bazıları da şunlardır:

Ahmet Emin Yalman: Dönmeler’in yazı ve fikir alanındaki önemli elemanlarındandı. Milletlerarası Basın Enstitüsü’nün Yönetim Kurulu üyeliğini yaptı. Bir dönemin etkili gazetelerinden olan Vatan gazetesinin sahibi ve başyazarıydı. Yalman yazılarında Dönmeler’i savunmasıyla ün kazanmıştı. Bu yüzden adı Dönmeler’le özdeşleşmişti. Hicivleriyle ünlü Neyzen Tevfik’in onun hakkında yazdığı şu dörtlük oldukça anlamlıdır:

“Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin,
Milletin din ü imanına çatmadadır.
Ağrımaz başım etsem de yemin
Vatanı on kuruşa satmadadır” (24)

Cumhuriyet döneminin öne çıkan yazarlarından bayan Halide Edip Adıvar da Dönmeler’dendi. Halide Edip Adıvar özellikle Cumhuriyet ideolojisinin fikri yönden oturtulması ve topluma mal edilmesi için hikaye, roman ve hatıra türü kitaplar yazmasıyla ün kazanmıştı. Halide Edip Adıvar’ın kendisi gibi yazar olan eşi Ahmet Adnan Adıvar da Dönme kökenliydi.

Yine tanınmış yazarlardan olan Abdi İpekçi de Selanik göçmeni Dönmeler’dendi. 1964′te Ahmet Emin Yalman’dan Uluslararası Basın Enstitüsü Yönetim Kurulu üyeliğini devralan Abdi İpekçi, Milliyet gazetesinde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Abdi İpekçi, Papa II. Jean Paul’e suikast girişiminde bulunmasıyla ün kazanan Mehmet Ali Ağca’nın gerçekleştirdiği cinayetle öldürülmüştür.
“İzmir’de düşmana ilk kurşunu atan kişi” olarak tarihe geçen gazeteci Hasan Tahsin de Dönme kökenliydi.
Dönme kökenli tanınmış yazarlardan biri de Zekeriya Sertel’dir.
TRT’de yöneticilik yapan Emin Galip Sandalcı da medyanın Dönme kökenli elemanlarındandı.
Yine Batı yanlısı görüşleri toplumda yayma yönünde çaba sarf etmesiyle ün kazanan Ahmet Ağaoğlu da Dönme kökenli yazarlardandı.
Halen Milliyet gazetesinde Dış Politika üzerine makaleler yazan Sami Kohen de Dönme kökenlidir. Bu kişi Amerika’da da Sam Kohen adıyla yazı yazmaktadır.

Bunlar yahudi ve Dönme kökenli gazeteci ve yazarların Türkiye çapında ün kazanmış olanlarından bazıları. Ancak hepsi bu kadar değil tabii ki. Yahudi ve Dönme kökenli yazarların ve fikir adamlarının çalışmaları iyi tahlil edilirse özellikle Cumhuriyet döneminin ideolojik ve fikirsel alt yapısının oluşturulmasında ve bunun topluma kabul ettirilmesi çalışmalarında önemli rol üstlendikleri görülür.

Dönmeler sadece yazı yazmakla ve fikir üretmekle yetinmemiş medyada patron olarak etkin olmaya da çalışmışlardır. Bu amaçla muhtelif yayın organları çıkarmışlardır. Günümüzde de başta Türkiye’nin en çok satan gazeteleri arasında yer alan Sabah gazetesi olmak üzere birçok yayın organı çıkaran ve atv adlı bir televizyon kuruluşu bulunan önemli bir medya holdinginin sahibi durumundaki Dinç Bilgin “Dönme” kökenli medya patronlarından biridir.

Eğitim Alanında Dönmeler
“Dönmeler” adı verilen grup normalde yahudiliklerini gizleyen ve kendilerini Müslüman olarak lanse eden cemaat olmalarına rağmen gizli inançlarını koruyabilmek ve bu inançlarını yetişen nesillerine de aynen aktarabilmek için kendi eğitim kurumlarını kurmaya büyük özen göstermişlerdir. Dönmeler’in eğitim alanındaki üstatlarından biri daha önce kendisinden söz ettiğimiz Selanikli Şemsi Efendi’dir. Şemsi Efendi, kendi imkanlarıyla Selanik’te ilkokul seviyesinde bir eğitim kurumu kurmuştu. Kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu’nun “Evet Ben Selanikliyim” adlı kitabında Şemsi Efendi ve okulu hakkında verdiği bazı bilgileri aktarmakta yarar görüyoruz: “Bu çabaların (yani Sabetaycı neslin eğitimi için verilen çabaların) hiç kuşkusuz ki en önemlisini o yılların aslında bilgin bir Kabbalisti (Kabbala yorumcusu) ve din adamı olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) yapmaktaydı. Cemaat gençlerinin ne denli bir sorunla karşı karşıya kaldığını gören Şemsi Efendi, bir müddet sonra kendi düşüncelerini Sabetaycı topluluk içinde duyurma çabasına girişti. Bu çaba bir anda o denli taraftar topladı ki insanlar adeta onun fikirlerine yapıştılar. Ancak kendisi tamamen kendi imkanları ile Selanik’te ilkokul seviyesinde bir kurumu da kurdu… Almış olduğu Batılı eğitimin etkisiyle bir süre sonra okulu Selanik’te önemli başarılar kazanmıştır. Atatürk de sadece cemaat üyesi kişilerin kabul edildiği bu okulda bir süre okumuş ve orada verilmeye çalışılan Batılı anlayıştan etkilenmiştir; bunu daha sonraki fikirlerinde de görmekteyiz.”(25)

Dönmeler Selanik’teki eğitim kurumlarının yanı sıra İstanbul ve İzmir’de de önemli eğitim kurumları kurmuşlardır. Bunların başta geleni ise İstanbul’daki Feyziye Mektebi idi. Feyziye Mektebi’nin de temeli aslında Selanik’te atılmıştır. İlk olarak 1885′te Selanik’te Feyzi Sıbyan adıyla bir okul kuruldu. Balkan Harbi sırasında ekonomik krize giren bu okulu, Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra iş başına gelen hükümette Maliye Bakanı görevini alan Cavit Bey’in yardımları kurtarmıştır. Bir Maliye bakanının bu okulu kurtaracak yardımları ise devletin hazinesinden yaptığı şüphe götürmeyecek bir gerçekti. (Bu Cavit Bey daha sonra Atatürk tarafından idam ettirilmiştir). İstanbul’daki Feyziye Mektebi bugün Işık Lisesi adıyla faaliyetini sürdürmektedir. Feyziye Mektebi’nin ve onun yerine geçen Işık Lisesi’nin asıl amacı Dönmeler’in çocuklarının Müslümanların çocuklarına karışmalarını ve böylece gizli olarak sakladıkları Sabetaycı (gizli yahudi) inançlarını korumalarını sağlamaktı.

Bugün halen varlığını sürdüren Ulus Musevi Lisesi ise özellikle yahudilerin yani yahudiliklerini açığa vuran azınlığın çocuklarının okuduğu bir eğitim kurumudur.

Ekonomik Alanda Yahudiler ve Dönmeler
Türkiye yahudilerinin ve onların gizli kanatları durumundaki Dönmeler’in en çok ağırlık verdikleri alan ekonomik alandır. Bu alanda hem yahudiliklerini açığa vuranlar hem de bu kimliklerini gizleyerek “Dönmeler” kitlesi içinde yer alanlar etkin faaliyet içine girmişlerdir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde onlara bu sahada bazı kolaylıklar sağlandığını daha önce belirtmiştik.

Cumhuriyet döneminde ekonomik alanda önemli noktalara gelen yahudi ve Dönme kökenlilerin bazıları şunlardır:
Üzeyir Garih ve İshak Alaton: Alarko Holding’in ortakları. Her ikisi de yahudi kimliklerini açığa vuran kesimdendir. 1954′te küçük bir sermaye ile kurulan şirketleri Alarko Holding ise devletten aldığı ihalelerle bugün büyük bir dev firma haline gelmiştir. Garih – Alaton ikilisi aynı zamanda aşağıda sözünü edeceğimiz “500. Yıl Vakfı”nın kurucularındandır.

Alarko Holding’in başkanı Üzeyir Garih’in otuzdan fazla vakıf ve derneğe üye olduğu bizzat kendisiyle yapılan bir röportajda dile getirilmişti. Bu vakıf ve derneklerin tümü Türkiye’deki yönetimi etkileme, Türkiye-İsrail ilişkilerini güçlendirme, Türkiye’deki yahudi azınlığın çıkarlarını koruma, Türkiye’den İsrail’e menfaat sağlama gibi muhtelif lobi faaliyetleri yürütmektedir. Garih, Panorama adlı bir ekonomi dergisinin kendisiyle yaptığı röportajda, üyesi olduğu kuruluşlar yoluyla bir çıkar elde edip etmediği sorulunca şu cevabı vermişti: “Tabii üyesi olduğum kuruluşlardan çıkarım var. Dernek yoluyla sesimi son merciye kadar duyururum” demişti. (26)

Jak Kamhi: Profilo Holding’in yönetim kurulu başkanı. Profilo Holding, Türkiye’nin beyaz eşya (buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vs. gibi ev aletleri) üreten en önemli sanayi kuruluşlarından biridir. Jak Kamhi aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı’nın kurucu başkanıdır. Kamhi’nin aynı zamanda uluslararası siyonist teşkilat B’nai B’rith’e üye olduğu çeşitli kaynaklarda dile getirilmiştir. Jak Kamhi, İktisadi Kalkınma Vakfı’nın da başkanıdır. Onun bu kuruluş vasıtasıyla da önemli lobi faaliyetlerinde bulunduğu bilinmektedir.

Haftalık 2000′e Doğru dergisi Kamhi’nin koruma görevlilerinin MOSSAD ajanı olduklarını iddia etmişti. Kamhi, Türkiye’deki yahudi lobiciliğinin başını çekenlerden biridir. O bu konuda bazı uluslararası oluşumlarla ve devlet yönetimleriyle olan irtibatını da çok iyi değerlendirmektedir. Kendisine eski Fransa cumhurbaşkanı François Mitterand tarafından Legion d’Honneur (Onur Madalyası) ve “Chevalier (şövalye)”lik payesi verilmiştir. Kamhi, Marie Claire dergisine yaptığı açıklamada: “İsrail’e karşı bağlılığım var” (27) ifadesini kullanmıştı.

Haftalık 2000′e Doğru dergisinin 28 Haziran 1992 tarihli sayısında çıkan bir habere göre Jak Kamhi’nin sahibi olduğu Profilo Holding Genelkurmay başkanlığına yeni bir elektronik haberleşme sistemi satma teklifinde bulundu. Ancak daha sonra bu sistemin MOSSAD tarafından da dinlenmeye müsait olduğu ortaya çıkınca teklif reddedildi. Jak Kamhi’nin oğlu Cefi Kamhi yahudi kimliklerini gizlemeyenlerin geleneklerini bozarak Meclis’e giren kişidir. Çünkü Dönmeler Meclis’e girerek ve devlet kadrolarında görev alarak yönetimde söz sahibi olma yollarına giderken yahudi kimliklerini gizlemeyenler genellikle ekonomik alanda kalarak lobi faaliyetleri yürütmeyi tercih etmektedirler. Cefi Kamhi bu geleneği bozarak bir dönem DYP listesinden parlamentoya girdi. Jak Kamhi’nin kardeşinin MOSSAD ajanı olduğu International Herald Tribune gazetesinin 24 Mayıs 1993 tarihli sayısında iddia edilmiştir. Jak Kamhi hakkında 1983 yılında toplu kaçakçılık yapma suçundan dava açılmıştı. Bunun sebebi ise onun sahip olduğu Tüpko adlı şirketin Türkiye’ye kaçak yollarla televizyon tüpü sokmasıydı.

Vitali Hakko: Vakko adlı konfeksiyon şirketinin sahibi Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük primler yapmıştır. Önceleri İstanbul’un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı’sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, şapka giyilmesini zorunlu kılan Şapka Kanunu çıktıktan sonra çıkardığı Has Şapka ile büyük gelirler elde etti. Vakko bugün Türkiye’nin en zengin konfeksiyon kuruluşları arasında yer almaktadır. Vakko’nun ürünlerini de daha çok zengin kesim giyebilmektedir. Çünkü lüks ve pahalı ürünler piyasaya sürdüğünden fakir ve orta tabakanın onun ürünlerini satın alması zor olmaktadır.
Bezmenler Ailesi: Bu aile Dönmeler kesimine mensuptur ve Türkiye’nin oldukça zengin ailelerinden biridir.
Eczacıbaşı Ailesi: Bu aile de Dönmeler’dendir. Türkiye’nin en büyük ilaç sanayi kuruluşu olan Eczacıbaşı İlaç Holding bu aileye aittir. Bu ailenin en tanınmış ismi ise Eczacıbaşı İlaç Holding’inin kurucularından olan Nejat Eczacıbaşı’dır. Nejat Eczacıbaşı da aşağıda sözünü edeceğimiz 500. Yıl Vakfı’nın kurucularındandır ve aynı zamanda uluslararası siyonist kuruluşlardan Bilderberg’in üyesidir.

Bunlar Türkiye’nin zengin tabakası içerisinde yer alan yahudi veya Dönme kökenlilerin sadece bir kısmını oluşturuyor. Biz sözü fazla uzatmamak içen özellikle büyük sanayi kuruluşlarının sahibi olanlardan söz etmekle yetinmek istedik. Ancak bu kişilerin Türkiye yönetiminin üzerinde önemli bir etkinliklerinin olduğunun bilinmesinde yarar görüyoruz.

Yahudi Kökenlilerin Cumhuriyet Döneminde Çektikleri Bazı Sıkıntılar
Türkiye yahudilerinin ve Dönmelerin Cumhuriyet döneminde her zaman çok rahat oldukları da söylenemez. Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı dönmelerle yönetim arasında birtakım problemler de yaşanmıştır. Örneğin II. Abdülhamid’in hal’inden sonra iş başına gelen hükümetin Maliye bakanı Cavid Bey, Mustafa Kemal döneminde idam edilmiştir. Bu sürtüşmenin sebebi yahudilerin ve Dönmelerin kontrolü tümüyle ellerine alma çabası içine girmiş olmaları olabilir. Hatta Cumhuriyet döneminde Sabetaycı kökenlilere yönelik baskılar hakkında kendisi de Sabetaycı kökenli olan bir yazar şu iddialarda bulunmaktadır: “Sabetaycılara yönelik baskılar genel olarak Cumhuriyet ile beraber olmuştur. Gariptir ki Osmanlı Devleti’nin dinsel kurallarının en katı uygulandığı dönemlerinde bile cemaat (yani Sabetaycı cemaat) üyelerine karşı resmi bir tavır sergilenmemiştir… Yine ilginçtir, Sabetaycılara karşı en yoğun baskılar kendilerinin de kuruluşunda önemli rol üstlendikleri Cumhuriyet Türkiyesi’nde olmuştur. Nitekim bunun en somut örneği 1946′da yaşanan Varlık Vergisi olayında görülmektedir. (Varlık Vergisi’nin başlama tarihi 1942′dir. Kitapta bu tarih yanlış yazılmıştır.) Kendilerini tamamıyla Türk addeden Sabetaycı aileler “D” sınıfı altında belirlenmişler, Bezmenler, Atabekler, Dilberler gibi bilinen aileler korkunç parasal miktarlar ödemek durumunda bırakılmışlardır.” (28)

Varlık Vergisi ve Türkiye’den Filistin’e Yahudi Göçü
Yukarıda da belirttiğimiz üzere 1942′de başlayan ve yahudi kökenlilere karşı uygulanan bir Varlık Vergisi olayı dikkatimizi çekmektedir. Bu uygulamaya göre yahudilerden ve Dönmeler’den Müslümanlardan alınan verginin iki katı alınıyordu. Görünüşte bu vergi yahudilere yönelik bir baskı uygulaması niteliği taşıyordu. Ancak gerçekte yahudilerin Filistin topraklarına göç etmelerini sağlamak için konulmuş bir vergi olabilir. O zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ta Lozan görüşmelerinde yahudilerin başhahamlarıyla bir dostluk ilişkisi içine girdiğinden daha önce söz etmiştik. Onun bu kez yahudileri ve Sabetaycıları ekonomik yönden sıkıntıya sokacak katı bir vergi uygulamasına başvurmasında onları göçe zorlama amacının bulunuyor olması hiç de ihtimal dışı değildi. Bilindiği üzere aynı dönemde Avrupa ülkelerinin çoğunda yahudiler sistemli bir baskıya maruz bırakıldılar ve bu baskılar Filistin topraklarına göçü hızlandırdı. Bu göç sayesinde Filistin topraklarında bir “yahudi devleti” kurmaya yetecek insan potansiyeli oluşturuldu. Eğer söz konusu zorlamalar olmasaydı, yahudiler genellikle bulundukları ülkelerde kalmayı tercih edecek, bu yüzden de Filistin’e göç az olacak ve hedeflenen “İsrail devleti”nin kurulması için yeterli insan potansiyeli oluşmayacaktı. Buna binaen yakın tarihi incelediğimizde bir dönem yahudilere yönelik olarak uygulanan sistemli baskıların sadece siyonizmin amaçlarına hizmet ettiğini görürüz. Bu açıdan bakarsak 1942′de başlatılan Varlık Vergisi uygulamasının da siyonistlerin Filistin’e yahudi göçünü hızlandırma amacına yönelik olması ihtimalini göz önüne almamız gerekir. Söz konusu vergi uygulamasının sebep olduğu göç olayı da bu kanaati doğrulamaktadır. Çünkü söz konusu göç sebebiyle çok sayıda yahudi Filistin topraklarına göç etmiştir. Özellikle İsrail işgal devletinin kuruluşunun ilan edilmesinden sonra azımsanamayacak sayıda Türkiye yahudisi işgal altında tutulan Filistin topraklarına göç etmiştir. II. Dünya Savaşı’na kadar Türkiye’de toplam olarak 150 bin civarında yahudi yaşadığı tahmin ediliyordu. Ancak günümüz Türkiye’sinde bu sayı 25 bine düşmüştür. İşte bu azalmanın sebebi işgal altındaki Filistin topraklarına göçtür. Göçün en hızlı şekilde gerçekleştiği dönem ise Varlık Vergisi’nin uygulandığı yıllardı.

500. Yıl Vakfı ve Günümüz Türkiye’sinde Yahudi Lobiciliği
Türkiye yahudileri, yahudilerin İspanya’dan sürülüp Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500. yıldönümünü kendi açılarından bir fırsat kabul edip bu fırsatı iyi değerlendirmek amacıyla 1989 yılında 500. Yıl Vakfı’ nı kurdular. Vakfın kurucuları arasında yahudi olmayıp da yahudilerle yakın ilişkiler içinde bulunanlar da vardı. Ünlü işadamlarından Sakıp Sabancı, Anavatan Partisi İstanbul milletvekili Bülent Akarcalı, eski dışişleri bakanı Vahit Halefoğlu’nun eşi Zehra Halefoğlu, gazeteciler Nezih Demirkent, Yavuz Donat, Altemur Kılıç, tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter, emekli amiral A. Sezai Orkunt 500. Yıl Vakfı’nın yahudi olmayan kurucularından bazıları. Vakfın yahudi kurucularının bazılarının adları da şöyle: Jak Kamhi (Profilo Holding’in başkanı), İshak Alaton (Alarko Holding’in ortaklarından), Üzeyir Garih (Alarko Holding’in ortaklarından), Vitali Hakko (Vakko’nun sahibi), Eli Acıman (Manajans’ın sahibi), Sami Kohen (gazeteci, Milliyet gazetesinin yazarlarından). Vakfın başkanlığına yahudi işadamlarından Profilo Holding’in sahibi Jak Kamhi getirildi.

500. Yıl Vakfı’nın yetkilileri amaçlarının 500 yıllık tarihin ve Türklerin tanıtımını yapmak ve böylece Türkiye’ye olan minnet borçlarını ödemek olduğunu ileri sürüyorlardı. Ancak vakfın kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra başlattığı, özellikle de İspanya yahudilerinin kovuluşunun 500. yılı olan 1992 yılı içinde yürüttüğü faaliyetler asıl amacın daha farklı olduğunu ortaya çıkardı.

Vakfın kuruluş amacı hakkında Jak Kamhi’nin şu sözleri önemli fikirler vermektedir: “500. Yıl Vakfı projesini ortaya koyan hahambaşılıktır. Bu proje çok daha önceden hahambaşılık tarafından düşünülmüştü. Bunun bir vakıf tarafından yürütülmesi hahambaşılık tarafından benimsenmiş ve bu şekilde bir yol çizilmiştir. Bu işin de esas patronu hahambaşı ve hahambaşılıktır. Bu itibarla bizim hahambaşılıkla herhangi bir fikir ayrılığımız yoktur. Etkinliklerin ise büyük bir çoğunluğu zamanında hahambaşılık tarafından düşünülmüş etkinliklerdir.” (29)

Bizce 500. Yıl Vakfı’nın en önemli amaçlarından biri siyonist İsrail yönetiminin izlediği ırkçı politika ve gerçekleştirmiş olduğu gayri insani uygulamalar dolayısıyla gerek Türkiye gerekse dünya kamuoyunda oluşmuş olan siyonizm ve yahudi aleyhtarı imajı tamamen silmek veya en azından hafifletmekti. Tabii ki bunun gerçekleştirilmesi ikinci önemli amacın yani Türkiye-İsrail ilişkilerinin geliştirilmesi amacının gerçekleştirilmesine zemin hazırlayacaktı. Vakıf da bu amacını gerçekleştirebilmek için Osmanlı hoşgörüsünden söz etmeyi insanlara yanaşmak ve onların ilgilerini çekmek için bir vasıta olarak kullandı. Vakfın bütün programlarında, konuşmacıların Osmanlı hoşgörüsünü dile getiren yapmacık cümlelerini sürekli şekilde yahudiyi hoş ve sevimli göstermeyi amaçlayan konuşmalar izliyordu. Bu arada 1492 sürgününden ve yahudilerin Ortaçağ Avrupa’sında görmüş oldukları zulümlerden özene özene söz edilmesi de gönüllerde yahudiye karşı bir acıma duygusunun oluşturulması amacına yönelikti. Yıllarca İsrail yönetiminin güçlenmesi için büyük maddi fedakarlıklarda bulunmuş olan yahudi trilyonerleri ve milyarderleri bu kez İsrail ve siyonizm aleyhtarı imajı silmek için her türlü maddi fedakarlık göstermekten çekinmediler. Dolayısıyla 500. Yıl Vakfı’nın önceden belirlemiş olduğu programların uygulamaya konulması konusunda herhangi bir aksama olmadı.

500. Yıl Vakfı, belirlemiş olduğu amaç doğrultusunda yürüttüğü umuma açık kültürel faaliyetlerin yanı sıra çeşitli lobi faaliyetlerinde de bulundu. Bu lobi faaliyetlerinin en büyük başarılarından birisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Kasım 1975 tarihinde kabul etmiş olduğu, siyonizmi bir ırkçılık olarak değerlendiren ve bu yüzden kınayan kararın geri alınmasını sağlamak oldu. Bu kararın geri alınmasında ABD başkanı Bush’un seçim hesapları dolayısıyla çeşitli ülkelere baskı yapmasının rolünün büyük olduğu inkar edilemese de, 500. Yıl Vakfı’nın böyle bir baskının yapılabilmesi için şartları oluşturduğu da bir gerçektir. İşin gerçeğinde 1975 İsrail’i ile 1992 İsrail’i arasında ve bu süre içinde siyonizmin amaçlarında herhangi bir değişiklik olmamıştı. İsrail’de hala “vatandaşlık”, “yahudi olmak” olarak tanımlanıyor ve dünyanın hangi ülkesinden gelirse gelsin “yahudi” olan bir kişi İsrail’de vatandaşlık hakkına sahip olabiliyordu. Bunun yanı sıra İsrail yahudi olmayanlara hala hor bakıyor, işgali altındaki topraklarda yaşayanlardan yahudi olmayanlar üzerindeki baskı ve zulüm uygulamalarını aynen sürdürüyordu. Kısaca İsrail “Korku Devleti” özelliğini aynen koruyordu. Bu “Korku Devleti” özelliği de birinci derecede ırkçı anlayışına dayanıyordu. Bütün bunlara rağmen Birleşmiş Milletler’in ABD başkanı Bush’un da baskıları ile 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı, “siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu” yolundaki kararını geri almasında 500. Yıl Vakfı yoluyla yürütülen çalışmaların ve dünyadaki çeşitli güç merkezlerine yakınlıkları ile bilinen yahudi lobilerinin önemli rol oynadığı bir gerçektir.

Gerek Türkiye’de ve gerekse Türkiye dışında basın – yayın organları üzerinde küçümsenemeyecek bir etkinliğe sahip olan yahudi lobileri için 500. Yıl Vakfı’nın çalışmaları iyi bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Mesela Türkiye’de çok sayıda yayın organı, bu vakfın kuruluşu ve yürüttüğü çalışmalar dolayısıyla yahudilerden övgüyle söz eden dizi yazılar ve makaleler yayınladılar. Bu yazı ve makalelerde Osmanlı hoşgörüsünün vurgulanmasından çok yahudinin sevimli gösterilmesine çalışıldığı hemen dikkat çekiyordu.

500. Yıl Vakfı ve Türkiye Yönetimi
Türkiye yönetimi, 500. Yıl Vakfı’na gerek kuruluşunda gerekse programlarını uygulamaya koymasında her türlü kolaylığı gösterdiği gibi maddi yönden destek de sağladı. Türkiye hükümetinin böyle bir maddi destek sağladığı bizzat vakfın başkanı Jak Kamhi tarafından şu şekilde dile getirilmişti: “Devlet desteği yalnız uluslararası tanıtım vb. faaliyetlerde oluyor. Tabii bu arada bütün dünya yahudi liderlerini bir araya getirip bir konser adı altında ‘Evrensel Yahudi İttifakı’ girişimleri de bu faaliyetlerin arasında yer alabiliyor.”

Türkiye hükümetinin 500. Yıl Vakfı’na bu desteği sağlamasında Türkiye’deki yahudi azınlığın ve Dönme kökenlilerin lobi faaliyetlerinin yanı sıra, bu vakfın Türkiye adına dünya çapında lobi faaliyetlerinde bulunacağı ümidinin de önemli rolü olmuştur. 500. Yıl Vakfı’ nın şartnamesinde, vakfın amaçlarından: “Türklerin devlet ve toplum olarak üstün insanlık vasıflarını her türlü olanaktan yararlanarak tüm dünyaya tanıtmak, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için bağnazlık ortamından kaçarak Türk toprağını vatan seçen yahudilere kucak açan Türk milletinin insancıl yaklaşımını en geniş şekilde yurtiçinde ve yurtdışında duyurmak ve Musevi yurttaşlarımızın şükran ifadelerinin açıklanmasına yardımcı olmak…” şeklinde söz edilmesi hükümeti oldukça memnun etmişti. Osmanlı hoşgörüsünün, Osmanlı’nın yüce tuttuğu manevi değerlere sırt çeviren mevcut Türkiye yönetimine mal edilmesi de bu yönetimin hoşuna gitmekteydi. Bu yüzdendir ki söz konusu vakfın en faal olduğu iki yıl içerisinde üç hükümet değişikliğine gidilmesine rağmen Türkiye yönetimi 500. Yıl Vakfı’nı destekledi ve birbirini izleyen bu üç hükümetin söz konusu vakıfla ilgili politikalarında herhangi bir değişiklik olmadı. Bu tutum sonraki dönemlerde de aynen devam etmiştir ve hükümet değişiklikleri adı geçen vakfın konumunu değiştirmemiştir.

500. Yıl Vakfı’nın Türkiye’nin siyonizmi ırkçılık olarak kabul eden BM kararının geri alınması konusuyla ilgili tutumunu etkilediği de söylenebilir. Bu etkinin bir sonucu olarak Türkiye, söz konusu kararın geri alınması konusunda çekimser kalmayı tercih etti. Başbakan Süleyman Demirel konuyla ilgili açıklamasında, İsrail’in barış masasında tutulabilmesi için eski kararın iptalinin gerektiğini söylemiş, o zamanki Dışişleri bakanı Hikmet Çetin de: “Bizim farklı bir durumumuz var, en makulü çekimser kalmaktı” demişti.

O zaman birbirlerinin ellerini sıkmayan cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başbakan Süleyman Demirel’in, İsrail cumhurbaşkanı Haim Hertzog’un Türkiye’yi ziyareti esnasında gerçekleştirilen “500. Yıl Vakfı’nın Galası”nda bir araya gelebilmeleri de bu vakfın gücünün ve Türkiye’deki yönetimin bu vakfa verdiği önemin bir göstergesiydi.

Dipnotlar:
1) Süleyman Kocabaş, Türkiye ve Siyonizm, sh. 52, Vatan Yayınları, İstanbul, 1987
2) Süleyman Kocabaş, a. e., sh. 52
3) Bilim Araştırma Grubu, Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, sh. 62-63, Araştırma Yayıncılık, İstanbul, 1993
4) Yakın Tarih Ansiklopedisi, C. 1, sh. 15, Vakit Yayınları, İstanbul, tarihsiz
5) Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Birkaç Sahife Tarih, sh. 225, Selam Yayınevi, Konya, tarihsiz
6) Cemal Topuzlu, 80 Yıllık Hatıralarım, sh.18, İstanbul, 1939; İhsan Süreyya Sırma, aynı eser, sh. 225-226
7) Aynı eser, sh. 69 8) Büyük İslam Tarihi, C. 7, sh. 246, Çağ Yayınları, İstanbul, 1990
9) Ömer Faruk Yılmaz, Masonlar ve İngilizlerin Tertibi 31 Mart Hadisesi, Akit gazetesi, 15 Nisan 2000, sh. 2
10) Angelo Jacovella, Jöntürk-Mason İşbirliği, Tarih ve Medeniyet dergisi, sayı: 63, sh. 28, Haziran 1999
11) Doç. Dr. Şükrü Karatepe, Meşrutiyet ve Anayasa, sh. 84-85, Yeni Şafak Yayını, İstanbul, 1995
12) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, YEE; 18, 525/622, 128, 30
13) Sultan II. Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, sh. 76, Dergah Yayınları, İstanbul, 1984
14) Lütfi Simavi, Sultan Mehmed Reşad Han’ın ve Halefinin Sarayında Gördüklerim, sh. 1
15) Ali Uğur, Dünya Siyonist Kongreleri ve Türkiye, sh. 72-73, Ocak Yayınları, 1986
16) Doç. Dr. Abdurrahman Küçük, Dönmeler Tarihi, sh. 543, Rehber Yayınları, Ankara, 1990; G. Scholem, Doenmeh, Encyclopedia Judaica, VI/150-151
17) A. N. Ölçen, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Kuvvetler Ayrımı ve Siyasal İşkenceler, sh. 49, Ankara, 1982
18) Eski Bahriye Vekili (Deniz Kuvvetleri Bakanı) Topçu İhsan, Resimli Tarih Mecmuası, Haziran 1991, Sayı: 18, sh. 780,
19) Bilim Araştırma Grubu, Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, sh. 65; Haydar Kazgan, Galata Bankerleri, sh. 45
20) Ilgaz Zorlu, Evet Ben Selanikliyim – Türkiye Sabetaycılığı, sh. 17-21, Belge Yayınları, İstanbul, 1999
21) Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, C. 3, sh.1049-1050, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967
22) Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri İle Rauf Orbay, sh.96-97; Hasan Hüseyin Ceylan, Büyük Oyun, C. 2, sh. 22-23, Rehber Yayınları, Ankara, 1995
23) H. Hüseyin Ceylan, a. e., C. 3, sh. 36; Çetin Özek, Türkiye’de Gerici Akımlar, sh. 31-34, Varlık Yayınları, İstanbul 1964

24) Abdurrahman Küçük, Dönmeler Tarihi, sh. 544
25) Ilgaz Zorlu, a. e., sh. 115-116
26) Bilim Araştırma Grubu, Yehova’nın Oğulları ve Masonlar, sh. 692
27) Marie Claire, Ocak 1992, sh. 38
28) Ilgaz Zorlu, a. e., sh. 132
29) Şalom, 22 Mayıs 1991

Founders of the QuIncentennIaL FoundatIon (500. YIL VAKFI KURUCULARI)
(http://sephardichouse.org/500a.html)

Izak Abudaram, ELI Acman, BuLent AkarcaLI, Ishak ALaton, Yako ALguadIs, Avram ALkas, Yakup ALmeLek, Jak Amram, NIno SaLamon AnavI, Reha Arar, Rauf ArdIttI (§), DavIt Asseo, BekI LuIza Bahar, IzIdor Barouh, Yakup Barouh, Fuat BayramogLu (§), SeLIm Beceren, ELIas Behmoaras, YILmaz Benadrete, Davut Benardete, NesIm Benbanaste (§), MorIs Bencuya, MIdat BenhayIm (§), MIseL Benrey, SeLahattIn BeyazIt, SaLamon BIcIrano, ALber BILen, Ahmet BInbIr, SerbuLent BIngöL (§), MIseL BorItzer (§), VIktor Braunstayn, LorI BurLa, Irfan CerrahogLu, Dr. ALev Coskun, Teddy Danon, M.NezIh DemIrkent, FredI SaLom DevIdas, Yavuz Donat, Nejat EczacIbasI (§), Hasan SerIf EgeLI, Orhan EraLp (§), Ishak FaracI, Rober FILIba, EmIL Franko (§), MarIo Frayman, UzeyIr GarIh, Yomtov GartI, Yusef Gerez, Abram GoLdenberg, Leon Grunberg, NaIm GuLeryuz, AydIn Gun, HaLIL KemaL Guruz, VItaLI Hakko, Zehra HaLefogLu, Mose HaLeva, Leon HananeL, EroL Avram HasId, RIfat Hassan, Izzet Hatem, SamI Herman, Jak KamhI, SeLIm KanetI (§), Oguz Karahan, Izzet Kayan, IsmaIL Necdet Kent, YILdIz Kenter, Izzet KerIbar, ALtemur KILIc, ALI Coskun KIrca, Yavuz KIrec (§), SehabettIn Kocatopcu, Recep Koc (§), HayIm Kohen, HayIm E. Kohen, SamI Kohen, Jak KornfILt, ALI Mansur, DanyaL Navaro, Fanny MotoLa, Bernar Nahum (§), SeLcuk E. OnuLduran, LeyLa Navaro, Aaron Nommaz, SILven S. Ovadya, SInasI OreL (§), Ahmet SezaI Orkunt, Jozef OzeL (§), Umran Oyman, TuLay Oney, MIthat PerIn, RemzI Pensoy, ELIyahu Perahya, (§), SeLIm PInhas, BensIyon PInto, ALbert Razon, RIfat Saban, SeLIm Razon, RafaeL RodItI, TevfIk SaracogLu (§), SakIp SabancI, VItaLI Saporta, Ogan SoysaL, SILvIo Saya, Mukadder SezgIn, UnaL TekInaLp, Fuat Suren, Mehmet SuhubI, Yako VeIssId (§), RafaeL ToreL, Behcet Turemen, ELIa Ventura, Vakur M. Versan.
(§) Represents persons whom we Lost.
Further PartIcIpants
Ahmet BacaksIzLar, TugruL ErkIn, Aaron HabIp, NedIm Yahya (§)
Honorary Members
ELI AcIman, NesIm Benbanaste (§), SInasI OreL (§), Yako VeIsId (§)
FIrst Board of DIrectors
ChaIrman Jak V. KamhI; VIce ChaIrman: NaIm GuLeryuz, TevfIk SaracogLu (§), Yako VeIsId (§); Members: ELI AcIman, ALber BILen, Dr. ALev Coskun, UzeyIr GarIh, AydIn Gun, VItaLI Hakko, Coskun KIrca, SamI Kohen, TuLay Oney, RIfat Saban, Mukadder SezgIn, Ogan SosyaL, Vakur Versan; Secretary-GeneraL: Behcet Turemen; CoordInator: NedIm Yahya (§);
ActuaL Board of DIrectors
ChaIrman: Jak V. KamhI; VIce ChaIrman: Yakup Barouh, NaIm GuLeryuz, TevfIk SaracogLu (§); Members: BuLent AkarcaLI, UzeyIr GarIh, VItaLI Hakko, Coskun KIrca, SamI Kohen, LeyLa Navaro (resIgned), TuLay Oney, SeLIm PInhas, RIfat Saban, Mukadder SezgIn, UnaL TekInaLp, Behcet Turemen, Vakur Versan; CoordInator: NedIm Yahya (§); AdvIser: Harry OjaLvo
The QuIncentennIaL FoundatIon USA ExecutIve CommIttee (SeLf-dIssoLved upon compLetIon of Its functIon)
Honorary PresIdent: Haham Dr. SoLomon Gaon; PresIdent: Jeffrey SteIner; VIce-PresIdent: Ahmet Ertegun; VIce PresIdent: Leon Levy; ChaIrman: Ivan SchIck; VIce-ChaIrman: PauL S. Berger Esq.; Treasurer: NedIm Sadaka, ExecutIve DIrector: Ed ALcosser

Yahudiler İspanya ve Portekiz’den tard edildikten sonra, Osmanlı Devleti’ne sığınmalarının 400 üncü sene-i devriyesi münasebetiyle EL TIYEMPO adlı Yahudi gazetesinde neşrolunmuş bir şiir:

Mûsevîler bir zaman İspanya’da mağdur iken
Terk-i din ü can ve mâle mübtelâyı zor iken
Ser ü vebâlini sefâlet, mihnet ü zulme esir
Türlü türlü darbe-i şiddetle makdûr iken
Zar ü giryân ü perişân ve metlûl ü bîaman
Cümlesi bîtâb ü kudret ölmeğe mecbur iken
Yaş dökerdi Mûsevîler zulm ile şam ü sefer
Anları mazlûm eden düşmanları mesrûr iken
Etti ibzâl-i himâyet Bayezid-i Hân-ı Veli.
Nice bin dermândeler o ednâ maddeten dûr iken
Asitân-i devlete geldi sığındı âcizân
Gördü envâ-i avâtıf cümlesi mağdûr iken.

Members

AydIn CagInaLp Esq., Dr. Isaac Cohen, SaLomon GarazI, Joan Jacobson, ArIf MardIn, VaLLIa ShapIro, RonIe ShapIro, HuseyIn Unver,. ExecutIve DIrector, Ed ALcosser
Honorary Board
Shoshana CardIn, Stuart E. EIzenstat Esq., Abraham H. Foxman, CharLes Goodman, RabbI ALfred GottschaLk, RabbI IrvIng Greenberg, DavId HarrIs, Morton KornreIch, Senator Joseph LIeberman, Norman LIpoff, RabbI HaskeL LoksteIn, Ruth PopkIn, Edmond Safra, Andre G. Sassoon, RabbI ALexander SchIndLer, Professor Stanford Shaw, Aden E. Shenker Esq., Henry SIegman, Abraham D. Sofaer Esq., Howard M. Squadron Esq., Amb. Robert Strauzs-Hupe, Dr. SamueL ThIer, Peggy TIshman, Maynard WIshner, HarrIet MouchLy-WeIss.
AdvIsory Board (SeLf-dIssoLved upon compLetIon of Its functIon)
Isaac AssaeL, Max CandIotty, Leonard CoLchamIro,Dr. MartIn ELIas, SaLomon GarazI, JuLIus KamhI Esq., Joe NessIm, Jak Pesso, Professor Aron RodrIgue, IrvIng L. Rousso, Bernard WuzIeL.

İspanya kraliçesi İsabella’nın 31 Mart 1492 tarihinde tüm yahudilerin ülkeden kovulmaları için ferman çıkarması bu ülkede yaşayan yahudileri oldukça zor durumda bırakmıştı. Bu ferman üzerine İspanya’yı terk etmek zorunda kalan 300 bine yakın yahudi çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istedi ama bütün kapılar yüzlerine kapandı. Bu durum karşısında tamamen yok olma noktasına yaklaşmış olan İspanya yahudilerine Osmanlı İmparatorluğu kapılarını açtı.

Yahudilerin İspanya’dan kovulmalarını hazırlayan gelişmeler 1391 yılında başladı. Egice başpiskoposunun çalışmalarıyla başlatılan yahudi aleyhtarı hareket, çok sayıda hıristiyan papazın da destek vermesiyle hızla yayıldı. Bu hareketin etkisiyle ülke çapında çok sayıda yahudi cemaati yok edildi. Bazı yahudiler de varlıklarını sürdürebilmek için hıristiyanlığı kabul etmiş görünerek gizlice kendi inançlarını sürdürmeye başladılar. Ancak daha sonra hıristiyan papazları, kendilerine marranolar (dönmeler) adı verilen bu yahudi asıllıların hıristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar. 1464 yılında devlet ile kilise bir araya gelerek bu yahudi asıllı hıristiyanların gerçekten hıristiyanlığı kabul edip etmediğini araştırmaya karar verdi. Bu amaçla üç kişilik bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Daha sonraki dönemde Kastilla kraliçesi İsabella ile Aragon kralı Ferdinand devletlerini birleştirdiler. İsabella ve Ferdinand engizisyon mahkemelerinin yetkilerini artırarak çok sayıda yahudinin bu mahkemeler tarafından ağır şekilde cezalandırılmalarına imkan tanıdılar. O dönemde baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemada’nın kararıyla çok sayıda yahudi yakıldı. En son kraliçe İsabella’nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün yahudilerin İspanya’yı terk etmelerini isteyen ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya’yı terk etmelerini istiyordu. İşte bu yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için bir çok ülkenin kapısını dövdüler ama sürekli kalmaları üzere kendilerine Osmanlı İmparatorluğu’ndan başka kapıyı açan olmadı. İspanya’dan sürgün edilen yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta Osmanlı topraklarına sığındılar. Diğerlerinin de önemli bir kısmı Polonya ve Rusya’ya geçtikten sonra Osmanlı topraklarına sığındılar. Kendilerine “Sefarad” adı verilen bu yahudilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı İmparatoru olan Sultan II. Bayezid yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere haber göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin idamla cezalandırılacaklarını duyurmuştu.

Osmanlı Yahudilerinin Geçmişi
Osmanlı topraklarında yahudi varlığı İspanya yahudilerine sığınma hakkı tanınmasıyla başlamaz. Osmanlı’nın bir beylikten devlet haline dönüşmesinin ardından başkent edindiği şehir olan Bursa’da daha önceden yahudi bir cemaat bulunmaktaydı. Osmanlılar’ın Bursa şehrini almak için yürüttükleri çarpışmalar sırasında hıristiyanlarla birlikte kaçan yahudiler daha sonra geri döndüler. Osmanlı yönetimi bu yahudilere büyük bir hoşgörü ile muamele etti ve Osmanlı devletinin ikinci padişahı olan Orhan Bey o zaman henüz ayakta duran Ets Hahayim sinagogunun yeniden faaliyete geçirilmesine izin veren bir ferman çıkardı. Osmanlılar yahudilerin ticaret alanında da, devlet kademelerinde de ilerlemelerine fırsat vermişlerdir.

Osmanlı’nın bütün azınlıklara olduğu gibi yahudilere de büyük bir hoşgörü ile muamele etmesi Avrupa’daki bazı yahudilerin Osmanlı şehirlerine göç etmelerine vesile oldu. Hatta Edirne’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti yapılmasından sonra Edirne baş hahamı İshak Sarfati Avrupa’daki dindaşlarına bir mektup yazarak onları “haçın gölgesinden hilalin gölgesine sığınmaya” çağırmıştır.

Fatih Sultan Mehmed’in 1453 yılında fethetmiş olduğu İstanbul’da miladın ilk yüzyıllarından itibaren yahudiler yaşamaktaydı. Ancak Bizans İmparatorluğu döneminde bunlar sürekli horlanmış ve aşağılanmışlardır. Bizans İmparatoru I. Konstantin hıristiyan olan yahudilere baskı yapan yahudilerin idamla cezalandırılmasına müsaade eden ve yahudiliğe geçmeyi suç kabul eden bir kanun çıkardı ve yahudilere yeni vergiler koydu. I. Konstantin’in oğlu Konstantius’da yahudilerle hıristiyanlar arasındaki karışık evlenmelere ölüm cezası koydu. Sonraki dönemlerde de Konstantinople (İstanbul) yahudileri sürekli zulüm gördüler. II. Teodosius yahudilerin nefret edilmesi gereken insanlar olduklarını duyurarak onları şehrin dışına çıkarak, bugünkü Galata semtine yerleşmeye zorladı. I. Justinianus ise hakimiyeti altındaki topraklarda yahudiliği tamamen yasakladı.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u kuşatmaya aldığı sırada bu şehrin yahudileri genellikle Galata semtinde oturmaktaydılar. Bazı tarihi kaynaklarda geçtiğine göre Fatih yahudilerle gizlice bağlantı kurarak Bizans yönetiminden memnun olmayan bu cemaatin içerden kendisine yardım etmelerini sağladı. Fatih, İstanbul’u fethettikten üç gün sonra da yahudileri bu şehre davet etti. Fatih bu çağrısı ile yahudilerin bazı alanlarda kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendirmek, ellerindeki bazı imkanlardan devlet adına yararlanmak istiyordu. Çünkü, tarihçilerin de ifade ettiklerine göre, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kin dolu olan hıristiyanlara güvenemezdi. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nda imtiyazlı bir statü elde ettiler.

Mal varlıklarının çoğunu İspanya’da bırakan, yanlarına aldıkları malları da İtalya’da uğradıkları limanlarda soyulan İspanya yahudileri (Sefaradlar) Osmanlı topraklarına elleri boş olarak geldiler. Ancak Osmanlı’nın kendilerine sağlamış olduğu imkanlardan yararlanarak kısa zamanda durumlarını düzeltip yüklü sermayeler biriktirmeyi başardılar. Bunun yanı sıra devlet içinde de bazı önemli kademeleri ele geçirebildiler.

Yahudi İhaneti
Osmanlı Devleti’nin gölgesinde gördüğü hoşgörü ve fırsat eşitliğini iyi değerlendirerek gerek toplum içinde ve gerekse devlet kademelerinde büyük bir güce ulaşan yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasında da önemli rol oynamışlardır. Yahudiler Osmanlıların zayıfladığı dönemde yabancı güçlerle ve ideolojik akımlarla işbirliği içine girdiler. Bu döneme kadar kendilerini gizlemeye çalışan ve siyasi gelişmeler karşısında sessiz kalan yahudiler, Osmanlıların zayıflama dönemlerine girmesiyle birlikte Batı yanlısı siyasi akımlara destek olmaya başladılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinden olan Selanik’te küçümsenemeyecek bir yekün oluşturan ve bu şehirde büyük bir ekonomik güce ulaşan yahudiler, batı yanlısı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşunda ve ilerlemesinde aktif rol oynadılar. Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli yahudiler İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin militan kadroları arasında yer almaktaydılar. Bilindiği üzere İttihad ve Terakki Cemiyeti Osmanlı devletinin yıkılmasında en önemli rol oynayan bir siyasi akımdır. Yukarıda adı geçen Nissim Masliyah aynı zamanda Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketini başlatanlardan ve bu hareketin faal elemanlarındandı. Bu hareketi başlatanların arasında onun dışında çok sayıda yahudi bulunmaktaydı. Bunların ünlülerinden birisi Nissim Russo adlı yahudidir. Jöntürklerin içinde önemli bir fonksiyonu olan Emanuel Karasu, İspanya asıllı yahudilerdendi. Emanuel Karasu İttihad ve Terakki Cemiyeti’ nin de ileri gelenlerindendi. Daha sonra Osmanlı devletine ihanet etmesinden dolayı İtalya’ya kaçmak zorunda kalan Emanuel Karasu Osmanlı vatandaşı olduğu sıralarda Makedonya’daki Rizolta mason mahfilinin de üstadı a’zamı (en büyük lideri) idi. Emanuel Karasu, Libya’nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı olmuş ve bu yardımından dolayı Osmanlı topraklarından kaçınca kolaylıkla İtalyan vatandaşlığı hakkı alabilmiştir.

Yahudiler aynı zamanda Yunanistan ve Bulgaristan’ın henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu sırada ortaya çıkan Yunan ve Bulgar komünist partilerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Komünist cereyanların ortaya çıkardığı Selanik İşçi Federasyonu içinde de yahudiler önemli bir güce sahiptiler.

Dinlerini ve inançlarını terk etmeleri için kendilerine hiç bir baskı yapılmadığı halde sırf kendilerini topluma kabul ettirmek ve siyasi planlarını rahatça uygulamaya koymak amacıyla dıştan Müslüman görünüp içten inançlarını saklayan dönme yahudileri de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını hızlandıran çalışmalarda bulunmuşlardır. Dönmeler, İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketi içinde Osmanlı aleyhtarı faaliyetlerde bulundukları gibi Osmanlının parçalanmasını hızlandıran kavmiyetçi hareketleri de kışkırtmışlardır. Hatta Türk milliyetçiliğinin teorisyenleri arasında önemli sayıda yahudi dönmesi vardır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin “milli iktisat” politikasının teorisyeni, Cumhuriyet döneminde de CHP’nin ideologlarından olan Tekin Alp (Mois Kohen) bunlardan biridir. Pantürkist (aşırı Türkçü) olarak bilinen Tekin Alp (Mois Kohen), Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün sağ kolu durumundaydı.

Siyonizm, Türkiye Yahudileri ve Osmanlı Devleti
Siyonizm bir fikri ve siyasi akım olarak, Teodor Hertzl’in çalışmaları sonucu 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan ünlü konferanstan sonra kendini göstermeye başladı. Bilindiği üzere siyonizmin ilk toplantısında belirlemiş olduğu ana hedef dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmış olan yahudileri bir araya getirecek bir yurt bulmak ve böyle bir yurt üzerinde bir yahudi devleti kurmaktı. Çeşitli tekliflerden sonra planlanan yahudi devletinin Filistin toprakları üzerinde kurulması ve yahudilerin gruplar halinde bu topraklara yerleştirilmesi için çalışılmasına karar verildi.

Siyonizm hareketi, aslında Avrupa’daki yahudi düşmanı (antisemitist) hareketlere ve özellikle devletlerin yahudiler üzerindeki baskılarına bir tepki olarak ortaya çıktı. Bu bakımdan kendilerini Osmanlı topraklarında gayet rahat hisseden yahudiler başlangıçta siyonizm hareketine fazla ilgi göstermediler. Hatta Türkiye yahudileri içinde, kendi rahatlarını bozabileceği düşüncesiyle siyonizme karşı çıkanların sayısı az değildi. II. Abdülhamid de, Rusya’da zulüm gören yahudileri kabul ederek İstanbul ve Anadolu’ya yerleştirdi. Ancak siyonizm düşüncesini teşkilatlı bir şekilde sahneye çıkaran yahudi ileri gelenleri zaman içerisinde Osmanlı topraklarında yaşayan yahudilerin ileri gelenlerini de yanlarına alarak belirlemiş oldukları hedef doğrultusunda çalıştırmaya başladılar.

Sultan II. Abdülhamit ve Yahudiler
Siyonizmin belirlemiş olduğu hedefe ulaşılabilmesi için ilk olarak Filistin topraklarını elinde tutan Osmanlı Devleti’nin yönetimine yanaşılması yolu denendi. Siyonizmin babası Teodor Hertzl başta olmak üzere siyonistlerin ileri gelenleri yahudilerin Filistin’e göç etmelerine ve orada yerleşim merkezleri kurmalarına izin veren bir belge elde etmek için zamanın Osmanlı padişahı Sultan II. Abdülhamid’e önce büyük para tekliflerinde bulundular; bu yolla bir şey elde edemeyince de çeşitli baskılara giriştiler. Bu amaçla İngilizler ve Almanlar Sultan Abdülhamid’i etkilemeye çalıştılar. Fakat bütün bu çabalar boşa çıktı ve Sultan II. Abdülhamid siyonistlere hiçbir taviz vermedi.

Sultan II. Abdülhamid 1900 yılında bir bildiri yayınlayarak bütün yabancı devletlerin temsilcilerine şöyle bir tebliğde bulundu: “Yahudi hacılarının Filistin’de üç aydan fazla kalmalarına müsaade edilmeyecektir. Bunlar Filistin topraklarına girerken pasaportlarını girdikleri liman kapısında bulunan Babıali görevlilerine teslim edecekler ve bu görevlilerden oturma izni alacaklardır. Bu üç aylık zaman içinde memleketi terk etmeyenler zorla sınır dışı edileceklerdir”.

II. Abdülhamid, 1901 yılında da yahudilerin Filistin’de herhangi bir yer satın almalarını yasaklayan bir emirname yayınladı. Siyonist yahudiler, 1902 yılında kendileriyle görüşmeyi kabul etmeyen Sultan II. Abdülhamid’e başbakanı Tahsin Paşa yoluyla oldukça cazip bir teklifte bulundular. Sundukları teklifte şu maddeler bulunuyordu:

“Yahudiler aşağıda bulunan hususları taahhüt ederler:
1.Osmanlı devletinin otuz üç milyon İngiliz altınına ulaşan borçlarının tamamını ödemeyi,
2.İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,
3.Devletin mali durumunu canlandırmak için otuz beş milyon altın lira faizsiz borç vermeyi.
Bütün bunlar yahudilerin, yılın herhangi bir gününde Filistin’e ziyaret maksadıyla girmelerine müsaade edilmesine ve yahudilerin Kudüs-i Şerif’te kendi dinlerine mensup olanların ziyaretleri esnasında içinde kalabilecekleri bir müstemleke (kanton) kurmalarına izin vermesine karşılıktır”.

Yahudilerin bu teklifine Sultan II. Abdülhamid’in cevabı şu olmuştur:

“Tahsin! Onlara de ki:
Devletin borçları onun için bir ayıp değildir. Çünkü, Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve borçları onlara zarar vermemektedir.
Kudüs-i Şerif’i İslam’a ilk önce Hz. Ömer (r.a.) fethetmiştir. Burayı yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana tevdi ettikleri emanete ihanet etme suçunu yüklenemem.
Yahudiler, mallarını kendilerine saklasınlar. Devleti Aliye’nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması mümkün değildir.
Emret çıksınlar! Bir daha benimle görüşmeye veya buraya girmeye uğraşmasınlar”.

Siyonist lider Teodor Hertzl de anılarında, Sultan II. Aldülhamid’in kendilerine şu cevabı verdiğini yazmaktadır: “Doktor Hertzl’e bu konuda yeni adımlar atmamasını öğütleyin. Çünkü ben bir karış toprak dahi veremem. Orası benim kendi mülküm değil milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış ve orayı kanı ile sulamıştır. Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Bir gün gelir de İmparatorluğum parçalanırsa işte o zaman yahudiler, Filistin’i para ödemeden alabilirler. Fakat ben sağ olduğum müddetçe bedenimin neşterle yarılması Filistin’in İmparatorluğu’mdan koparılmasından benim için daha kolay bir hadisedir. Bu imkansız bir şeydir. Ben daha sağ iken bedenimizin üzerinde otopsi yapılmasına asla müsaade edemem”.

Siyonistler, Osmanlı’dan Filistin’de bir toprak koparma çabalarının tümünün başarısızlıkla sonuçlandığını görünce Osmanlı devletini yıkma girişimlerini başlattılar. İşte yukarıda sözü edilen Dönmeler hareketi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi hep Osmanlı devletini yıkma girişimlerinin ürünleridir.

İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1908 yılında Osmanlı iktidarını ele geçirmeyi başardı. Böylece yahudilerin Filistin’deki faaliyetleri de tırmanmaya başladı. Çünkü yeni yöneticiler yahudilerin Filistin’den yer almalarına ve oraya göç etmelerine izin vermişlerdi.

Şunu da belirtelim ki, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Osmanlı yönetimini ele geçirmesi ve bu olayın üzerinden on sene geçmeden Osmanlı devletinin tamamen dağılması yahudilerin Filistin’de mülk edinme amaçlarına ulaşmalarını kolaylaştırdıysa da bir yandan da çeşitli sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya gelmelerine sebep oldu. Çünkü Osmanlı’nın gölgesinde kendilerini gayet rahat ve güven içinde hisseden yahudiler Osmanlı’nın parçalanması ile birlikte bu rahat ve güvenlerini kaybettiler. Bizzat yahudilerin körüklediği milliyetçi hareketlerden Müslümanlarla birlikte yahudiler de zarar gördüler. Tarihçi Prof. Juston Mc Carthy’nin yazdığına göre Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’da ortaya çıkan milliyetçi hareketler gerek Müslümanlara ve gerekse yahudilere hayli eziyet ettiler. Yunanlar yakaladıkları Müslümanları ve yahudileri katlettiler. Yine ABD’nin Colombia Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Stanford Shaw’ın belirttiğine göre Osmanlı imparatorluğunun parçalanma dönemine girmesiyle birlikte yahudilerin durumu da buna bağlı olarak bozuldu.

Sultan II. Abdülhamit, hatıralarında da yahudilerin Filistin’e yerleşme fikirleri hakkında oldukça ilginç noktalara parmak basmaktadır. Şöyle diyor Sultan II. Abdülhamit:

“Yahudiler, Avrupa’da Doğu’da olduğundan daha fazla bir kudrete sahiptirler. Bu sebeple de birçok Avrupalı devlet çok artmış olan Semit (yahudi) ırkından kurtulabilmek için Yahudilerin Filistin’e muhaceretini iyi karşılayacaklardır. Fakat bizim memleketimizde kafi yahudi vardır. Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikiyetini (üstünlüğünü) muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz…. Siyonistler Filistin’de yalnız ziraat yapmak değil, orada hükümet kurmak, siyasi temsilcilerini seçmek gibi şeyler de arzuluyorlar.” (13)

Sultan II. Abdülhamit, yukarıda sözünü ettiğimiz İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çıkardığı ve tarihe 31 Mart Vak’ası diye geçen isyandan sonra tahttan indirilmiştir. Bu olayda ilginç olan bir şey şuydu: 31 Mart isyanını çıkaranlar ve kışkırtanlar İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları veya onların yönlendirdiği kimselerdi. Daha sonra padişahın tahttan indirilmesine de yine bu cemiyet karar verdi ve bu kararında padişahı 31 Mart isyanına sebep olmakla suçladı. Yani kendi suçlarını padişaha yükleyerek bunu onun tahttan indirilmesi için gerekçe olarak kullanmışlardı. Padişahın hal’ine (yani saltanattan indirilmesine) dair kararı ona tebliğ eden heyetin arasında yer alanlardan biri de yukarıda sözünü ettiğimiz Emanuel Karaso idi. Bu kararı tebliğ eden heyetin içinde bir tek Türk yoktu. Osmanlı ahalisini temsilen padişahın karşısına çıktığını iddia eden böyle bir heyette, ahalinin ana unsurunu teşkil eden ve devletin yönetimini resmiyette elinde tutan önemli bir etnik unsuru temsil eden bir tek kişinin bulunmaması dikkat çekiciydi. Padişah da bu durum karşısında şu ifadeyi kullanmıştı: “Bir Türk padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam halifesine hal’ kararını bildirmek için bir yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?” (14)

Ne yazık ki, Filistin topraklarının yahudilere satılması için rüşvet teklifinde bulunduğunda Sultan II. Abdülhamid tarafından kovulan yahudi Emanuel Karaso bu kez sultanın hal’ kararını tebliğ için onun karşısına çıkmıştı. İşte bu ihanetin şartlarını hazırlayan teşkilat da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ydi.

Bu arada İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion’un da II. Abdülhamid döneminde İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğunu ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bünyesinde padişah aleyhine çalışmalara katıldığını hatırlatalım. Ben Gurion Birinci Dünya Harbi’nin patlak vermesinden sonra Kudüs’e döndü. (15)

Türkiye Cumhuriyeti ve Yahudiler
Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra onun mirası üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsemiş olduğu Türk milliyetçiliği anlayışının teorisyenleri arasında yahudilerin de bulunduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu arada bazı yahudilerin yeni kurulan cumhuriyetin ileri kademelerinde görev aldıklarını da belirtmeliyiz. Yukarıda kendisinden söz etmiş olduğumuz pantürkist Tekin Alp (Mois Kohen) bunlardan birisidir. Lozan görüşmelerine İsmet İnönü ile birlikte katılan hahambaşı Hayim Nahum’un görüşmelerin seyri üzerinde önemli etkisi olmuştu diyebiliriz. Atatürk’ün doktoru milletvekili Abravaya Marmaralı, TBMM 7. dönem milletvekili Avram Galante de yeni kurulan devlette çeşitli roller üstlenmiş olan tanınmış yahudilerdendi.

Türkiye Cumhuriyeti ilk dönemlerinde yahudilerin Avrupa’daki nüfuzlarından yararlanmak istedi. Bu amaçla Türkiye’deki yahudilerin ileri gelenlerine ve özellikle de Osmanlı devletinin parçalanmasını hızlandıran hareketlerde rol almış olanlara çeşitli yetkiler verdi. Cumhuriyet yönetimi yahudilerden ithalat, ihracat alanlarında ve dışarıdan borç bulma konusunda da yararlanmak istedi.

Cumhuriyet yönetimi bazı yahudilerin ekonomik alanda ilerlemelerine ve bu alanda önemli birtakım pazarları kapmalarına da fırsat tanıdı. Ayrıca siyasi ve sosyal alandaki bazı reformlar ekonomik alanda atak yapmaya çalışan bazı yahudilerin işlerini kolaylaştırdı. Önceleri İstanbul’un Mahmutpaşa semtinde ve Kapalı Çarşı’sında tezgahtarlık yapan Vitali Hakko, Şapka Kanunu sayesinde büyük kazançlar elde etmiş ve bugün tekstil sanayii alanında bir dev haline gelmiştir.

Bunun yanı sıra devlet bazı ihaleleri özellikle yahudi işadamlarına vererek bunların ekonomik yönden güçlenmelerini sağlamıştır. 1954 yılında Galata’da yahudi işadamları Üzeyir Garih ile İshak Alaton’un beş bin lira sermaye ile kurdukları Alarko Holding’in bugünkü gücüne ulaşmasında, 1958′de dönemin başbakanı Adnan Menderes’in kendilerine Ankara’da kurulacak olan bir para matbaasının havalandırma tertibatının ihalesini vermesinin önemli rolü olduğunu kimse inkar edemez. Elektirifikasyon ve elektrik malzemelerinin satışı ile piyasaya giren yahudi Burla Biraderler’in de gerek devletten aldıkları ihalelerle ve gerekse Türk işadamlarıyla yürüttükleri ortak çalışmalarla kısa zamanda büyük güce ulaştıkları ortada.

Bugünkü Türkiye’de Yahudiler
Bugünkü Türkiye’de yahudiler, iş dünyasının ileri gelenleri arasında yer almaktadırlar. Bugünkü Türkiye Yahudileri sanayi ve ticaret alanında önde gelen birçok şirketin sahibi durumundadırlar. Bunun yanı sıra sayıları oldukça az bir azınlık olmalarına rağmen yahudilerin devlet yönetimi üzerinde önemli etkileri vardır diyebiliriz. Bunun birinci sebebi sahip oldukları ekonomik güç. İkinci sebebi yahudilerin özellikle gelişmiş Batı ülkelerinde gerek ekonomik ve gerekse siyasi alandaki etkinlikleri ve bu durumun Türkiye’deki yahudiler açısından da önemli bir avantaj olması. Üçüncü sebep ise yahudilerin dış dünyada olduğu gibi Türkiye’de de basite alınamayacak derecede etkinliği olan lobi faaliyetleri. Aşağıda üzerinde duracağımız “500. Yıl Vakfı” bu lobi faaliyetlerini organize eden kuruluşların en önemlileri arasında yer almaktadır. Yahudilerin mason locaları ile yakın ilişkiler içinde olmaları ve yahudi cemaatinin ileri gelenlerinin bu localara üye olmaları da siyasi çevreleri etkilemelerine imkan sağlamaktadır. Bunun yanı sıra yahudiler iş çevreleriyle olan yakın ilişkilerini de yöneticileri etkilemede değerlendirmektedirler.

Türkiye’deki yahudi nüfusa gelince: İkinci Dünya Savaşı’na kadar Türkiye’de 150 bine yakın yahudi olduğu tahmin edilmekteydi. Ancak bugün Türkiye’de yaşayan yahudilerin sayısı 25 bin kadardır. Bu azalmanın en önemli sebebi Türkiye’den siyonist İsrail yönetiminin işgal etmiş olduğu Filistin topraklarına göçtür. Bu arada Türkiye yahudilerinden Avrupa ülkelerine göç edenler olduysa da bunların sayısı oldukça azdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin siyonist İsrail devletini tanıyan ilk devletler arasında yer alması ve bu devletle sürekli şekilde iyi ilişkiler içinde kalmaya çalışması da Türkiye’ den İsrail’e yahudi göçünü kolaylaştırmıştır.

Bugünkü Türkiye yahudilerinin çoğunluğu İstanbul’da yaşamaktadır. Bunun yanı sıra İzmir, Adana, Ankara, Çanakkale, Bursa ve Kırklareli’nde yaşayan yahudiler de vardır. Yahudi cemaatinin İstanbul ve İzmir’de ilk ve ortaöğretim okulları olmakla birlikte yahudi çocuklarının çoğunluğu Türkçe ya da yabancı dille eğitim veren devlet okullarında veya özel okullarda okumaktadırlar.

Türkiye yahudileri son yıllara kadar kendilerini kamuoyundan saklamaya çalışıyorlardı. Hatta toplumdan tecrit edilme kaygısıyla kendilerinden yahudi olarak söz edilmesini bile hoş karşılamıyorlardı. Özellikle ekonomi ve sanayi alanında ilerlemiş olan yahudiler yahudiliklerinin bilinmemesini arzuluyorlardı. Bunda azınlık psikolojisinin yanı sıra, siyonist İsrail yönetiminin sürdürdüğü işgal politikasının ve işgal ettiği topraklardaki insanlara reva gördüğü gayri insani uygulamaların da etkisi vardı. Ancak son yıllarda Türkiye yahudilerinin bir kısmı geçmişteki kendini saklama politikasını terk ederek şeffaflık politikasını tercih etmeye başladılar. Bu politika özellikle 500. Yıl Vakfı’nın çalışmaları ile iyice gün yüzüne çıktı. Şu da var ki, bu politika Türkiye’deki bazı yahudiler tarafından hala kaygıyla karşılanmaktadır. Dolayısıyla bazı çevrelerce bu politikanın Türkiye yahudilerini ikiye böldüğü ileri sürülmektedir. Bazı yahudiler şeffaflık politikasının ve çeşitli vesilelerle yürütülen kutlamaların kendilerini ön plana çıkardığını, bazı çevrelerin boy hedefi haline getirdiğini ileri sürüyorlar. Bu görüşte olanlar Türk toplumunun yahudilere karşı kininden vazgeçmediğini, hatta yahudi firmaların mallarını kullanmamaya özen gösterdiklerini ve İsrail’in Ortadoğu’daki fanatik tutumu değişmeden kendilerini Türk toplumuna kabul ettirmelerinin mümkün olmayacağını söylüyorlar. Şeffaflık politikasından yana olan yahudiler ise Türk toplumunda yahudilere “kafir gözüyle bakma” imajının kaybolduğunu ve hatta parlamentoda yahudi temsilcilerin bulunmasının gerektiğini ileri sürüyorlar.

İsrail’deki Türkiye Yahudileri
Türkiye’deki yönetiminin siyonist İsrail devleti ile sürekli iyi ilişkilerde bulunmayı tercih ettiğini ve bu politikasının bir gereği olarak Türkiye’den yahudi işgali altındaki Filistin topraklarına yahudi göçünü kolaylaştırdığını yukarıda belirtmiştik. Bugün Filistin topraklarında Türkiye’ den göç etmiş yüz bin kadar yahudinin yaşadığı bilinmektedir. Bu yahudiler kendi aralarında bazı dernekler de kurmuşlardır. “Türkiyeliler Birliği” bunlardan biridir. Türkiyeliler Birliği, “Dostluk” adında Türkçe bir dergi de yayınlamaktadır. Dört ayrı yerde şubesi bulunan Türkiyeliler Birliği, Türkiye’den göç etmiş olan yahudilere yönelik kültürel etkinliklerde bulunmaktadır.

Filistin topraklarında yaşayan Türkiyeli yahudilerle ilgilenen bir başka dernek de Morit Derneği. Bu derneğin ileri gelenleri Türklerle yahudilerin ortak geçmişlerini araştırmayı amaçladıklarını söylüyorlar. “Morit” adı da “Türk – Yahudi Geçmişi” kelimelerinin İbranice karşılıklarının baş harflerinden çıkarılmış bir ad.

500. Yıl Vakfı ve Yahudi Lobiciliği
Türkiye yahudileri, yahudilerin İspanya’dan sürülüp Osmanlı topraklarına kabul edilmelerinin 500. yıldönümünü kendi açılarından bir fırsat kabul edip bu fırsatı iyi değerlendirmek amacıyla 1989 yılında 500. Yıl Vakfı’ nı kurdular. Vakfın kurucuları arasında yahudi olmayıp da yahudilerle yakın ilişkiler içinde bulunanlar da vardı. Ünlü işadamlarından Sakıp Sabancı, Anavatan Partisi İstanbul milletvekili Bülent Akarcalı, eski dışişleri bakanı Vahit Halefoğlu’nun eşi Zehra Halefoğlu, gazeteci Nezih Demirkent, Yavuz Donat, Altemur Kılıç, tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter, emekli amiral A. Sezai Orkunt 500. Yıl Vakfı’nın yahudi olmayan kurucularından bazıları. Vakfın yahudi kurucularının bazılarının adları da şöyle: Jak Kamhi (Profilo Holding’in başkanı), İshak Alaton (Alarko Holding’in ortaklarından), Üzeyir Garih (Alarko Holding’in ortaklarından), Vitali Hakko (Vakko’nun sahibi), Eli Acıman (Manajans’ın sahibi), Sami Kohen (gazeteci, Milliyet gazetesinin yazarlarından). Vakfın başkanlığına İktisadi Kalkınma Vakfı’nın da başkanı olan, yahudi işadamlarından Profilo Holding’in sahibi Jak Kamhi getirildi.

500. Yıl Vakfı’nın yetkilileri amaçlarının 500 yıllık tarihin ve Türklerin tanıtımını yapmak ve böylece Türkiye’ye olan minnet borçlarını ödemek olduğunu ileri sürüyorlardı. Ancak vakfın kuruluşunu gerçekleştirdikten sonra başlattığı, özellikle de İspanya yahudilerinin kovuluşunun 500. yılı olan 1992 yılı içinde yürüttüğü faaliyetler asıl amacın daha farklı olduğunu ortaya çıkardı.

Bizce 500. Yıl Vakfı’nın en önemli amacı siyonist İsrail yönetiminin izlediği ırkçı politika ve gerçekleştirmiş olduğu gayri insani uygulamalar dolayısıyla gerek Türkiye gerekse dünya kamuoyunda oluşmuş olan siyonizm ve yahudi aleyhtarı imajı tamamen silmek veya en azından hafifletmekti. Vakıf da bu amacını gerçekleştirebilmek için Osmanlı hoşgörüsünden söz etmeyi insanlara yanaşmak ve onların ilgilerini çekmek için bir vasıta olarak kullandı. Vakfın bütün programlarında, konuşmacıların Osmanlı hoşgörüsünü dile getiren yapmacık cümlelerini sürekli şekilde yahudiyi hoş ve sevimli göstermeyi amaçlayan konuşmalar izliyordu. Bu arada 1492 sürgününden ve yahudilerin Ortaçağ Avrupa’sında görmüş oldukları zulümlerden özene özene söz edilmesi de gönüllerde yahudiye karşı bir acıma duygusunun oluşturulması amacına yönelikti. Yıllarca İsrail yönetiminin güçlenmesi için büyük maddi fedakarlıklarda bulunmuş olan yahudi trilyonerleri ve milyarderleri bu kez İsrail ve siyonizm aleyhtarı imajı silmek için her türlü maddi fedakarlıktan çekinmediler, dolayısıyla 500. Yıl Vakfı’nın önceden belirlemiş olduğu programların uygulamaya konulması konusunda herhangi bir aksama olmadı.

500. Yıl Vakfı, belirlemiş olduğu amaç doğrultusunda yürüttüğü umuma açık kültürel faaliyetlerin yanı sıra çeşitli lobi faaliyetlerinde de bulundu. Bu lobi faaliyetlerinin en büyük başarılarından birisi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Kasım 1975 tarihinde kabul etmiş olduğu, siyonizmi bir ırkçılık olarak değerlendiren ve bu yüzden kınayan kararın geri alınmasını sağlamak oldu. Bu kararın geri alınmasında ABD başkanı Bush’un seçim hesapları dolayısıyla çeşitli ülkelere baskı yapmasının rolünün büyük olduğu inkar edilemese de, 500. Yıl Vakfı’nın böyle bir baskının yapılabilmesi için şartları oluşturduğu da bir gerçektir. İşin gerçeğinde 1975 İsrail’i ile 1992 İsrail’i arasında ve bu süre içinde siyonizmin amaçlarında herhangi bir değişiklik olmamıştı. İsrail’de hala “vatandaşlık”, “yahudi olmak” olarak tanımlanıyor ve dünyanın hangi ülkesinden gelirse gelsin “yahudi” olan bir kişi İsrail’de vatandaşlık hakkına sahip olabiliyordu. Bunun yanı sıra İsrail yahudi olmayanlara hala hor bakıyor, işgali altındaki topraklarda yaşayanlardan yahudi olmayanlar üzerindeki baskı ve zulüm uygulamalarını aynen sürdürüyordu. Kısaca İsrail “Korku Devleti” özelliğini aynen koruyordu. Bütün bunlara rağmen Birleşmiş Milletler’in ABD başkanı Bush’un da baskıları ile 10 Kasım 1975 tarihli ve 3379 sayılı, “siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı olduğu” yolundaki kararını geri almasında 500. Yıl Vakfı yoluyla yürütülen çalışmaların ve dünyadaki çeşitli güç merkezlerine yakınlıkları ile bilinen yahudi lobilerinin önemli rol oynadığı bir gerçektir.

Gerek Türkiye’de ve gerekse Türkiye dışında basın – yayın organları üzerinde küçümsenemeyecek bir etkinliğe sahip olan yahudi lobileri için 500. Yıl Vakfı’nın çalışmaları iyi bir propaganda malzemesi olarak kullanıldı. Mesela Türkiye’de çok sayıda yayın organı, bu vakfın kuruluşu ve yürüttüğü çalışmalar dolayısıyla yahudilerden övgüyle söz eden dizi yazılar ve makaleler yayınladılar. Bu yazı ve makalelerde Osmanlı hoşgörüsünün vurgulanmasından çok yahudinin sevimli gösterilmesine çalışıldığı hemen dikkat çekiyordu.

Asıl Şükran Borcu Kime?
500. Yıl Vakfı’nın kuruluşu sıralarında, vakfın yurtdışında Türkiye’ yi tanıtmayı amaçladığını ileri süren başkan Jak Kamhi “Biz, Türkiye’ye minnet borcumuzu ödüyoruz” demişti. Biz de, “Asıl minnet borcu Osmanlı’nın mirası üzerine kurulmuş sonra da Batı’nın angaje etmiş olduğu laikliği ve Osmanlı aleyhtarlığını kendisi için resmi politika olarak benimsemiş olan bir yönetime karşı mı yoksa her yerden kovulan ve kapı dışarı edilen biçare yahudileri gölgesine almasını sağlayan hoşgörünün sahibi Devleti Aliye’ye ve ona bu hoşgörüyü kazandıran yüce İslam dinine karşı mı olmalı?” sorusunu sorma hakkımızın bulunduğuna inanıyoruz. Kafamıza takılan bir diğer soru da “Türkiye’deki yahudi vatandaşlarımız, beş yüz yıl önce hıristiyanların engizisyon zulümlerinden kaçan dedelerini ‘insanlığa örnek’ olacak bir davranışla kucaklayan ve gölgesine alan büyük Osmanlı devletinin parçalanmasına sebep olan çalışmalarda bulunan ve bu konuda Batılı hıristiyanlarla işbirliği içine giren Emanuel Karasu, Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Mois Kohen vs. gibi dedelerinin yaptıklarının bir hata olduğunu bugün kabul ediyorlar mı?” sorusu. 500. Yıl Vakfı yetkililerinden bu konuda herhangi bir açıklama duymadığımız için böyle bir soru sorma gereği duyuyoruz.

500. Yıl Vakfı ve Türkiye Yönetimi
Türkiye yönetimi, 500. Yıl Vakfı’na gerek kuruluşunda gerekse programlarını uygulamaya koymasında her türlü kolaylığı gösterdiği gibi maddi yönden destek de sağladı. Türkiye hükümetinin böyle bir maddi destek sağladığı bizzat vakfın başkanı Jak Kamhi tarafından şu şekilde dile getirilmişti: “Devlet desteği yalnız uluslararası tanıtım vb. faaliyetlerde oluyor. Tabii bu arada bütün dünya yahudi liderlerini bir araya getirip bir konser adı altında ‘Evrensel Yahudi İttifakı’ girişimleri de bu faaliyetlerin arasında yer alabiliyor”.

Türkiye hükümetinin 500. Yıl Vakfı’na bu desteği sağlamasında yukarıda “Türkiye Cumhuriyeti ve Yahudiler” başlıklı kısımda üzerinde durduğumuz unsurların yanı sıra hükümetin, bu vakfın Türkiye adına dünya çapında lobi faaliyetlerinde bulunacağı ümidinin de önemli rolü olmuştur. 500. Yıl Vakfı’ nın şartnamesinde, vakfın amaçlarından “Türklerin devlet ve toplum olarak üstün insanlık vasıflarını her türlü olanaktan yararlanarak tüm dünyaya tanıtmak, din ve vicdan hürriyetlerini korumak için bağnazlık ortamından kaçarak Türk toprağını vatan seçen yahudilere kucak açan Türk milletinin insancıl yaklaşımını en geniş şekilde yurtiçinde ve yurtdışında duyurmak ve Musevi yurttaşlarımızın şükran ifadelerinin açıklanmasına yardımcı olmak…” şeklinde söz edilmesi hükümeti oldukça memnun etmişti. Osmanlı hoşgörüsünün, Osmanlı’nın yüce tuttuğu manevi değerlere sırt çeviren Türkiye yönetimine mal edilmesi de bu yönetimin hoşuna gitmekteydi. Bu bakımdan Türkiye’deki yönetim, iki yıl içerisinde üç hükümet değişikliğine gidilmesine rağmen 500. Yıl Vakfı’nı destekledi ve birbirini izleyen bu üç hükümetin söz konusu vakıfla ilgili politikalarında herhangi bir değişiklik olmadı.

500. Yıl Vakfı’nın Türkiye’nin siyonizmi ırkçılık olarak kabul eden BM kararının geri alınması konusuyla ilgili tutumunu etkilediği de söylenebilir. Bu etkinin bir sonucu olarak Türkiye, söz konusu kararın geri alınması konusunda çekimser kalmayı tercih etti. Başbakan Süleyman Demirel konuyla ilgili açıklamasında, İsrail’in barış masasında tutulabilmesi için eski kararın iptalinin gerektiğini söylemiş, dışişleri bakanı Hikmet Çetin de, “Bizim farklı bir durumumuz var, en makulü çekimser kalmaktı” demişti.

Birbirlerinin ellerini sıkmayan cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başbakan Süleyman Demirel’in, İsrail cumhurbaşkanı Haim Hertzog’un Türkiye’yi ziyareti esnasında gerçekleştirilen “500. Yıl Vakfı’nın Galası”nda bir araya gelebilmeleri de bu vakfın gücünün ve Türkiye’deki yönetimin bu vakfa verdiği önemin bir göstergesiydi.

Bu yazının hazırlanmasında yararlandığımız kaynaklar:
1.Sultan Abdulhamid es-Sani ve Filistin, Refik Şakir en-Neteşe, Riyad, 1985
2.Filistin Üzerine Emperyalizmin Gizli Planları, Cüneyd Hekimoğlu, Vahdet yayını, İstanbul, 1988
3.Siyonizm ve Irkçılık, (Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın 10 Kasım 1975 tarihli kararıyla ilgili raporlar) Çeviren: Türkkaya Ataöv, Birey-Toplum yayınları, Ankara, 1985
4.Meşrutiyet İslamcılığı ve Siyonizm, Sadık Albayrak, Araştırma yayınları, İstanbul, 1990
5.Dünya Siyonist Kongreleri ve Türkiye, Ali Uğur, Ocak yayınları, tarihsiz.
6.Türkiye ve Siyonizm, Süleyman Kocabaş, Vatan yayınları, İstanbul, 1987
7.Yahudilerin Şükran Yılları, Tempo dergisi, 6-12 Ocak 1991 tarihli sayısı, sh.26-34
8.Yahudi Patronlar, Ekonomik Panorama dergisi, 10 Aralık 1989 tarihli sayısı, sh. 32-45
9.500. Yılla Keşfettiklerimiz, Altınoluk dergisi, Ağustos 1992, sh. 46-47
10.Yahudi Tehciri ve Osmanlı Hoşgörüsü, Mehmet Yale, Zaman gazetesi, 18 Ağustos 1991
11.Yahudiler İki Parça, Ali Şahin, Zaman gazetesi, 9 Nisan 1992
12.Siyonizm Aklandı, Fehmi Koru, Zaman gazetesi, 19 Aralık 1991
13.Türklere 500 Yıllık Şükran, İskender Sorgun, Milliyet gazetesi, 7 Mart 1990
14.Yahudiler ABD’de Türkiye’yi Tanıtıyor, Milliyet gazetesi, 10 Mart 1990
15.İsrail’deki Türk Dostu Yahudiler, Milliyet gazetesi, 7 Mart 1990
16.Museviler 500 Yıldır İstanbul’da, Ayşe Önal, Sabah gazetesi, 29 Temmuz 1990

Türkiye’de Yahudi Lobiciliği
Bugün İslam ülkeleri içinde İsrail işgal devletiyle en sıkı münasebetleri olan ülke Türkiye’dir. Öyle ki Türkiye İsrail’le ortak askeri tatbikat yapacak kadar ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Türkiye’nin 54 adet F-4 Phantom 2000 savaş uçağı İsrail işgal devletindeki şirketler tarafından modernize edilmektedir. İlginçtir ki bu 54 adet savaş uçağının modernize edilmesini de içeren ve savaş sanayisiyle ilgili muhtelif ihalelerin İsrail şirketlerine verilmesine imkan sağlayan “Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşması” hükümetin Refah Partisi’nde olduğu bir dönemde imzalanmıştır. Bunun sebebi Refah Partisi’nin hükümete gelmekle aslında iktidara gelememesiydi. Çünkü devletteki karar mekanizması hükümeti aşıyor, yerine göre halkın oylarıyla seçilmiş siyasi partilerin kurduğu hükümetler bile önlerine geleni kabul etmenin ötesinde bir şey yapamıyorlar.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu kadar gelişmesinin arkasındaki en önemli unsur Türkiye’deki yahudi lobiciliğidir. Bu itibarla Türkiye’deki yahudi lobiciliğinin geçmişinin ve bugününün gözden geçirilmesinde yarar görüyoruz. İşte bu dizi yazımızda bu konuyla ilgili birtakım özet bilgiler vermeye çalışacağız.

Türkiye’deki yahudi lobiciliğinin üç kanadı bulunmaktadır. Bunların birincisi bizzat yahudilerin oluşturduğu kanattır. İkinci kanat yahudi kökenden gelen ama Müslüman olduklarını söyleyen gerçekte ise yahudi kimliklerini koruyan ve yahudilerle irtibatlarını sürdüren kesimin oluşturduğu kanattır. Bu kanattan olanlara Dönmeler veya Sabetaycılar denmektedir. Üçüncü kanadı ise köken itibariyle yahudi olmayan ama birtakım çıkar hesaplarından veya benimsemiş oldukları anlayıştan dolayı yahudi kökenlilerle irtibat içine giren ve onların planlarına hizmet eden kimselerin oluşturduğu kanattır. Bu kanadı oluşturanların başında gelenler ise masonlardır. Fakat mason olmayanlardan da pek çok kimse kişisel çıkarlarından veya makam davalarından dolayı onlarla içli dışlı olmuş, onlara hizmet etmiştir.

Yukarıda söylediğimiz kanatlardan yahudi kimliklerini koruyanlar ve bu kimliklerini açığa vuranlar yani “yahudi olarak kalanlar” genellikle ekonomik alana ağırlık vererek kendilerini zenginleştirmiş ve paralarıyla başkalarını etki alanlarına çekmiş, onların kendilerine hizmet etmelerini sağlamayı başarmışlardır. Ama bu kesim çoğunlukla yönetimde fiilen görev almayı tercih etmemiştir. Bu kesimin yönetimde fiilen görev almak istememesi: “Türkiye’de yahudi kesim yönetime girmemiş, bunun yerine ekonomik alana ağırlık vererek lobi faaliyetlerini daha çok paranın sultasına dayanarak yürütmüşlerdir” şeklinde bir yanlış hüküm verilmesine sebep olmuştur. Oysa işin gerçeğinde yahudiler Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden buyana etkin bir şekilde yönetimde rol almış, oldukça üst makamlara kadar yükselmiş ve çoğu zaman da devlet politikasını belirleyici roller oynamışlardır. Ama bunu “yahudi” kimliklerini gizleyerek yapmışlardır. Yani bu işi yapanlar yukarıda sözünü ettiğimiz kanatların ikincisinden olanlardır.

Biz bu yazı dizimizde yukarıda sözünü ettiğimiz üç kanadın bu ilk ikisinden yani yahudi kökenli olanların oluşturduğu kanatlardan söz edeceğiz. Çünkü üçüncü kanat oldukça geniş bir ekseni oluşturmaktadır. Onlar ve faaliyetleri hakkında yeterli bilgi verebilmemiz için yazı dizimizi bir hayli uzatmamız gerekir.

Bugün Türkiye’deki mevcut hükümette Dışişleri bakanlığı görevini yürüten İsmail Cem İpekçi yahudi kökenli bir aileden gelmektedir. Bu aile Sabetaycı kesime mensuptur. Yani yahudi kimliklerini gizleyen ama bununla birlikte o kesimle ilişkilerini sürdüren kesime. Başbakan Bülent Ecevit’in eşi Rahşan Ecevit’in de Sabetaycı aileden olduğu bizzat bu kesime mensup yazar Ilgaz Zorlu tarafından dile getirilmiştir. Rahşan Ecevit’in eşi Bülent Ecevit üzerinde büyük bir etkisinin olduğunu, onun bütün kararlarını etkileyebildiğini bugün Türkiye’de bilmeyen kalmamıştır. Bu ikisi sadece örnek. Onlar gibi daha birçok kişi yönetimi doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilemektedir. Bu durum işaret ettiğimiz lobi faaliyetlerinin ne kadar etkin durumda olduğunu gözler önüne sermektedir.

Yahudilerin İspanya’dan Kovuluşu: Osmanlı Ağacının Gövdesine Kurt Sokulması
İspanya kraliçesi İsabella ‘nın hıristiyan kilise ile işbirliği yaparak 31 Mart 1492 tarihinde ülkedeki bütün yahudilerin, 2 Ağustos 1492 tarihine kadar ülkeyi terk etmeleri üzere ferman çıkarması 300 bin kadar İspanya yahudisini iyice zor durumda bırakmıştı. İspanya yahudileri bu ferman üzerine çeşitli Avrupa ülkelerinden sığınma hakkı istediler ama Osmanlı İmparatorluğu’nun dışında onlara sürekli kalmaları üzere kapıları açan olmadı. Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid ‘in kendilerine sığınma hakkı tanıması üzerine 150 bin kadar İspanya yahudisi Akdeniz yolu üzerinden doğrudan Osmanlı topraklarına geldi. Diğerleri de Rusya üzerinden Osmanlı topraklarına geldiler. Kendilerine “sefarad yahudileri” denilen İspanya yahudilerinin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’a yerleştirildi.

Mal varlıklarının çoğunu İspanya’da bırakan, yanlarına almış oldukları malları da İtalya’da uğradıkları limanlarda soyulan sefarad yahudileri Osmanlı topraklarına eli boş gelmelerine rağmen, Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlarla kısa zamanda durumlarını düzelttiler. Bunların bazıları ticari alanda ilerlerken bazıları da devlet kademelerinde önemli mevkilere geldiler.

Osmanlı’nın Avrupa karşısındaki yenilgisinin alt yapısının oluşturulması işleminin 1492 yahudi göçüyle başladığını söylemenin yanlış olmayacağını sanıyoruz. Çünkü kuvvetli bir ihtimalle Avrupa 1492 sürgününde, yahudileri özellikle Osmanlı ağacının gövdesine bir kurt gibi sokmayı hedeflemişti. Bilindiği üzere Müslümanların büyük bir medeniyet merkezi haline getirdikleri Endülüs’ü İspanyollar işgal edince Müslümanları toplu katliama tabi tutmuşlardı. Ama yahudileri her hangi bir katliama tabi tutmadan sürgün etmeyi tercih ettiler. Zira yahudilerin fitne çıkarma, devletleri içinden yıkma konusundaki maharetleri onların tarihlerinden biliniyordu. O zaman Osmanlı’nın sürekli genişlemesinden ve güçlü bir dünya devleti haline gelmesinden rahatsız olan Avrupa, hiçbir savaşta bu devletin karşısında tutunamamıştı. Osmanlı, 1453′te İstanbul’u fethederek hıristiyanlığın köklü bir devleti olarak görülen Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmıştı. Avrupa’nın ortalarına kadar uzanmıştı. Dıştan savaşlarla yıkılması ve yıpratılması mümkün olmayan bu devletin içten yıpratılabilmesi için içine kurt sokulmasına ihtiyaç vardı. Bu işi en iyi yapabilecek güruhun ise bu konuda binlerce yıllık tecrübeye sahip oldukları bilinen yahudiler olduğu düşünülmüş olmalı. Bu yüzden İspanya krallığı Endülüs’ü ele geçirdikten sonra Müslümanları topluca katletmesine rağmen yahudileri katletmeyerek Osmanlı topraklarına sürgün etmeyi tercih etti.

Yahudiler, 1492′de İspanya’dan çıkarılınca Avrupa ülkelerinin hiçbiri onları kabul etmedi. Olayı inceleyenler bunu genellikle Avrupa ülkelerinin onları istememesine veya bu ülkelerin yönetimlerinin insafsızlığına bağlamaktadırlar. Oysa bunun bu ülkeler arasındaki gizli bir ittifak sebebiyle yapılmış olması da muhtemeldir. Kudüs’ü ve Filistin topraklarını işgal için aralarında haçlı ittifakı oluşturan Avrupa ülkelerinin göçe zorlanan yahudileri kabul etmeme konusunda aralarında ittifak sağlamaları zor değildi. Yahudiler Avrupa devletlerinin hepsi tarafından reddedilince varacakları yer Osmanlı topraklarıydı. Osmanlı devletinin onları reddedip geri çevireceği veya İran’a ya da Yemen’e doğru ilerlemelerini isteyeceği ihtimalinin olmadığı tahmin ediliyordu. Çünkü Osmanlı’nın o zaman kendi topraklarında yaşayan ama henüz çok küçük bir azınlık olan ve devlete de herhangi bir zararları olmayan yahudilere gayet iyi davrandığı biliniyordu. Osmanlı biraz da bunu haçlı zihniyetine karşı bir politika olarak yapıyordu.

Yahudiler, İspanya’dan kovulduktan sonra muhtelif Avrupa ülkelerine uğradılar. Ama bu göç esnasında yahudilerin üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar bütün her şeyleri alındığı halde bir tek kişinin canına dokunulmadı. Üstelik sürgün edilen yahudilerden bir tek kişinin herhangi bir Avrupa ülkesine yerleşmesine de fırsat verilmedi. Bizce bunun iki sebebi vardı: Avrupa, sürgün edilen yahudilerin her şeylerini soyarak onları miskin ve ilgiye muhtaç bir halde Osmanlı topraklarına sokmak istiyordu. Çünkü bu halde gitmeleri Osmanlı devletinin onlara ilgi göstermesi ve kendilerine bazı imkanlar vererek durumlarını düzeltmeleri için onlara yardımcı olması zorunluluğunu doğuracaktı. Yahudiler ise kendilerine sağlanan imkanları ileriye dönük hesapları için değerlendireceklerdi. Çünkü onların bir yere kazık çaktıktan sonra oraya çiftlik kurma konusundaki maharetleri biliniyordu. İkinci olarak bir tek yahudinin canına dokunulmamış, bunun yanı sıra bir tek yahudinin uğradığı Avrupa ülkelerinden birine yerleşmesine de fırsat verilmemişti. Çünkü Osmanlı ağacının gövdesine ne kadar çok kurt sokulursa o kadar iyi sonuç elde edileceği umuluyordu.

Bu göçte dikkatimizi çeken bir husus da yahudilerin göçte iki farklı yolu kullanmalarına rağmen sonuçta hepsinin Osmanlı topraklarında toplanmasıdır. Yukarıda da belirtildiği üzere bunlardan bazıları deniz yoluyla İtalya üzerinden direk gelirken, diğerleri Rusya üzerinden geldiler. Ama hepsi uğradıkları ülkelerden kovularak Osmanlı topraklarına toplanmaya zorlandılar.

Osmanlı Devleti’nin çöküş ve yıkılma süreci incelendiği zaman bu tespitlerimizin realiteden hiç de uzak olmadığı görülecektir. Çünkü Osmanlı Devleti, dış güçlerle yaptığı savaşlar yüzünden değil içerden yıpratılarak yıkılmıştır.

Bu görüşlerimizi doğrulayan önemli bir husus da Avrupa’nın kendi topraklarından kovduğu, kovarken üstlerindeki elbiselerine varıncaya kadar her şeylerini aldığı yahudilerle onların Osmanlı devletine girmelerinden sonra sıkı bir irtibat içine geçmesidir. Osmanlı’nın çöküş ve yıkılma döneminde yaşanan olaylar incelenirse içeride özellikle yahudilerin ve dönmelerin kışkırttığı olaylar yaşanırken başta İngiltere olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinin bu olaylarda yahudilerle sıkı bir irtibat içinde oldukları görülür.

Osmanlı Döneminde Yahudi Lobiciliği ve Osmanlı Devleti’nin İçten Yıpratılmasında Yahudilerin Rolü
İspanya’dan göç eden Yahudiler, Osmanlı Devleti bünyesinde lobi faaliyetlerini fazla vakit kaybetmeden başlatmışlardır. Onların ilk lobi faaliyetlerinde öne çıkan isimlerden biri 1520′de Portekiz’de dünyaya gelen 1553′te de İstanbul’a göç eden Yasef (Joseph) Nassi’dir. Bu kişi İstanbul’a gelir gelmez devlet yetkililerine yanaşma çabalarını başlattı. Bu çabalarında Şehzade Selim’in (Sarı Selim olarak da bilinen II. Selim’in) karısı ve III. Murad’ın annesi olan yahudi asıllı Nurbanu Sultan’dan yararlandı. Onun sayesinde o zamanki padişah Kanuni Sultan Süleyman’la da tanışmayı başaran Nassi yahudi azınlıkla devlet yönetimi arasında bir köprü oluşturdu. Nassi zaman içinde Kanuni Sultan Süleyman’la arasındaki bağı o kadar kuvvetlendirdi ki Kanuni onu özel müşavir tayin etti. Böylece ona şehzadelerle doğrudan ilgilenen “müteferrika” unvanı verildi. Yasef’in kardeşi Samuel Nassi de Kanuni’den özel aylık alan elemanlar arasına seçildi. (1) Böylece yahudiler saltanat sarayıyla irtibat kurmuş oldular. İşte bu irtibatlarını bazı seçkin yahudileri önemli konumlara getirmek için değerlendirdiler.

Yasef Nassi’nin Osmanlı Sarayı’yla bu kadar sıkı bir münasebet içine girmesinden sonra yürüttüğü bazı faaliyetler dikkatimizi çekiyor: Nassi, Avrupa devletleriyle Osmanlı Sarayı arasında bir köprü görevi görmeye başladı. Bu kişi özellikle İspanya kralı II. Philip ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk görevi görmesiyle ün kazanmıştı. (2) Bu, yahudilerin Osmanlı devletinin içerden yıpratılması için gönderilmiş olması kanaatini destekleyen bir durumdur. Yahudileri İspanya topraklarından sürgün eden İspanya krallığının Osmanlı topraklarına yerleşen yahudileri Osmanlı Sarayı’yla irtibat için değerlendirmeleri bu açıdan son derece düşündürücüdür. Nassi, sadece İspanya krallığıyla irtibat kurmakla yetinmiyor diğer Avrupa ülkeleriyle Osmanlı Sarayı arasında köprü görevi görmeye de çalışıyordu. Hatta Venedik yönetimiyle Osmanlı Sarayı arasında aracılık etmesinden dolayı Venedik yönetiminden rüşvet aldığı tarihi kayıtlara geçmiştir.

Bu dönemde Osmanlı Devleti güçlü olduğundan yahudilerin Osmanlı Sarayı’yla Avrupa ülkeleri arasında irtibat kurmaları Osmanlı Devleti’ne bir zarar vermiyor belki yarar sağlıyordu. Ama zaman içinde Osmanlı Devleti’nin içine iyice sızınca artık devleti içten çürütmeye, yıkıma doğru sürüklemeye başladılar. Bunda da Osmanlı yönetiminin onların geçmişlerini iyi tahlil edememesinin ve onları Avrupa karşısında kullanmanın Osmanlı devletine sağlayacağı yararlara öncelik vermelerinin büyük rolü olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde İlk Yahudi Lobisi Nassiler
Sözünü ettiğimiz Yasef Nassi, Osmanlı Sarayı’yla bu kadar yakın irtibata geçince devlet yönetimi üzerinde etkinliği olan bir yahudi lobisi oluşturdu. İşte bu lobi yani Nassiler, Osmanlı Devleti’nde kurulmuş ilk yahudi lobisidir.

Yasef (Yusuf) Nassi aynı zamanda dünyanın değişik yörelerine dağılmış durumdaki yahudileri Filistin topraklarına toplama fikrini taşıyordu. Bu yüzden o, siyonizmin Teodor Hertzl’den önceki asıl fikir babası olarak bilinmektedir. Bu idealini gerçekleştirmek için de Kanuni Sultan Süleyman’la iyi ilişkilerinden yararlanarak kendisine Filistin’in Taberiye gölü çevresinde bir miktar arazi verilmesini sağladı. Bu toprak parçasını alınca bölgede büyük bir yahudi yerleşim merkezi kurma çabaları içine girdi ve yahudileri oraya göç etmeye çağırdı. O orada kuracağı yahudi yerleşim merkezine Sultan tarafından muhtariyet verileceğini umuyordu. Ancak idealini gerçekleştiremedi. (3)

Osmanlı Devleti’nin Çöküşe Geçmesi ve Bunda Yahudi Lobicilerin Rolü
Osmanlı devletinin kendilerine sağlamış olduğu imkanlardan yararlanarak kısa zamanda büyük bir güce sahip olan yahudiler Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasında önemli rol oynamışlardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasında büyük fonksiyon icra etmiş olan İttihad ve Terakki Cemiyeti ‘ni kuranlar ve Jöntürkler (Genç Osmanlılar) hareketini başlatanlar arasında çok sayıda yahudi vardı. Şimdi yahudilerin, Osmanlı Devleti’nin yıpratılmasında ve yıkılmasında ne gibi roller oynadığının daha iyi anlaşılması için bazı ayrıntılı bilgiler vermek istiyoruz.

Osmanlı Devleti’nde çöküş döneminin belirgin bir şekilde başlaması 2 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla olmuştur. Bu ferman Sultan Abdülmecid döneminde ilan edilmiştir. Bu fermanın ilanı ise Hariciye Nazırı (Dışişleri bakanı) Mustafa Reşit Paşa’nın çabalarıyla gerçekleşmiştir. Mustafa Reşit Paşa’yı böyle bir ferman yayınlamaya iten en önemli unsur ise Batılılaşma ve ümmet kimliğinden millet (kavim) kimliğine geçme fikridir. Batılılaşma ve ümmet kimliğinden millet (kavim) kimliğine geçme fikrinin alt yapısını hazırlayanlar ise Osmanlı topraklarına yerleşen yahudilerdir. Mustafa Reşit Paşa, Tanzimat Fermanı’nı hazırlarken İngiltere’yle sıkı temas içindeydi. İngiltere, böyle bir fermanın yayınlanmasından memnun olduğundan yine kendisiyle temas halindeki Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı yönetimiyle uzlaşmasını sağlamıştır. (4) Bu ferman, yahudilerin o zamana kadar giremedikleri önemli bazı okullara girmelerini sağladı. Örneğin Tıbbiye Mektebi’ne (Tıp Fakültesi’ne) o zamana kadar giremeyen yahudiler bu fermanın yayınlanmasından sonra girmeye başladılar. Hatta yahudi hahambaşının müracaatı ile Sultan Abdülmecid yahudilere özel olarak: “Yahudiler, dinleri üzere Tıphane’de yiyecekler, içecekler ve diledikleri gibi ayin ve ibadet yapacaklar” diye ferman yayınladı. (5) İlginçtir ki bu okula yahudilerin girmesinden sonra burası Osmanlı Devleti’nin altını oyan İttihad ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler gibi hareketlerin beşiği olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin içten yıpratılmasında en büyük rol oynayan teşkilatların başında Jöntürkler (Genç Osmanlılar) Hareketi gelmektedir. Bu hareket, yahudilerin Tıbbiye’ye (Tıp Fakültesi’ne) girme hakkı elde etmelerinden sonra 1865′te Tıbbiye’de doğdu. Tıbbiye’de Jöntürklerin ortaya çıkışını ve güçlenmesini kendisi de bir Jöntürk olan eski İstanbul belediye reisi Cemal Topuzlu şöyle anlatıyor: “Son sınıf talebeleri koğuşlarda yatmazlar, dörder, beşer yataklı odalarda bulunurlardı… Geceleri arkadaşlar bir araya gelince padişah aleyhinde ihtilale davet eden birtakım yazılar yazar, şapirgrafla (bir baskı aleti) basar, bunları gizlice sınıftaki diğer arkadaşlara hatta harice bile dağıtırdık… Jöntürklük Hareketi orada (yani Tıbbiye’de) doğmuştu.” (6) Yine Cemal Topuzlu, Jöntürkler Hareketi’nin İstanbul’daki merkezinin Beyoğlu’nda olduğunu belirttikten sonra: “Bu merkeze devam edenler arasında benden başka Türk ve Müslüman yoktu” diyor. (7) Bu bilgi söz konusu hareketi tümüyle yahudi, ermeni gibi gayri müslimlerin ve yine yahudi kökenli olan Dönmeler’in kurduğu hakkındaki diğer tarihi bilgileri doğrulamaktadır.

Bu hareketi başlatanların arasında çok sayıda yahudi bulunmaktaydı. Bunların ünlülerinden birisi Nissim Russo adlı yahudidir. Yine aşağıda sözünü edeceğimiz Emanuel Karaso da bu harekete öncülük eden yahudilerden biridir.

Jöntürkler Hareketi’ni Avrupa’daki mason locaları da kucakladı ve desteklediler. Bu hareketin ileri gelenlerinden Kazım Nami şöyle diyor: “Hiçbir sahada birleşememiş, daima çekişmiş, didişmiş olan bizdeki muhtelif ırk, milliyet ve dinler, masonluk çatısı altında tam anlaşma halinde idiler.” (8)

Osmanlı Devleti’nin altını oyan akımlardan biri de İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir. Bu cemiyeti de aslında Jöntürkler Hareketi doğurmuştur. Bu cemiyetin de temeli 1889 tarihinde Tıbbiye’de (Tıp Fakültesi’nde) atılmıştır. Ancak bu cemiyetlerin ortaya çıkışında önemli rol oynayanlar yahudiliklerini açığa vuran kesimden değil kendilerine “Dönmeler” denen ve yahudiliklerini gizleyen kesimden idiler. Bu cemiyetin Selanik temsilciliğini yapan Talat Paşa bir masondu ve Selanik’teki mason locasına üyeydi. (9)

Gerek Jöntürk Hareketi’nin ve gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ortaya çıkmasında ve yayılmasında önemli rol oynayanlardan biri yahudi Emanuel Karaso’dur. Emanuel Karaso aynı zamanda Makedonya Rizorta Locası adlı mason locasının üstad-ı azamıydı. (10) Bu locanın merkezi, o zaman nüfusunun yarıya yakın bir kısmı (180 bin kişiden 80 bin kişi) yahudi olan Selanik’teydi ve İtalya’daki mason localarına bağlıydı. Karaso, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli işlerinde paravan ve kurye görevi görüyordu. Yani gizli işlere perde oluyor, onların üstünü örtmekte kendi kişisel ilişkilerinden yararlanıyor, bunun yanı sıra Osmanlı Devleti içinde yaşanan gelişmeleri Avrupa ülkelerine ve Avrupa’daki mason localarına bildiriyordu. Emanuel Karaso, sonraki dönemlerde 1908, 1912 ve 1914 yıllarında gerçekleştirilen seçimlerde üç kez ard arda milletvekili seçilmiştir. Bu seçimlerde önce Selanik’ten sonra da İstanbul’dan milletvekili oldu. Karaso, savaş esnasında da kendini iaşe müfettişliğine seçtirmeyi başardı. Bu görevini yürütürken değişik hilelerle çok büyük servetler edindi. Savaş iaşe müfettişi olduğu halde Libya’nın İtalyanlar tarafından işgal edilmesine yardımcı oldu. Bu yardımının ortaya çıkması üzerine Osmanlı topraklarından kaçma ihtiyacı duydu. Bu yüzden 1919 yılında gayri meşru yollarla edindiği servetle birlikte İtalya’ya göç etti ve çok zengin bir İtalyan vatandaşı olarak ömrünün kalan kısmını o ülkede geçirdi. Emanuel Karaso aynı zamanda çok katı bir siyonistti ve siyonizmin Osmanlı topraklarındaki en üst düzey temsilcisiydi. O aynı zamanda katı bir Türk düşmanıydı. Siyonizmin fikir babası Teodor Hertzl’le birçok kez bir araya gelmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde öne çıkan tek yahudi Emanuel Karaso değildi tabii ki. Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli yahudiler de bu cemiyetin militan kadroları arasında yer almaktaydılar. Bunlardan Nissim Masliyah aynı zamanda Jöntürkler hareketini başlatanlardan ve bu hareketin faal elemanlarındandı.

Masonlukla ittihatçılık o kadar iç içe girmişti ki mason localarına girenler aynı zamanda İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne de üye kabul edilmişlerdir. (11) Özellikle Selanik’teki mason localarının üyelerinin çoğunluğunu yahudiler veya yahudi kökenli Dönmeler oluşturuyordu. Jöntürkler aynı zamanda Selanik’teki mason localarını gizli görüşmeleri için kullanıyorlardı.

Şair Eşref gerek Jöntürkler’e gerekse İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yahudi kökenlilerin hakimiyetini dile getirmek için çok anlamlı bir dörtlük söylemiştir. Bu dörtlüğünde şöyle diyor:

“Avdetiler ile hükümetimiz,
Benzedi devlet-i Yehuda’ya,
Bab-ı fetvayı da çıfıtlık edip
Verdiler en-nihaye Musa’ya” (12)

Açıklaması:
“Hükümetimiz Dönmeler yüzünden, adeta Yehuda devletine dönüştü.
Fetva makamını da yahudilerin kontrolüne sokup, sonunda Musa’ya verdiler.”

Osmanlı devletinin çökertilmesinde önemli rol oynayan I. ve II. Meşrutiyet ilanları da yukarıda sözünü ettiğimiz iki teşkilat tarafından gerçekleştirildiğinden bu olaylarda da yahudilerin ve masonların önemli rol oynadıklarını söylemek mümkündür.

Yahudiler sadece sözünü ettiğimiz iki cemiyette rol oynamakla kalmamış Osmanlı Devleti’ne zarar veren bütün fitne organlarının oluşmasında ve yayılmasında etkili olmuşlardır. Örneğin Yunanistan ve Bulgaristan’ın henüz Osmanlı sınırları içinde olduğu sırada ortaya çıkan Yunan ve Bulgar komünist partilerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Komünist cereyanların ortaya çıkardığı Selanik İşçi Federasyonu içinde de yahudiler önemli bir güce sahiptiler.

İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Filistin’e Yahudi Göçü
Yahudilerin ve masonların Sultan II. Abdülhamid’e son derece düşman olmalarının en önemli sebeplerinden biri onun yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmelerine engel olmasıydı. II. Abdülhamid yahudilerin gizli yollardan gidip o topraklara yerleşmelerini engellemek için de çeşitli tedbirler almıştı. Bu tedbirlerden biri de Filistin topraklarındaki kutsal mekanları ziyaret etmek için oraya giren yahudilerin pasaportlarının gümrük kapılarında alınması ve dönüşte iade edilmesiydi. Yine yahudilerin Filistin’de herhangi bir şekilde toprak satın almaları da yasaklanmıştı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başını çeken Ahmet Rıza, Enver Paşa, Talat Bey ve Nazım Bey Filistin’e yahudi göçünün Osmanlı devletine yarar sağlayacağını iddia ediyorlardı. Oysa onların bu iddiaları mason localarından aldıkları telkinlere dayanıyordu. Zaten Selanik’teki mason localarının temel hedeflerinden biri Filistin topraklarına yahudilerin yerleştirilmesinin önündeki engelleri kaldırmaktı. En büyük engel ise Sultan II. Abdülhamit’ti. O tahttan indirilince yahudi göçünün önündeki bu en büyük engel kaldırılmış oldu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirince yerine Sultan Reşat’ı getirdi. Sultan Reşat, ittihatçıların karşısında genellikle pasif kalmıştır. Dolayısıyla devlet yönetiminin iplerini onlar almış oldular. Onlar da Filistin topraklarına yahudi göçünü kolaylaştırdılar. İttihatçılar, II. Abdülhamit’in yabancıların Filistin’den arazi almalarını yasaklayan kanunlarını uygulamadan kaldırarak, yahudilerin Filistin dahil memleketin her tarafından toprak satın almalarına imkan sağlayan kanunlar çıkardılar.

1909′da II. Abdülhamid’in hal’inden sonra iktidara gelen hükümette birkaç yahudi kökenli bakan bulunuyordu. Bu konuda Encylopedia Judaica’da şöyle denmektedir: “1909 Jön Türkler İnkılabından sonra iktidara gelen ilk hükümette, aralarında Baruchiah Russo ailesinin ahfadı (torunu) olan ve fırkanın liderlerinden biri olarak faaliyette bulunan Maliye Bakanı Cavit Bey’in de bulunduğu birkaç Dönme mevcuttu.” (16)

Yahudilerin ve onların gizli kanadı durumundaki Dönmeler’in etkinliklerini gören ve siyonizm tehlikesinin memleketi uçuruma doğru sürüklediğini fark eden Gümülcine mebusu İsmail Hakkı Bey, ittihatçılara karşı 21 Şubat 1910′da Ahali Fırkası’nı kurarak muhalefete başlamıştır. İsmail Hakkı Bey, Şubat 1911′de Meclisi Mebusan’da yaptığı bir konuşmada siyonizm tehlikesine dikkat çekmiş ve siyonistlerle ilişki içinde olan ittihatçıların memleketi yahudilere sattıklarını dile getirmiştir. Bu gerçeği dile getirenlerden biri de Beyrut mebusu Rıza Salih Bey’di. Rıza Salih Bey, İsmail Hakkı Bey’in ardından Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Yahudiler devletlere mahsus bayrak ve aralarında kullanılmak üzere pul çıkardılar ve para bastılar. Para ve bayrak için elimde şu anda vesika yok ise de pul örneğini Şükrü Bey göstermişti. Museviler Filistin’de bin kuruş demeyin tarlayı elli kuruşa alıyorlar. Birçok araziyi satın alıp koloniler haline getirmektedirler. İki yüz bin nüfusa yaklaştılar. Bu bölgenin ekonomisi tamamen ellerine geçmiştir.” (17) Yahudilerin Filistin’de o zamanki nüfusları henüz iki yüz bine ulaşmamıştı. Ancak sanıyoruz Rıza Salih Bey bu sayıyı tahmini olarak söylemiştir.

Önceleri İttihatçılarla birlikte olan ancak onların siyonistlerle işbirliği içinde olduklarını yakinen görünce onlara karşı cephe alan Miralay (Albay) Sadık Bey de siyonizm tehlikesine şu şekilde dikkat çekiyordu: “Bugün siyonistler nazarında Osmanlı Devleti’nin çökmesi, hiç değilse Kudüs’ün ve Filistin’in bizden kopması istenmektedir. Masonlar da onlarla beraberdir. Buralarda bir yahudi hükümeti kurmak istiyorlar.” Miralay Sadık Bey bu uyarıyı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kongresine sunduğu bir raporda yapmıştı. (18) Fakat İttihatçılar onun raporunu derhal ortadan kaldırmış ve kendisini de istenmeyen adam ilan etmişlerdir.

Bütün bu bilgiler İttihatçıların Osmanlı Devleti’nde ipleri ellerine almalarından ve Sultan II. Abdülhamid’i bertaraf etmelerinden sonra Filistin’e yahudi göçünün kolaylaştırıldığını gözler önüne sermektedir.

Osmanlı Devleti’ni Ekonomik Yönden Çökerten Bir Tabaka: Galata Bankerleri
İspanya’dan göç eden yahudilerden İstanbul’a yerleşenlerin birinci derecede yaptıkları iş tefecilik yani faizli para alış verişiydi. Hatta tefecilik işinde “Galata Bankerleri” diye bilinen bir tefeci tabakası oluşturdular. İstanbul’un Galata semtinde bulunan Komisyon Hanı ve Havyar Hanı adı verilen iki ayrı handa bu işi yürüten yahudi tefeciler devlet memurlarından ziraatçılara varıncaya kadar para sıkıntısına düşen herkese yüksek faizle borç para veriyor ve bu işten büyük kazançlar sağlıyorlardı. Zamanla işi o kadar büyüttüler ki birtakım devlet kurumlarına bile faizle kredi vermeye başladılar. Bunun yanı sıra devletin yabancı ülkelerden borç bulmasında da aracılık ediyor ve bu iş için komisyon alıyorlardı. Öyle ki devletin milli geliri ve dışarıdan aldığı borçların önemli bir miktarı borsa oyunları, tefecilik ve faizcilik işlemleri ile büyük çoğunluğunu yahudilerin oluşturduğu Galata bankerlerine gidiyordu. Galata Bankerleri tabakasını oluşturan bu yahudiler faizcilikle kendi sermayelerini sürekli büyütürken devleti ekonomik yönden ciddi sıkıntıya soktular. Diyebiliriz ki Osmanlı Devleti’ni ekonomik yönden çökerten en önemli etken dış borç ve onun getirdiği faiz yüküydü. Bu borçların getirdiği faiz yükünün yüksek olmasının en önemli sebebi ise Galata Bankerleri’nin tefecilik oyunlarıydı. (19)

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu Döneminde Yahudi Lobiciliği
Yahudiler, Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde de yoğun bir şekilde lobi faaliyetleri yürütmüşlerdir. Bu lobi faaliyetlerinin etkisini öncelikle eğitim çalışmalarında görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal’in ilk eğitimini yahudi dönmesi bir kişinin okulunda almasında da belki onların eğitime bu derece ağırlık vermelerinin etkisi olabilir. Mustafa Kemal, ilk eğitimini yahudi dönmelerinden (Sabetaycılardan) olan Şemsi Efendi’nin kurduğu okulda almıştır. Şemsi Efendi’nin asıl adı ise Şimon Zwi’ydi.

Mustafa Kemal, yahudilerin nüfusun önemli bir kesimini oluşturdukları ve oldukça yoğun bir faaliyet içinde oldukları Selanik şehrinde 1881 yılında dünyaya gelmişti. Onun, Nutuk adlı kitapta anlattığına göre çocukluk yıllarında annesiyle babası arasında nerede okutulacağı konusunda tartışma çıkar. Annesi onu mahalle mektebine göndermek isterken babası modern sistemle eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi’ne göndermek ister. Sonuçta babasının isteği kabul edilir ve Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi’ne gönderilir.

İşte bu Şemsi Efendi’nin kim olduğunu kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu’nun “Evet Ben Selanikliyim” adlı kitabından öğrenelim: Şemsi Efendi, 1852′de aslen Sabetaycı (yahudi dönmesi) olan bir ailenin ferdi olarak doğdu. Yaşadığı dönemin en büyük Sabetaycı kabalistlerindendi. Kabalist, yahudilerin önemli dini kaynaklarından olan Kabbala’yı yorumlayabilen, tefsir edebilen kişilere denmektedir. Bir ara Feyziye Mektebi’nde yahudi dönmelerin çocuklarına Akaid-i Diniye (yani Sabetaycı akımın inanç esaslarını) öğretti. Dönmelerin iki ayrı grubu durumundaki Karakaş ve Kapancı kollarını birleştirmek için yoğun çaba sarf etti, ama buna muvaffak olamadan öldü. (20)

Yahudi lobicilerin cumhuriyetin kuruluşu merhalesinde hemen sahneye çıktıklarını görüyoruz. Öyle ki yahudiler, daha cumhuriyetin kuruluş aşamasından önce gerçekleştirilen Lozan görüşmelerine doğrudan müdahale edebilmek için görüşmelerin yapıldığı şehre kadar gidip Türk tarafını temsil edenlerle irtibat kurmaya çalışmışlardır. Lozan görüşmelerine katılanlardan olan Dr. Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım” adlı eserinde onların müdahalelerinden şöyle söz ediyor: “Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Naum (Haim Naum) bizim otelde (Lozan görüşmeleri esnasında kaldıkları otelde) görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet’le (İsmet İnönü’yle) görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet’e yanaşmış. Yaman yahudi!.. Artık İsmet’ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor (yemek zamanını bildiği için tam o vakitte asansörün yanında bekliyor). Derhal İsmet’in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet’i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet’le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: “İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır” diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün yahudi sırnaşıklığı (yapışkanlığı) ile yanaştı. İsmet’in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor (görüşme heyetini, bu heyet için tahsis edilen parayı adeta kendi çiftliği gibi kullanıyor). Ne diye kandırdı bilmem, bu sadedil (saf, kolay aldanabilen) İsmet, Yahudinin dolabına girdi. Derken hahambaşını soframıza da aldı. Bu vakte kadar sesimi çıkarmamıştım.

İsmet’e dedim ki: “Bu yahudi de başımıza nereden çıktı? Senin böyle bir yahudi ile laubali görüşmen haysiyetini ve Türk milletinin, heyetinin haysiyetini kırar. Bu kadar yüz verme! Hiç olmazsa herkesin içinde yüz verme!” Bana kızdı.

Herif derken azdıkça azdı. Heyetten şuna buna herkesin içinde kumanda ediyor. Benim önüme geçip önümde yürüyor. İhtimal İsmet benim sözlerimi ona söyledi. Fakat ben durur muyum? Zaten yahudileri hiç sevmem. Hahama önüme geçtiği vakit hakaret ettim ve kolundan tutup arkama çektim. “Bir daha burada yürü!” dedim….

İsmet’e tekrar dedim: “Bu bir yahudidir. Yahudiler çok adi şeylerdir. Bunun kim bilir ne fena işleri vardır? Bundan bir hayır bekleme! Onun tanıdığı muhit yahudi sarraf alemidir…

Hahambaşı İsmet’e bütün İngiliz ve Fransız ricalini tanıdığını, hepsi ahbabı olduğunu, işleri istediği gibi yaptıracağını söylüyormuş. Tabii İngiliz, Fransız ve İtalyan delegelerine de İsmet’in avucunda olduğunu söylüyordu… Lozan muhitinde dolaşıyor, herkese: “İsmet teklifsiz ahbabımdır, sözümden dışarı çıkmaz” diyormuş..” (21)

Lozan görüşmelerine katılan Türk heyetinin başında İsmet Paşa (sonraki adıyla İsmet İnönü) bulunuyordu. Bu heyetin içinde yer alan Dr. Rıza Nur’un hatıralarında geçen ve yukarıda verdiğimiz ifadeler yahudilerin cumhuriyetin kuruluşu aşamasında ne gibi lobi faaliyetleri yürüttüklerini, ne tür dolaplar çevirdiklerini anlamak için çok önemli ipuçları içermektedir. Onlar Lozan görüşmeleri esnasında çevirdikleri bu dolapları sonraki dönemlerde de çevirmekten geri kalmamışlardır. Bu dolapları çevirirken de özellikle kendilerinin zamanın güçlü devletlerinin yöneticileriyle olan irtibatlarını, bağlarını kullanıyorlardı.

Hahambaşı Haim Naum’un Lozan görüşmeleri esnasında yürüttüğü lobi faaliyetleri bu kadardan ibaret değildi. İngilizlerin dayatmalarının Türk heyetine kabul ettirilmesinde onun önemli rolü olduğu çeşitli tarihi kaynaklarda yer alan bilgilerden anlaşılıyor. Bunun da ötesinde hilafetin kaldırılması Türk tarafına Lozan görüşmeleri esnasında kabul ettirilmişti ve bunda da Haim Naum’un önemli rolü olmuştu. Şimdi bu konudaki bilgileri gözden geçirelim:

Lozan görüşmeleri esnasında Türkiye’de başvekil (başbakan) olan Rauf Orbay’ın belirttiğine göre hahambaşı Haim Naum İngilizler adına İsmet Paşa ile görüşmüş ve gizli pazarlıklarla halifeliğin kaldırılmasını kabul ettirmişti. Rauf Orbay bu konuyla ilgili olarak Feridun Kandemir’e şunları söylemişti: “İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan’da İngilizlerle bir çeşit gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Yahudi Hahambaşı Haim Naum Efendi’nin telkinleriyle, hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip, derhal kaldırılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu.” (22)

Tanınmış İslamcı yazar Necip Fazıl Kısakürek de halifeliğin kaldırılması fikrinin bu gizli görüşmelerde kesinleştiğini ve olayın kahramanının söz konusu yahudi Hahambaşı Haim Naum olduğunu belirtmektedir.

Oysa Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal, Anadolu’da yaptığı konuşmalarda hilafet müessesesinin korunacağını söylüyordu. Mustafa Kemal işte bu günlerde Ankara’daki Meclis-i Mebusan’da (Mebuslar Meclisi’nde) yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Türkiye’nin vazifesi makam-ı hilafeti kurtarmaktır. Bu bizim için bir davayı mahsustur (özel davadır). Bunu makam-ı hilafet olarak nihayetine kadar göstermek ve onun kurtarılmasına çalışmak bizim için hayırlı bir davadır. Bizim için bu dava Alem-i İslam nazarında fevkalade takviye eden bir meseledir. Bunu sarsmak doğru değildir.” (23)

Takiyye esasen lisanımızda önceden mevcut olup son yıllarda tekrar literatürümüze giren bir kelime. Gerçek fikir ve niyetlerini gizleyerek insanlara başka türlü görünme, yani ikiyüzlülük mânâsına kullanılıyor. Ancak bu kelimeye yeniden hayat verenlerin maksadı, dilimize bir kelime daha kazandırmak değildi. İslâm’a ve müslümanlara cepheden saldırmak yerine, önce onlar için bir “marka” icad edip sonra bu kelime üzerinden düşmanlıklarını icra etmeyi düşündüler. Gerektiğinde “Ben İslâm düşmanlığı yapmıyorum, takiyye yapılmasına karşıyım” diyebilmenin rahatlığını kazanmak istiyorlardı. Elbette islâmî görüşü savunanlar arasında üç-beş takiyyeci bulunabilir. Lâkin Türkiye’de bu sıfatı en kâmil mânâsıyla hakkedenler sabatayistlerdir. Tam üç asırdan fazla bir zaman aramızda Türk ve müslüman gibi görünerek yaşayan, esasında kendi inançlarını gizlice sürdüren, üstelik müslümanların dinlerinden uzaklaşması için her türlü faaliyetten geri kalmayan bir topluluk böyle bir vasfa fazlasıyla lâyıktır. Tabiî hepsini ayni terâzide tartmak da doğru değildir. İçlerinde gerçekten ihtida edenler, asimile olanlar, yeniden kendi dinlerine rücu edenler ve ülkemize faydalı hizmette bulunanlar vardır. Hele hele zeki, kültürlü, tahsilli ve başarılı oluşlarına söylenecek sözümüz olamaz. Bütün mesele kimliklerini saklayıp, müslüman Türk görünümünün avantajıyla büyük mevkiler, servetler, şan ü şöhretler elde edip, bu yolla gizli emellerine vâsıl olmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bir paranoya değildir, bu endişeler dînî fanatizmle izâh edilmemelidir, anti-semitizm suçlaması ucuz bir demogoji olur, ırkçılığın yanına ise hiç yaklaşmayız. Türkiye’de yaşayan “dönmemiş” Yahudilerle hiçbir problemimiz yoktur, hatta onların İslâm’a muhâlif olmaları bile kendi dinlerinin gereği sayılarak geçiştirilebilir. Ancak müslüman Türk sandığımız insanların gizli veya açık din aleyhtarlığı yapmalarını, gayr-i Îslâmî bir hayat tarzını bize dayatmalarını hazmedemeyiz. Türkiye ve Türkler bugün ne haldeyse, sabataycıların bunda güçleri oranında payı vardır. Sabataycılığın esrârı artık çözülmeli, hakikat neyse gözler önüne serilerek, şaibelerden, süphelerden, endişelerden, korkulardan ve suçlamalardan kurtulmalıyız. Bu kamuflaj ilânihaye sürüp gidemez! Tarihçilerimiz, araştırmacılarımız, ilâhiyatçılarımız bu konular üzerinde incelemeler yapmalı, kitaplar yayınlamalı, konferanslar vermeli ve insanlarımızı aydınlatmalıdırlar. Bizim bu sitede yaptığımız ipuçları ve fikir vermekten ibârettir. Asıl iş konunun uzmanlarına düşmektedir. Selâm, hürmet ve muhabbetler .

Hello world!

Haziran 19, 2006

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!